Evde herkesin bir görevi vardır.

Kiminin faturaları ödemek, kiminin yemek yapmak, kiminin de bütün bunları beğenmemek…

Bir evin reisi kimdir diye sorsanız, herkesin vereceği cevap farklıdır;

Kimi babayı gösterir, kimi anneyi…

Ama evde kedi besleyenlere sorarsanız işin rengi değişir.

Çünkü o evde patronun kim olduğu çoktan belli olmuştur: Kedi!

Sabahın beşinde gelip yüzünüzü patisiyle dürten, siz uyumak isterken yatak odasında maraton koşan, mama kabında üç tane mama tanesi kaldığı hâlde açlıktan ölecekmiş gibi bağıran bir canlıdan söz ediyoruz.

Siz evin kirasını ödersiniz, faturalarını yatırırsınız, mamasını alırsınız.

O ise bütün bunları sizin zaten yapmak zorunda olduğunuz işler olarak görür.

Köpeğin durumu biraz farklıdır.

Köpek sizi görünce sevinir, peşinizden gelir, kapıda karşılar.

Kedi ise bazen yüzünüze bile bakmaz.

Eve gelirsiniz, sizi şöyle bir süzer ve sanki “Nerelerde kaldın? Akşam yemeği gecikti!” der gibi kuyruğunu sallar.

Aslında mesele yalnızca hayvanlar da değil.

Evlerde herkes kendi alanının yöneticisidir.

Mutfakta annenin sözü geçer, kumanda babanın elindedir, çocuklar internetin şifresini bilir.

Kumandayı eline alan baba, evin bütün yetkisini ele geçirdiğini sanır.

Oysa televizyonun sesini açmak istediğinde mutfaktan bir ses yükselir:

“Biraz kıs şu televizyonu!”

Baba kumandaya bakar, sonra televizyona…

Yetkisi kâğıt üzerinde vardır ama uygulamada pek karşılığı yoktur.

Çocuklar büyür, evlenir, kendi evlerine çıkarlar. İnsan, nihayet evde istediğini yapacağını düşünür.

Sonra evlenir.

Bu kez de “Benim evim, benim kurallarım” demenin ne kadar teorik bir kavram olduğunu öğrenir.

Peki, ama aslında evin gerçek patronu kimdir?

Bence evin patronu, diğerlerinin onun istediğini yapmasını sağlayan değil; herkesin huzur içinde yaşamasını sağlayandır.

Ama evde bir kedi varsa bu tanımın geçerliliği tartışmalıdır.

Çünkü kedi, sizin huzur içinde yaşamanızla hiç ilgilenmez.

Yeter ki mama kabı dolu, koltuk rahat, güneş alan pencere boş olsun.

İnsan ev sahibi olduğunu sanır.

Kedi ise insanın kendisine tahsis edilmiş bir evi olduğunu düşünür.

TELEFONU TELEFONLA ARAMAK!

İnsan hafızası ne tuhaf şey! Yirmi yıl önceki bir tartışmayı hatırlıyoruz ama az önce elimizde tuttuğumuz telefonu nereye koyduğumuzu bulamıyoruz.

Hepimizin başına gelmiştir.

Telefonu ararsınız, evin içinde dolaşır, koltukların altına bakar, masanın üzerini karıştırırsınız.

Sonunda bir yakınınıza seslenirsiniz:

“Benim telefonu gördün mü?”

Karşıdaki kişi de gayet doğal bir soruyla cevap verir:

“Aradın mı telefonunu?”

İşte o an insanın hayatla bütün bağlantısı kesilir.

Telefonu aramak için telefon gerekir.

Telefon ise ortada yoktur.

Teknoloji çağının en büyük açmazlarından biriyle karşı karşıyasınızdır.

Bazen çözüm çok basittir.

Telefonu başka bir telefondan ararsınız.

Evdeki bütün eşyalar çalmaya başlar gibi sessizce beklerken koltuğun altından bir melodi yükselir.

Telefon oradadır.

İnsan rahatlar ama kendine olan saygısı biraz sarsılır.

Gözlük meselesi de bundan farklı değildir.

Gözlüğünüzü ararsınız, çekmeceleri açarsınız, masanın altına bakarsınız.

Sonra biri gelir ve “Başındaki ne?” diye sorar.

Gözlüğünüz başınızdadır.

O anda gözlüğü değil, hayatınızı sorgulamaya başlarsınız.

Bir de bir odaya girip neden geldiğini unutanlar var.

Mutfağa girersiniz, öylece durursunuz. Dolaplara bakarsınız.

Sanki mutfak size bir açıklama yapacakmış gibi beklersiniz.

Sonra geri dönersiniz.

Salona varınca aklınıza gelir: “Ben mutfağa su almaya gitmiştim!”

Hemen geri dönersiniz.

Bu kez de suyu alıp salona gelirken neden kalktığınızı unutursunuz.

Bütün bunlar her zaman ciddi bir hafıza sorunu anlamına gelmez.

Dikkatimizin dağılması, aynı anda çok fazla şey düşünmemiz ve alışkanlıklarımız da böyle küçük unutkanlıklara yol açabilir.

Üstelik teknoloji hayatımızı kolaylaştırdıkça hafızamızın işini de azaltıyoruz.

Eskiden telefon numaralarını ezberlerdik.

Şimdi kendi numaramızı bile rehberden kontrol edecek hâle geldik.

Navigasyon olmadan mahallede kaybolanlarımız var.

Bir zamanlar yolu tarif eden insandık, şimdi telefonun sesini dinleyerek kendi sokağımızda dönüp duruyoruz.

Yalnız, bu unutkanlıkların aniden artması, günlük hayatı belirgin biçimde etkilemesi gibi durumlarda işi şakaya vurmamak, bir sağlık uzmanına danışmak gerekir.

Yoksa hepimizin ara sıra yaşadığı küçük dalgınlıklar için endişelenmeye gerek yok.

Asıl mesele telefonu kaybetmek değil; telefonu bulduktan sonra onu neden aradığımızı unutmak!

GÖKYÜZÜNDE GEÇMİŞİ Mİ GÖRÜYORUZ?

Bu gece gökyüzüne bakarken yalnızca yıldızları seyretmiyorsunuz.

Aynı zamanda evrenin geçmişinden gelen ışığı görüyorsunuz.

Gece başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda yıldızları orada, tam o anda gördüğümüzü düşünürüz.

Oysa evrenin bize küçük bir sürprizi var: Gördüğümüz ışığın bir kısmı, yıldızlardan yıllar önce yola çıkmıştır.

Işığın çok hızlı olduğunu biliyoruz.

Saniyede yaklaşık 300 bin kilometre yol alır.

Buna rağmen uzay öylesine büyüktür ki ışığın bize ulaşması bile zaman alır.

Örneğin Güneş’in ışığı Dünya’ya yaklaşık 8 dakika 20 saniyede ulaşır.

Şu anda Güneş’e baktığımızda;

O onun yaklaşık sekiz dakika önceki hâlini görürüz.

Güneş bir anda değişseydi, bu değişimin ışığını da hemen değil, bir süre sonra görebilirdik.

Yıldızlar da aynı.

Gökyüzünde çıplak gözle görebildiğimiz bazı yıldızların ışığı bize onlarca, yüzlerce, hatta binlerce yılda ulaşır.

Dolayısıyla o yıldızlara baktığımızda onların bugünkü hâllerini değil, ışıklarının yola çıktığı zamandaki hâllerini görürüz.

Biraz daha uzağa gidelim.

Andromeda Galaksisi, Dünya’dan yaklaşık 2,5 milyon ışık yılı uzaktadır.

Onu gördüğümüzde ışığı yaklaşık 2,5 milyon yıl önce yola çıkmıştır.

İnsanlığın bugünkü dünyasından çok farklı bir döneme ait ışık gözümüze ancak ulaşmaktadır.

Yani gökyüzü bir bakıma evrenin arşividir.

Uzaklara baktıkça daha eski görüntülerle karşılaşırız.

Gökbilimciler de teleskoplarla çok uzak galaksileri gözlemleyerek evrenin geçmişi hakkında bilgi edinirler.

Elbette bu, uzaya baktığımızda geçmişe gidip geldiğimiz anlamına gelmez.

Biz bugün buradayız; yalnızca gözümüze ulaşan ışık geçmişten haber taşır.

Bir de işin düşündürücü tarafı var. Gökyüzünde gördüğümüz bazı yıldızlar, ışıkları bize ulaşmadan önce değişmiş, hatta ömürlerini tamamlamış olabilir. Ancak bunu her yıldız için söyleyemeyiz; yıldızların uzaklığına ve yaşam sürelerine göre durum değişir.

Bu gece dışarı çıkıp yıldızlara bakın.

Birkaç saniyeliğine de olsa, başınızı kaldırdığınız o gökyüzünün yalnızca uzayı değil, zamanı da gösterdiğini düşünün.

Belki de evrenin en güzel tarafı budur: Bize geçmişini anlatmak için bir kelime bile kullanmaz.

Gökyüzüne bakmak, ışığın bize taşıdığı eski bir mektubu okumak gibidir.

Mektup bugün elimize ulaşır ama hikâyesi çok önce başlamıştır.

FALCI GELECEĞİ Mİ GÖRÜR, BİZİ Mİ ÇÖZER?

Bir fincan kahve içilir, telvesi çevrilir, fincan kapatılır. Birkaç dakika sonra insanın geçmişi, bugünü ve geleceği masanın üzerine seriliverir!

Kahve falının ilginç bir tarafı var.

Falcı bazen hiç tanımadığınız biri olur ama iki cümle sonra sizi yıllardır tanıyormuş gibi konuşmaya başlar.

“Sen çok iyi niyetli bir insansın ama kıymetini bilmiyorlar.”

Masadaki herkes bir an durur.

Çünkü orada bulunanların çoğu bu cümleyi kendine yakıştırabilir.

Ardından ikinci tespit gelir:

“Son zamanlarda kafanı kurcalayan bir mesele var. Bir karar vermen gerekiyor ama henüz tam emin değilsin.”

Şimdi söyleyin bakalım, bu cümleyi duyunca içinizden “Beni nereden tanıyor?” diye geçirmediniz mi?

Oysa insanın hayatında düşünmesi gereken bir mesele bulunması son derece olağandır.

Hepimizin beklediği bir haber, vermeye çalıştığı bir karar, içini sıkan bir konu vardır.

Genel bir cümle, bizim özel hayatımıza aitmiş gibi görünebilir.

Psikolojide bununla ilişkili bir olgu var: Barnum etkisi.

İnsanlar, çok sayıda kişiye uyabilecek genel ifadeleri kendilerine özel hazırlanmış gibi algılayabilirler.

Örneğin “Bazen insanlarla birlikte olmayı seviyorsun ama zaman zaman yalnız kalmaya da ihtiyaç duyuyorsun” cümlesini ele alalım.

Kim buna itiraz eder?

İnsan hem dostlarıyla vakit geçirmek hem de zaman zaman kendi başına kalmak isteyebilir.

Ama aynı cümle falda söylendiğinde bir anda çok özel bir tespitmiş gibi gelebilir.

Bir de falın sosyal tarafı var.

İnsanlar yalnızca geleceği öğrenmek için değil, konuşmak, içini dökmek ve biraz olsun rahatlamak için de fal baktırabilir.

Falcı sizi dikkatle dinler, yüz ifadenizi izler, verdiğiniz tepkilerden yeni tahminler çıkarabilir.

Siz farkında olmadan ona hayatınız hakkında ipuçları da vermiş olabilirsiniz.

Üstelik kahve telvesindeki şekiller belirsizdir.

Birine kuş gibi görünen şekil, diğerine ağaca benzer.

İnsan zihni belirsiz görüntülerde anlam bulmaya yatkındır.

Bu yüzden fincandaki her iz bir hikâyeye dönüşebilir.

Peki, falcı geleceği gerçekten görüyor mu?

Kahve telvesinin geleceği güvenilir biçimde gösterdiğine ilişkin bilimsel bir kanıt bulunmuyor.

Ama insanı dinlemek, davranışlarını gözlemek ve genel ifadelerle karşısındakinde karşılık bulmak, dışarıdan bakıldığında oldukça etkileyici görünebilir.

Yine de kahve falının hatırı vardır.

Dostlarla oturulur, kahve içilir, gülünür, bazen insan içini döker.

Yeter ki fincandan çıkan yorumu hayatımızın direksiyonuna oturtmayalım.

Çünkü falcı size üç vakte kadar yol göründüğünü söyleyebilir.

Ama o yolun nereye çıktığını öğrenmek için yine sizin adım atmanız gerekir.

Belki de falın en büyük sırrı geleceği bilmek değil, insanın kendisi hakkında duymak istediği şeyleri ne kadar çabuk benimseyebildiğidir.

EKMEK ALMAYA GİTTİK, MARKETTEN POŞETLE ÇIKTIK!

İnsan markete bir ekmek almak için girer, kasaya geldiğinde elinde üç poşet vardır.

Ekmek de arada bir yerlerde kaybolmuştur!

Hepimizin başına gelmiştir.

Evde ekmek bitmiştir.

Birisi “Bakkala kadar gidip bir ekmek alıver” der.

Cebinize telefonunuzu ve kredi kartınzı koyar, kapıyı çekip çıkarsınız.

Plan basittir: Markete girilecek, ekmek alınacak, eve dönülecektir. Topu topu beş dakika!

Ama market kapısından içeri girdiğiniz anda işler değişmeye başlar.

Önce ekmek reyonuna doğru yürürken indirimdeki çikolatalar gözünüze çarpar. “Çocuklara da alayım” dersiniz.

Çocuk yoksa kendinize alırsınız; insanın kendini çocuk yerine koyma hakkı da vardır.

Sonra deterjanların önünden geçersiniz.

Evde deterjan olduğunu bilirsiniz ama bu ürünün fiyatı öyle caziptir ki almamak, ekonomik bir hata gibi görünür.

Bir bakmışsınız, sepetin içinde makarna, peynir, yoğurt, bir paket bisküvi, iki şişe içecek ve nereden geldiği belli olmayan bir mutfak gereci duruyor.

Ekmek hâlâ ortada yok!

Asıl mesele, marketlerin insanı alışverişe teşvik etmek için ürünleri belirli düzenlerle sunabilmesi.

İndirim etiketleri, kasa çevresindeki küçük ürünler, büyük alışveriş arabaları…

Bütün bunlar alışveriş kararlarımızı etkileyebiliyor.

Elbette her markette her ürünün yeri aynı değildir ama bir ürünü almaya niyetlenip başka ürünlerle eve dönmemiz hiç de şaşırtıcı değil.

Bir de şu meşhur “Hazır gelmişken alayım” düşüncesi var.

Evde kahve vardır ama indirimde görünce bir paket daha alınır.

Dolapta makarna vardır ama kampanyalı ürünü kaçırmamak gerekir.

Sanki o makarnayı bugün almazsak yarın ülkede makarna üretimi duracak!

Kasaya geldiğimizde alışverişin gerçek boyutuyla yüzleşiriz.

Birkaç parça ürün için çıktığımız yolculuk, koca bir poşetle son bulur.

Kasiyer toplam tutarı söyler.

Biz de yüzümüzde belli belirsiz bir şaşkınlıkla kartı uzatırız.

Eve döndüğümüzde ev halkı sorar:

“Ekmek aldın mı?”

İşte bütün maceranın en acı anı budur.

Poşeti açarsınız; yoğurt vardır, peynir vardır, çikolata vardır, hatta evde hiç ihtiyaç duyulmayan bir ürün bile vardır. Ama ekmek yoktur!

Çünkü ekmek almaya gitmiş, alışveriş yapmaya dalmış ve asıl görevimizi unutmuşuzdur.

Bunun çözümü aslında çok basit: Alışverişe çıkarken liste yapmak, mümkünse ihtiyacımız olmayan reyonlarda dolaşmamak ve indirim etiketini gördüğümüzde kendimize bir soru sormak: “Buna gerçekten ihtiyacım var mı, yoksa yalnızca ucuz olduğu için mi alıyorum?”

Tabii bu tavsiyeleri vermek kolaydır.

İnsan markette kendini ne kadar disiplinli hissederse hissetsin, kasanın yanında duran çikolatalar bütün ekonomik planları bozabilir.

Sonuçta markete ekmek almaya giderken insanın kendini kaybetmesi anlaşılabilir bir durumdur.

Yeter ki eve döndüğümüzde ekmeği de unutmayalım.

Çünkü alışveriş poşeti dolu olabilir ama sofrada ekmek yoksa bütün ekonomi çökmüş demektir!