Adalet, “Kimin haklı olduğuna değil, hakkın nasıl arandığına bakar…”

Ekrem İmamoğlu’nun dört gün süren savunması sona erdi.

Fakat Silivri’deki mahkeme salonundan yükselen tartışmanın, önümüzdeki günlerde de Türkiye siyasetinin gündeminden düşmeyeceği anlaşılıyor.

Çünkü bu savunma yalnızca bir siyasetçinin kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği cevaplardan ibaret değil, aynı zamanda Türkiye’de adaletin ne anlama geldiği, nasıl işlediği ve toplumun yargıya ne ölçüde güvenebildiği sorularını da yeniden önümüze koyuyor.

İmamoğlu, hakkındaki suçlamaları reddederek davanın siyasi amaç taşıdığını savundu.

A Haber yazarı Mahmut Övür ise 18 Ekim tarihli yazısında; savunmayı bir mahkeme sürecinden çok siyasi gösteri olarak değerlendirdi; İmamoğlu’nun mahkeme heyetine yönelik sözlerini de eleştirdi.

Cumhuriyet yazarı Örsan K. Öymen ise yargılama tamamlanmadan insanların ve ailelerinin suçlu ilan edilmesine karşı çıktı.

Ruşen Çakır da savunmayı İmamoğlu’nun siyasi liderlik iddiası açısından değerlendirdi.

Böylece aynı duruşma, farklı siyasi pencerelerden birbirinden oldukça farklı biçimlerde yorumlandı.

Ancak bütün bu yorumların arasında, siyasi aidiyetlerin üzerinde duran bir soru var: Biz, adaletin gerçekten yerine getirildiğine nasıl karar vereceğiz?

Bu sorunun cevabı, İmamoğlu’nu sevip sevmememize, hangi partiye oy verdiğimize ya da iktidarı destekleyip desteklemediğimize göre değişmemeli.

Bir insanı suçlamak kolaydır.

Onun hakkında iddialar ortaya atmak, iddiaları manşetlere taşımak, kamuoyunda bir kanaat oluşturmak da kolaydır.

Zor olan; Bütün bu gürültünün ortasında delillere bağlı kalabilmek, suçlamaları hukukun ölçüleriyle değerlendirmek ve sonuç ne olursa olsun adil davranabilmektir.

Çünkü adalet;

Yalnızca “Suçluyu cezalandırmak” değildir.

“Suçsuz olanı korumak”,

“Suçluluğu kanıtlanmamış bir insanı mahkûm etmemek” ve

Herkesin kendisini savunabileceği bir hukuk düzeni kurmak” da adaletin ayrılmaz parçalarıdır.

Bir mahkemenin görevi, kamuoyunun beklentisini karşılamak ya da siyasi tartışmalardan bir tarafı memnun etmek değildir.

Görevi, önündeki dosyayı hukuk çerçevesinde değerlendirmek, iddiaları kanıtlarla sınamak ve gerekçeli bir karara ulaşmaktır.

Bu ilke yalnızca muhalefet siyasetçileri için değil, iktidar mensupları, iş insanları, gazeteciler ve sıradan yurttaşlar için de geçerlidir.

Adaletin gerçek sınavı da tam burada başlar;

Hakkında suçlama bulunan kişi bizim siyasi rakibimiz olduğunda da aynı hukuk kurallarını savunabiliyor muyuz?

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca iyi yasalar, ayrıntılı mevzuat ya da güçlü mahkemeler değildir.

Bunların yanında, “Hukuka bağlılığın kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir adalet geleneğine” de ihtiyacımız var.

Gelenek dediğimiz şey, bir toplumun yıllar boyunca tekrarladığı davranışların zamanla ortak bir ölçüye dönüşmesidir. Nasıl ki dürüstlük;

Sözünde durmakla ve

Emanete sahip çıkmakla toplumsal değer olarak yaşatılıyorsa,

Adalet de günlük hayatta ve devlet yönetiminde aynı kararlılıkla yaşatılmalıdır.

Adaletin gelenekleşmesi, yalnızca mahkeme kararlarına saygı duymak demek değildir.

Mahkeme kararlarının bağımsızlığını korumak, hâkimin siyasi baskıdan uzak çalışmasını sağlamak, savcının iddiasını kanıtlarla desteklemesini beklemek ve sanığın savunma hakkını tartışmasız kabul etmek demektir.

Dahası, adalet geleneği güçlü bir ülkede insanlar yalnızca kendileri haklı olduklarında hukuku savunmazlar.

Kendi görüşlerine karşı olanların da adil yargılanmasını isterler.

Çünkü bilirler ki bugün bir başkasının hakkını korumak için kullanılan hukuk ilkesi, yarın kendilerinin de güvencesi olacaktır.

Böyle bir anlayış yerleşmediğinde hukuk, toplumun ortak güvencesi olmaktan çıkar; siyasi kamplaşmanın yeni bir cephesine dönüşür.

Bir taraf mahkemeden çıkan her kararı kendi siyasi görüşüne göre doğru veya yanlış ilan eder.

Diğer taraf da aynı şeyi yapar.

Sonunda herkes adaletten söz eder ama kimse adaleti kendisinden bağımsız bir ölçü olarak kabul etmez.

Oysa hukuk;

Tarafların birbirine karşı kullandığı bir silah değil, herkesin uymak zorunda olduğu ortak kuraldır.

İmamoğlu davasında da yapılması gereken budur.

Ne savunmada dile getirilen her söz, sırf muhalif bir siyasetçiden geldiği için kesin gerçek kabul edilmelidir,

Ne de iktidara yakın çevrelerin ortaya koyduğu yorumlar, sırf iktidarı destekledikleri için hüküm yerine geçmelidir.

Suçlamalar varsa;

Delilleri ortaya konulmalı, savunmanın itirazları karşılanmalı, çelişkiler açıklığa kavuşturulmalıdır.

Suç sabitse hukuk gereğini yapmalıdır. Suç kanıtlanamıyorsa siyasi kanaatler, önyargılar ya da kamuoyu baskısı bir mahkûmiyetin gerekçesi hâline getirilmemelidir.

Bu kadar basit görünen bir ilkenin neden bu kadar hararetli tartışmaların konusu hâline geldiğini de kendimize sormalıyız.

Bir ülkede insanlar yargı kararlarını daha açıklanmadan siyasi kimliklerine göre yorumlamaya başlıyorsa, ortada yalnızca siyasetçilerin sorunu yoktur.

Hukuka duyulan güvenin de sorgulanması gerekir.

Elbette her tartışmalı karar, tek başına adalet sisteminin bütünü hakkında kesin hüküm vermeye yetmez.

Ancak sürekli tekrarlanan güvensizlik duygusunu da görmezden gelemeyiz.

Devletin kurumlarına güven, yalnızca resmi açıklamalarla sağlanmaz.

İnsanlar adaletin varlığına, kendilerini ilgilendiren bir konuda kararın nasıl verildiğini gördüklerinde, gerekçeleri anlayabildiklerinde ve aynı kuralların herkese uygulandığına inandıklarında güvenirler.

İşte bu nedenle adalet;

Yalnızca sonuçla değil, süreçle de ilgilidir.

Doğru bir kararın bile açık, anlaşılır ve denetlenebilir gerekçelerle ortaya konulması gerekir.

Çünkü adaletin toplumsal karşılığı, kararın kendisi kadar o karara nasıl ulaşıldığıyla da ilgilidir.

Siyasetin doğasında mücadele vardır.

İktidarını korumak isteyenler ile iktidarı değiştirmek isteyenler arasında sert tartışmalar yaşanması demokrasinin olağan bir parçasıdır.

Ancak siyasi rekabetin sınırlarını hukuk belirlemelidir.

İktidarın elindeki devlet gücü, siyasi rakipleri karşısında bir üstünlük aracına dönüşmemelidir.

Muhalefet de kendisini eleştiriden ve hukuki denetimden muaf görmemelidir.

Kamu kaynaklarını kullanan herkes hesap verebilmelidir.

Fakat hesap sorma, önceden verilmiş bir hükmün uygulanması değil, gerçeğin usulüne uygun biçimde araştırılmasıdır.

Bu iki ilke birbirinin alternatifi değildir.

Hem yolsuzluk iddialarının sonuna kadar araştırılmasını hem de kimsenin siyasi kimliği nedeniyle haksızlığa uğramamasını aynı anda savunmak mümkündür.

Hatta gerçek adalet, ancak bu iki talep birlikte karşılandığında ortaya çıkar.

Bugün asıl ihtiyacımız, kendi tarafımızın hatalarını görmezden gelip karşı tarafın hatalarını büyütmek değil, aynı ölçüyü herkese uygulayabilmektir.

Gerçeklerle yüzleşmek de bunu gerektirir.

İddialar hoşumuza gitmese bile araştırılmalıdır.

Deliller beklentilerimizi boşa çıkarsa bile kabul edilmelidir.

Bir karar siyasi görüşümüzle örtüşmüyorsa, sırf bu nedenle adaletsiz ilan edilmemelidir.

Fakat hukuka aykırılık varsa, bunu yapanın kimliğine bakılmaksızın açıkça dile getirilmelidir.

Bir ülkenin büyüklüğü;

Siyasi rakiplerini ne kadar susturabildiğiyle değil, kendisine en uzak görüşteki insanın bile hakkını ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür.

Ekrem İmamoğlu’nun savunması etrafında yürüyen tartışmanın bize hatırlatması gereken de budur.

Bu dava, siyasi tarafların birbirlerine karşı kazandıkları ya da kaybettikleri bir propaganda mücadelesine indirgenmemelidir.

Hukukun ortaya çıkaracağı gerçek neyse, onunla yüzleşebilme iradesi gösterilmelidir.

Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kavram değildir.

Bir toplumun birbirine duyduğu güvenin, devletine bağlılığının ve geleceğe dair umudunun temelidir.

Adalet bir gün herkesin ihtiyacı olacaksa, bugün de herkesin sorumluluğu olmalıdır.

Ve belki de artık en çok öğrenmemiz gereken şudur;

Adaleti yalnızca bizim haklı olduğumuzda istemek, adalet istemek değildir.

Gerçek adalet, haklı çıkma arzumuzun önüne hukuku koyabildiğimiz gün başlar.

GERÇEKLER VE SİYASET

Siyasetin en büyük tehlikesi yanlış kararlar almak değildir, yanlış karar aldığını kabul edememektir.

Çünkü yanlış karar düzeltilebilir.

Yanlış bir politika değiştirilebilir, hatalı bir uygulamadan vazgeçilebilir.

Ama gerçeği inkâr etmeyi alışkanlık hâline getiren bir yönetim, zamanla sorunlarını çözme yeteneğini de kaybeder.

Bugün Türkiye siyasetinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, gerçekle yüzleşme cesaretidir.

Ekonomiden eğitime, adaletten kamu yönetimine kadar hangi alana bakarsak bakalım, eleştirinin nasıl karşılandığı en az sorunun kendisi kadar önemlidir.

Bir ülkede kötü giden bir şey söylendiğinde hemen söyleyene bakılıyorsa, söylenenin doğruluğu ikinci plana düşüyorsa orada ciddi bir sorun vardır.

Eleştirenin hangi partiden olduğu, hangi gazetede yazdığı veya kime yakın durduğu, ortaya koyduğu gerçeğin önüne geçmemelidir.

Elbette her eleştiri doğru değildir.

Her iddia gerçeği yansıtmaz.

Ancak bunun çözümü eleştireni susturmak değil, iddiayı araştırmak ve doğruyla yanlışı ortaya çıkarmaktır.

Siyasetçiler çoğu zaman iyi haberleri sahiplenir, kötü haberleri ise başkalarının üzerine bırakır.

Başarı kendilerinin, başarısızlık başkalarının eseridir.

Oysa sorumluluk, yalnızca işler yolunda gittiğinde üstlenilecek bir makam değildir.

Asıl mesele, hata ortaya çıktığında ne yapıldığıdır.

Bir yönetici yanlışını kabul ettiğinde küçülmez, tam tersine, kendisine duyulan güveni güçlendirebilir.

Buna karşılık her eleştiriyi saldırı, her itirazı ihanet, her olumsuz veriyi bir komplo olarak değerlendirmek, toplumla yönetim arasındaki mesafeyi büyütür.

Üstelik gerçekler, onları dile getirenleri susturmakla ortadan kalkmaz.

Sorunları konuşmayı yasaklamak, sorunları çözmez; yalnızca çözümü geciktirir.

Bunun muhalefet için de geçerli olduğunu unutmamak gerekir.

İktidarı eleştirmek, muhalefeti kendiliğinden haklı yapmaz.

Muhalefet de kendi hatalarıyla yüzleşebilmeli, yanlışını kabul edebilmeli ve savunduğu ilkeleri kendisi için de geçerli saymalıdır.

Demokrasi, bir tarafın sürekli yanlış, diğer tarafın sürekli doğru olduğu bir düzen değildir.

Demokrasi, farklı görüşlerin yarıştığı, iddiaların sınandığı ve gerektiğinde kararların değiştirilebildiği bir sistemdir.

İşte Türkiye’nin ihtiyacı da budur.

Gerçeği kimin söylediğine değil, söylenenin doğru olup olmadığına bakabilmek.

Çünkü bir ülke, sorunlarını kabul ettiği ölçüde çözebilir.

Hatalarını gördüğü ölçüde ilerleyebilir.

Ve siyasetçiler;

Kendi doğrularını toplumun gerçeklerinden üstün tutmaktan vazgeçtikleri ölçüde güven kazanabilirler.

Gerçeklerden kaçmak siyasete kısa vadeli kazanç sağlayabilir.

Ama faturayı sonunda ülke öder.