Bir rakamın arkasında milyonlarca insanın sofrası, geçimi ve geleceği var.
Markete giriyorsun, bir kilo peynir alıyorsun.
Geçen ay 250 lira verdiğin peynire bu ay 300 lira ödüyorsun.
Yüzde 20 zam! Yumurtaya bakıyorsun, ekmeğe bakıyorsun, yağa bakıyorsun…
Hepsinde ayrı bir artış.
Kasaya geldiğinde elindeki paranın eskisi kadar çok şey satın alamadığını bir kez daha anlıyorsun.
Eve dönüyorsun, haberleri açıyorsun.
Türkiye İstatistik Kurumu, (yani TÜİK), enflasyon rakamlarını açıklıyor.
Rakamlar, bizim pazarda, markette, kirada yaşadığımız hayatla uyuşmuyorsa haliyle bir an durup düşünüyor insan;
“Ben mi yanlış hesap yapıyorum, yoksa benim hayatımın hesabını yapanlar mı?”
İşte bugün milyonlarca emeklinin (ki ben dahil) çalışanın ve memurun sorduğu soru bu!
Üstelik bu, yalnızca insanların ekonomik sıkıntılarını dile getirdiği bir yakınma olmaktan çıktı.
TÜİK’in enflasyon verilerinin doğruluğuna ilişkin iddialar mahkemeye taşındı. Kamuoyunda “Asılsız Veri Davası” olarak anılan dosya, istinaf aşamasında karar bekliyor.
10 Ekim 2026 tarihli habere göre, dosyanın bu aşamada yaklaşık bir buçuk yıldır sonuçlanmaması emekli örgütlerinin de tepkisine neden oldu.
Peki, milyonların maaşını etkileyen bu rakamlar nasıl hesaplanıyor?
Mahkemeye taşınan iddialar neler?
Davacılar kazanırsa emeklinin cebine para girecek mi?
Önce şu rakamların mutfağına bir girelim.
TÜİK mutfağında ne pişiyor?
TÜİK, enflasyonu kafasına göre belirleyen bir kurum değil elbet belirli bir kuralı var.
Tüketici Fiyat Endeksi, (yani TÜFE), belirli mal ve hizmetlerin fiyatlarının zaman içindeki değişimini ölçmek için hesaplanıyor.
Bunun uluslararası kabul gören istatistik yöntemleri var.
2026 yılı itibarıyla TÜİK’in açıkladığı bilgilere göre fiyatlar; Türkiye genelinde 81 il ve 239 ilçede yaklaşık 39 bin işyeri ile kira verisi alınan 5 bin 246 konut üzerinden derleniyor.
Sepette;
428 madde ve
972 madde çeşidi bulunuyor; ayda yaklaşık 636 bin 640 fiyat derlenmesi öngörülüyor.
Fiyatlar yalnızca dükkân dükkân dolaşılarak toplanmıyor tabi.
Barkod verileri,
İnternet fiyatları ve
Başka veri kaynakları da kullanılıyor.
Yani ortada ciddi bir istatistik çalışması var.
Mesele bu çalışmanın varlığı değil;
Nasıl yürütüldüğü,
Hangi fiyatların hangi ağırlıklarla hesaba katıldığı ve
Sonucun bağımsız biçimde denetlenip denetlenemediği.
Çünkü enflasyon hesabında her ürün aynı ağırlığa sahip değil.
Örneğin:
Bir ürünün fiyatı yüzde 50 artabilir.
Ancak bu ürünün genel enflasyona etkisi, hanelerin toplam tüketim harcamaları içindeki ağırlığına bağlıdır.
Buna karşılık milyonlarca insanın her gün satın aldığı bir ürün grubunun fiyatındaki artış, ağırlığı daha yüksekse genel endekse daha fazla yansıyabilir.
Buraya kadar matematikte bir sorun yok.
Ama vatandaşın kafasını kurcalayan soru şu:
“Bizim en çok para harcadığımız ürünler, bizim gerçek hayatımızı temsil edecek ölçüde hesaba katılıyor mu?”
Dahası, “Herkes aynı hayatı yaşamıyor ki!”
Asgari ücretli bir ailenin bütçesinde “Gıda, Kira, Elektrik, Su ve Ulaşım” büyük yer tutuyor.
Geliri yüksek bir ailenin harcama dağılımı ise bambaşka olabiliyor.
Dolayısıyla genel TÜFE, tek tek her ailenin yaşadığı enflasyonla aynı olmak zorunda değil.
Ancak bu gerçek, hesaplamanın denetlenmesi gereğini ortadan kaldırmıyor.
Tam tersine, denetimin önemini artırıyor.
Şimdi işi biraz somutlaştıralım.
Diyelim ki “İstanbul’da bir ceket 1.500 lira, başka bir şehirde aynı ceket 800 lira. TÜİK’in fiyat derleme sistemi bu iki fiyatı nasıl değerlendiriyor?”
Hangi mağazadan, hangi tarihte, hangi ürün özellikleriyle fiyat alınıyor?
Ürünler gerçekten karşılaştırılabilir mi?
Bunlar cevaplanması gereken meşru sorular.
Nitekim TÜİK’in enflasyon hesaplamasında kullandığı madde fiyatlarının kamuoyuna açıklanması meselesi yıllardır tartışılıyor.
Kurum, 2022 yılının ilkbaharından itibaren madde sepetindeki ortalama fiyat listesini yayımlamayı bıraktı.
TÜİK’in sepet ve ağırlık bilgilerini açıklamasıyla her bir madde için derlenen fiyatların yayımlanması ise aynı şey değil.
İşte tartışmanın önemli bir bölümü burada başlıyor.
TÜİK, hangi ürün gruplarının hesaba katıldığını ve ağırlıklarını açıklayabilir. Ancak belirli dönemlerde hangi fiyatların toplandığı, bunların hangi işlemlerden geçirilerek endekse dönüştürüldüğü ayrı bir denetim meselesidir.
Bir başka örnek de otomobil.
Geçen yıl bir milyon liraya satılan bir otomobilin yeni modeli bu yıl bir milyon 500 bin liraya çıkmış olsun.
Fakat yeni modelin donanımı da artmışsa fiyat farkının tamamını enflasyon saymak doğru olmayabilir.
İstatistikte kalite değişiklikleri için düzeltmeler yapılabilir.
Peki, vatandaşın derdi ne?
Vatandaş, “Otomobilin fiyatının neden arttığını anlamaya çalışırken”,
İstatistikçi, “Fiyat artışının ne kadarının aynı ürünün pahalanmasından kaynaklandığını” hesaplar.
İki soru birbirine yakın görünür ama aynı değildir.
Demek ki bir ürünün etiketindeki artış ile genel enflasyon oranı arasında fark bulunması, tek başına yanlış hesaplama kanıtı değildir.
Fakat bu farkın nasıl hesaplandığı açıklanamıyorsa, denetim yapılamıyorsa, kuşkuların büyümesi de kaçınılmazdır.
Asıl mesele budur.
Bir de yıllardır karıştırılan bir başka konu var.
Enflasyonun yüzde 60’tan yüzde 30’a düşmesi, fiyatların yüzde 30 ucuzlaması demek değildir.
Fiyatlar artmaya devam eder, yalnızca artış hızı yavaşlar.
Geçmişte 100 liraya alınan bir ürünün fiyatı önce yüzde 60 artarak 160 liraya, sonraki dönemde yüzde 30 artarak 208 liraya çıkarsa enflasyon düşmüş görünür ama ürün ucuzlamamıştır.
Tam tersine, ilk fiyata göre yüzde 108 pahalanmıştır.
Emekli için mesele tam da burada düğümleniyor.
Çünkü açıklanan enflasyon oranları, ücret ve aylık artışlarının belirlenmesinde doğrudan ya da dolaylı rol oynuyor. Enflasyonun ölçümündeki bir fark, maaş artışına yansıdığında yalnızca istatistik tablosunda kalmıyor; sofraya, kiraya, ilaca ve faturaya yansıyor.
Bu nedenle TÜİK’in açıkladığı rakamlar sıradan istatistiklerden ibaret değil. Milyonlarca insanın ekonomik geleceğini etkileyen göstergeler.
O hâlde bu göstergelerin doğru hesaplandığı kadar, doğru hesaplandığının gösterilebilmesi de önemli.
Şimdi gelelim işin yargı boyutuna.
Kamuoyunda “Asılsız Veri Davası” olarak anılan süreçte, emekli Yargıtay üyesi Seyfettin Çilesiz adına avukatı Ali Erdem Gündoğan tarafından TÜİK’in enflasyon verilerine karşı dava açıldı. Uyuşmazlıkta özellikle;
2024 yılının ilk altı aylık enflasyon oranlarının hesaplanmasına ilişkin bilgi ve belgeler gündeme geldi.
Ankara 6. İdare Mahkemesi, TÜİK’ten hesaplamaya ilişkin belgeleri istedi.
TÜİK ise istenen bilgileri bir flash bellek içerisinde, şifreli ve kapalı zarfla mahkemeye sundu.
Kurumun savunmasında verilerin gizliliği, ticari sır niteliği ve özgün eser olduğu yönündeki gerekçeler öne çıktı.
Davacı taraf ise bu yaklaşımın hesaplamanın bağımsız biçimde incelenmesini engellediğini savundu.
Burada bir duralım.
Bir kamu kurumu, kullandığı her ham veriyi hiçbir sınırlama olmaksızın kamuya açıklamak zorunda mıdır?
Hayır.
İstatistiksel gizlilik, kişisel verilerin korunması ve bazı ticari bilgilerin saklı tutulması meşru gerekçeler olabilir.
Ancak bu, mahkemenin denetim talebinin de cevapsız kalabileceği anlamına gelmez.
Kamuya açıklanması mümkün olmayan verilerin, mahkemenin denetim yapmasına imkân verecek usullerle incelenmesi ayrı bir konudur.
Gizlilik ile yargısal denetim birbirinin alternatifi olmak zorunda değildir.
İşte bu dosyada tartışılması gereken temel sorunlardan biri budur: İstenen belgeler, enflasyon hesabının hukuka uygunluğunu denetlemeye yeterli biçimde incelenebildi mi?
Ankara 6. İdare Mahkemesi, 19 Nisan 2025’te Davanın Reddine karar verdi.
Kararda, veri bütünlüğünün sağlanmasının hukuken mümkün olmadığı yönündeki değerlendirme dikkat çekti.
Karar oy çokluğuyla alındı; karşı oy da bulundu.
Buradaki ayrıntı önemli.
Davanın reddedilmiş olması, kamuoyunda tartışılan bütün iddiaların doğru olmadığının kanıtlandığı anlamına gelmediği gibi, TÜİK’in kasıtlı olarak yanlış veri kullandığının kanıtlandığı anlamına da gelmiyor.
İlk derece mahkemesinin kararı, davanın hukuki sonucudur.
Hesaplamada kasıtlı manipülasyon yapılıp yapılmadığı ise ayrıca somut kanıtlarla ortaya konulması gereken bir iddiadır.
Davacı taraf kararı istinafa taşıdı.
10 Ekim 2026 tarihli habere göre dosya, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesinde yaklaşık bir buçuk yıldır karar bekliyor.
Bir de; 2024 yılının ilk altı aylık enflasyon hesabına ilişkin yeni bir dava açıldığı bildiriliyor.
Davacı taraf, üniversitelerden seçilecek bağımsız bir bilirkişi heyetinin verileri incelemesini istiyor.
Bu ikinci dosyanın güncel durumu ve esas numarası ayrıca doğrulanmalı; iki davayı tek bir yargılama gibi anlatmamak gerekiyor.
Dava tartışmasını büyüten konulardan biri de eski TÜİK Başkanı Birol Aydemir’e atfedilen beyanlar.
Paylaşılan haberde “Aydemir’in, kurum içinde enflasyonun düşük gösterilmesine yönelik talimatlar verildiğini ve bu talimatları kabul etmeyen bazı bölge müdürlerinin görevden alındığını” ileri sürdüğü aktarılıyor.
Bunlar hafife alınacak iddialar değil.
Ancak bir iddianın dava dosyasında yer alması, tek başına hukuken kanıtlandığı anlamına gelmez.
Bu iddiaların belgelerle desteklenmesi, ilgili kişilerin beyanlarının değerlendirilmesi ve gerekiyorsa bağımsız incelemeyle sınanması gerekir.
Öte yandan, böyle ciddi iddialar ortaya atılmışken kamuoyunun tatmin edici açıklamalar beklemesi de son derece doğaldır.
Kamu kurumlarına güven, yalnızca “Bize güvenin” demekle sağlanmaz.
Güven, denetlenebilirlik ve hesap verebilirlikle sağlanır.
Peki, emekliler davayı kazanırsa ne olacak?
İşte en can alıcı soru!
Diyelim ki istinaf mahkemesi davacı tarafı haklı buldu.
İlk karar kaldırıldı veya dosyanın yeniden değerlendirilmesi gerektiğine hükmedildi.
Bu durumda TÜİK’in enflasyon hesabının hukuki denetimi açısından önemli bir adım atılmış olur.
Ama buradan hemen “Bütün emeklilere geçmiş yılların maaş farkları ödenecek” sonucu çıkarılamaz.
Çünkü bir hesaplamaya ilişkin idari işlemin iptal edilmesi ile milyonlarca kişinin geçmişe dönük parasal alacak hakkının doğması aynı şey değildir.
Kararın hangi dönemi kapsadığı, hangi işlemi etkilediği, yeniden hesaplama gerekip gerekmediği ve maaş düzenlemelerine nasıl yansıyacağı önem taşır.
Dahası, mahkemenin vereceği kararın niteliği belirleyici olacaktır.
Mahkeme;
Yalnızca usule ilişkin bir eksiklik saptarsa başka,
Belirli bir hesabın hukuka aykırı olduğuna karar verirse başka sonuçlar ortaya çıkabilir.
Yani davanın kazanılması önemli olabilir; fakat emeklinin cebine otomatik olarak para gireceğinin garantisi değildir.
Peki, bu durumda dava neden önemli?
Çünkü mesele yalnızca geriye dönük maaş farkı değil.
Enflasyon hesabının hangi verilerle yapıldığının açıklığa kavuşması, gelecekteki hesaplamalara duyulan güveni de etkiler.
Mahkemenin vereceği karar, idarenin bilgi sunma yükümlülüğü ve istatistiksel verilerin yargısal denetimi açısından da önem taşıyabilir.
Emekli şunu istiyor;
Geçim koşullarını belirleyen rakamların güvenilir olması ve hakkı doğmuşsa bunun karşılığını alabilmek.
Şimdi baştaki soruya dönelim.
Bir ülkede enflasyonu hesaplamak, elbette uzmanlık gerektiren ciddi bir iştir.
TÜİK’in kullandığı yöntemlerin uluslararası standartlara uygun olması önemlidir.
Fakat yöntemlerin doğru olması kadar, bu yöntemlerin doğru uygulandığının gösterilmesi de önemlidir.
Bir vatandaşın markette gördüğü fiyatla genel enflasyon oranı aynı çıkmayabilir.
Bu, tek başına hile kanıtı değildir.
Ancak vatandaşın hayatını etkileyen veriler konusunda makul sorular sorması da suç değildir.
Üstelik emekli, yalnızca açıklanan bir rakamın doğruluğunu tartışmıyor.
O rakam üzerinden belirlenen gelirle ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor.
Bir yanda kira, elektrik, su, pazar masrafı ve ilaç parası…
Diğer yanda açıklanan enflasyon oranları ve o oranlara göre şekillenen maaş artışları…
Emekli, kendisine verilen zamla hayat pahalılığı arasındaki farkı her gün yaşıyor.
Bu farkın ne kadarının genel enflasyon ölçümünden, ne kadarının kendi harcama yapısından ve ne kadarının gelir politikalarından kaynaklandığını ise tek başına hesaplayamaz.
Bunu ortaya koyacak olan, güvenilir istatistikler ve gerektiğinde etkili yargısal denetimdir.
Bu nedenle TÜİK davası yalnızca bir kurumla bir davacı arasındaki hukuk mücadelesi olarak görülmemeli, Kamuoyunun doğru bilgiye ulaşma hakkı, idarenin hesap verebilirliği ve milyonlarca insanın ekonomik geleceği açısından da değerlendirilmelidir.
Mahkeme davacıları haklı bulur mu, bulmaz mı, bunu yargı süreci gösterecek.
Ancak şimdiden söylenebilecek bir şey var, Bir ülkede insanların geçimini etkileyen rakamlar ne kadar önemliyse, o rakamların nasıl üretildiğinin açıklanabilmesi de o kadar önemlidir.
Çünkü enflasyon, istatistik tablolarında bir yüzde işaretiyle gösterilebilir.
Ama emeklinin hayatında o yüzde; pazardan eksilen meyvedir, alınamayan ilaçtır, ertelenen faturadır, ayın son haftasında küçülen sofradır.
Rakamların hesabı mahkemede görülürken, emekli hayatın hesabını her gün yapıyor…