Dün Suavi Karaibrahimgil’in şarkısıyla başlattığım nostalji rüzgarından Çanakkale nasibini almasa olur muydu?

Ama durun…

Madem İstanbul’u anlattık, o halde 1965’in Çanakkale’sini anlatmadan olur mu?

Olmaz.

Çünkü benim için “Sene 965” yalnızca İstanbul’dan ibaret değil.

O şarkıyı Çanakkale’de dinleyince insanın gözünün önüne başka bir şehir geliyor.

Daha küçük.

Daha sakin.

Daha yavaş.

Ve galiba daha birbirinin içinde yaşayan bir şehir.

1965 yılında Çanakkale şehir nüfusu

22 bin 800 kişi.

İl genelinde ise 350 bin kişi.

Yaşı epeyce genç olan birinin o günleri hayal etmesi zor.

Bugün ise kilometrelerce uzayan mahalleler, apartmanlar, siteler, trafik, alışveriş merkezleri var…

Ya o zaman?

Şehir daha avuç içi kadar.

İnsanlar birbirini tanıyor.

Birini tanımıyorsan bile kim, kimin çocuğu biliyorsun.

“Sen filancanın oğlusun değil mi?”

“Evet.”

“Ha, tamam…”

Çanakkale işte böyle bir yer.

1965’te Belediye Başkanı Sadi Fenercigil.

Adalet Partisi’nden.

1963’te yapılan yerel seçimde Çanakkale’de 4 bin 808 geçerli oy kullanılmış.

Sadi Fenercigil 2 bin 842 oyla belediye başkanı seçilmiş.

CHP adayı İzzet Melih Dilmaç ise 1.966 oy almış.

Yani siyaset yine var.

Hem de sandığımızdan daha canlı.

Çanakkale’nin altı semtindeki kahvelerde ve gazinolarda siyasi toplantılar yapılıyor.

Partililer kahvelere gidiyor.

Konuşmalar yapılıyor.

Seçmene kendilerini anlatıyorlar.

İnsanlar kahvede oturuyor, çay içiyor, sigarasını yakıyor ve memleket meselelerini konuşuyor.

Bugünün sosyal medyası yok.

Ama siyaset var.

Bugünün televizyon tartışmaları yok.

Ama tartışma var.

Bugünün “Trend topic”leri yok.

Ama kahvede herkesin konuştuğu bir konu mutlaka var.

Demek ki değişmeyen tek şey insan.

Ve 1965 Çanakkale’sinde sinema var.

Hem de ne sinema!

Emek Sineması…

Belediye Sineması…

Orduevi Sineması…

İpek Sineması…

Yazlık İnci Sineması…

Bir de Emek Açık Hava Sineması…

Şimdilerde bu açık hava sineması Eski Havra Sokak’ta otopark olarak hizmet veriyor ve hala bozulmamış halde.

Düşünsenize…

Akşam olmuş.

Hava serin.

Çocuklar sokaktan eve çağrılmış.

Anne:

“Haydi oğlum, geç kalacağız!”

Baba gömleğini değiştirmiş.

Anne saçını taramış.

Çocuklar hazırlanmış.

Hep birlikte sinemaya gidiliyor.

Bugün bir filmi seyretmek için kumandaya basıyoruz.

O zaman film seyretmek için evden çıkıyorsun.

Üstelik yalnız çıkmıyorsun.

Mahalle çıkıyor.

Şehir çıkıyor.

Emek Sineması’nın hikâyesi ayrıca güzel.

Reşat Tabak tarafından 1959’da açılan sinema 808 kişilik.

1964’te Cumhuriyet Alanı’na bakan tarafında bir de Emek Pastanesi açılıyor.

Yani sinema var, pastane var.

Filmden önce veya sonra oturup pasta yeniyor.

Aynı yıl Emek’in açık hava sineması da açılıyor.

İlk film?

Susuz Yaz.

Hülya Koçyiğit…

Erol Taş…

Ve Çanakkale’de biletler kapışılıyor.

Şimdi düşünün:

1965 yazında Çanakkaleli bir delikanlı, sevdiği kızla Emek Açık Hava Sineması’na gidiyor.

Perdede Susuz Yaz.

Gökyüzünde yıldızlar.

Yan tarafta çekirdek çıtlayanlar.

Arada gazoz.

Bir de kızın eli…

Belki yanlışlıkla birbirine değiyor.

Kimse mesaj atmıyor.

Kimse fotoğraf çekmiyor.

Kimse “Story” paylaşmıyor.

Ama o çocuk o geceyi ömrü boyunca unutmuyor.

1965 aynı zamanda Çanakkale için sıradan bir yıl da değil.

Çanakkale Zaferi’nin 50. yılı.

Tam yarım asır geçmiş.

18 Mart 1965’te şehirde büyük törenler yapılıyor.

Savaş gemileri geliyor.

Jet uçakları gösteri yapıyor.

Gazeteler günlerce Çanakkale’yi yazıyor.

Hayatta kalan gazilerin hatıraları yayımlanıyor.

Nisan ayında da daha büyük törenler hazırlanıyor.

İngiliz ve Avustralyalı eski muhariplerden yaklaşık bin kişilik bir grubun törenlere katılması planlanıyor.

Çanakkale Savaşları’nın 50. yılı için sergiler hazırlanıyor.

Yani 1965 Çanakkale’sinde bir tarafta yepyeni bir gençlik dünyası var.

Beatles…

Blue jean…

Sinema…

Gazinolar…

Yeni Türkçe şarkılar…

Öbür tarafta ise daha elli yıl önce yaşanmış savaşın hatırası.

Çanakkale savaşının geçmişi henüz çok yakın..

Ve belki şehrin en güzel tarafı da burada.

Bir yanda tarih.

Bir yanda gençlik.

Bir yanda savaşın hatırası.

Bir yanda hayatın kendisi.

İnsanlar sabah işe gidiyor.

Çocuklar okula gidiyor.

Gençler sinemaya gidiyor.

Büyükler kahvede oturuyor.

Birileri Boğaz’a bakıyor.

Birileri iskeleye gidiyor.

Birileri vapuru bekliyor.

Birileri de akşam ne yapacağını düşünüyor.

Hayat büyük şehirlerdeki kadar hızlı değil.

Henüz kimsenin cebinde bütün dünya yok.

Telefon yok.

İnternet yok.

Sosyal medya yok.

Ama Boğaz var.

Deniz var.

Rüzgâr var.

Kordon var.

Çay var.

Kahve var.

Sinemalar var.

Ve birbirinin yüzüne bakan insanlar var.

Bugün bazen Çanakkale’nin kalabalığından şikâyet ediyoruz.

“Eskiden ne güzeldi” diyoruz.

Belki de gerçekten güzeldi.

Ama mesele yalnızca binaların az olması değildi.

Hayatın daha az bölünmüş olmasıydı.

İnsanlar aynı yerde oturuyordu.

Aynı kahvede konuşuyordu.

Aynı sinemaya gidiyordu.

Aynı meydandan geçiyordu.

Aynı Boğaz’a bakıyordu.

Ve birbirlerinin hayatından bu kadar habersiz değillerdi.

Şimdi düşünün…

1965 Çanakkale’sinde bir çocuk akşamüstü sokağa çıkıyor.

Annesi:

“Fazla uzaklaşma!” diyor.

Çocuk gidiyor.

Bir arkadaşıyla buluşuyor.

Bir topun peşinden koşuyor.

Sonra başka çocuklar geliyor.

Oyun büyüyor.

Akşam oluyor.

Bir evin önünde anneler oturuyor.

Çekirdek çitliyorlar.

Birisi diğerine:

“Senin oğlan nerede?” diye soruyor.

“Şu karşı sokakta.”

“Geç kalmasın.”

“Gelir birazdan.”

Ve gerçekten geliyor.

Çünkü çocukların kaybolmadığı bir dünya var.

Belki bugün bizim en çok özlediğimiz şey budur: Çocukların sokakta oynayabildiği bir dünya.

Komşunun kapısının çalınabildiği bir dünya.

Bir fincan kahve için telefon açmak yerine kapıya gidilebildiği bir dünya.

Birinin doğum gününü Facebook’tan öğrenmek yerine evine gidilebildiği bir dünya.

Bir dostun nerede olduğunu uygulamadan öğrenmek yerine:

“Çarşıda mısın?” diye sorabildiğimiz bir dünya.

Ve işte bu yüzden 1965’i özlüyoruz.

Çünkü 1965 kusursuz değildi.

Çanakkale de kusursuz değildi.

Türkiye de değildi.

Siyaset yine sertti.

İnsanların geçim sıkıntıları vardı.

Dünyada savaşlar vardı.

Memleketin kendi dertleri vardı.

Ama insanın hayatına henüz bugünkü kadar ekran girmemişti.

Henüz herkes herkesin hayatını izlemiyordu.

Henüz insan, kendisini dünyanın merkezine koymak zorunda değildi.

Henüz “Daha fazlası” diye diye kendimizi tüketmemiştik.

Belki daha az şeye sahiptik.

Ama elimizdekilerle daha çok hayat kuruyorduk.

Şimdi 1965 Çanakkale’sini gözümün önüne getiriyorum.

Boğaz’dan bir gemi geçiyor.

Kordon’da insanlar yürüyor.

Bir kahveden çay kaşığı sesi geliyor.

Uzakta bir vapur düdüğü…

Bir çocuk koşarak eve gidiyor.

Bir genç kız sinemaya hazırlanıyor.

Emek’in ışıkları yanıyor.

Bir tarafta film afişleri…

Bir tarafta pastanenin vitrinleri…

Bir başka yerde kahvehanede siyaset konuşuluyor.

Ve bütün bunların üzerinde Çanakkale’nin o değişmeyen rüzgârı…

İşte Sene 965’in Çanakkale’si bu.

Belki biraz fakir.

Belki biraz eski.

Ama bizim.

Şimdi soruyorum kendime:

İnsan geçmişi özler mi?

Hep geleceğe bakmamız gerektiği söylenir.

“Gelecek daha güzel olacak.”

Belki.

Ama bazen insan geleceğe bakarken arkasını da görmek istiyor.

Çünkü bazı şeyleri geleceğe taşıyamadık.

Komşuluğu taşıyamadık.

Sokakları taşıyamadık.

Çocukların özgürlüğünü taşıyamadık.

O uzun sohbetleri taşıyamadık.

Birlikte film seyretmeyi…

Birlikte çay içmeyi…

Birlikte Boğaz’a bakmayı…

Belki biraz da masumiyetimizi taşıyamadık.

O yüzden…

1965 Çanakkale’sini özledik.

Çünkü belki o yıllarda hayat daha iyi değildi.

Ama bize bugün olduğundan daha yakın geliyordu.

Ve insan bazen daha iyi bir dünya değil, daha sahici bir dünya istiyor.

Ben istiyorum.

Hem de çok.

Selam sana 1965 Çanakkale’si…

Selam sana eski sinemalar…

Selam sana yazlık akşamlar…

Selam sana sokakta oynayan çocuklar…

Selam sana kapısı çalınan komşular…

Ve selam sana, henüz birbirimizi bu kadar kaybetmediğimiz günler…

Özledik be…

Gerçekten özledik.

ÇANAKKALE SOKAKLARI

Çanakkale’de bazı sokakların trafiğe kapatılıp, sadece yayalara açılması (Bilhassa Çarşı Caddesi’ne çıkan sokaklarda) çok güzel bir uygulamaydı.

Sokaklarda masalar, sandalyeler, muhabbet eden, yiyecek tüketen, kahvesini, çayını tüketen insanlar…

Hep böyle hayal etmiştim Çanakkale’yi oldu da.

Geçerken önlerinden içim açılıyor, çağdaşlığı görüyorum şehrimde.

Ama…

Çarşı Caddesi’ndeki o karmaşayı da istemiyorum.

Düzensizlik, umursamazlık, aymazlık ne derseniz deyin, felaket bir kural tanımazlık var.

İsteyen istediğini yapar hale gelmiş.

Caddeden geçişler sıkışmış, sandalyeler Ayolu kapatmış, güneşlikler yola taşmış (Benim gibi uzun boylular için tehlike arz ediyor) ürün satanların önündeki kuyruklar caddeyi kaplamış.

Panayır yeri gibi adeta.

Hele yol çıkarılan konfeksiyon ürünleri, tezgahlar.

Hiç yakışmıyor.

Kaldırımlardaki motosikletler yolları tıkıyor.

Ve nihayet…

Çanakkale Belediyesi “Çarşı bölgesindeki bütün işletmelere dükkânlarının önündeki işgaliyeleri kaldırmaları için” yazı gönderdi.

Belediye yetkilileri, vatandaşın daha rahat hareket edeceği bir sisteme döneceklerini açıklayarak, bu güzergahtaki işletmelere 15 Ekim’e kadar süre verdi.

Sordum esnafa; “Nasıl olacak?” diye.

“Daha önce işgaliye ödediğimiz şekli duracak sanırım. Ama bu işgaliyeyi ihlal edenlere karşı bir önlem alınacak sanırım” dedi.

Yolu kapamayan, işgal etmeyen bir esnaftan ne istenir ki zaten?

Hakkı olmayan yerlere taşanlarla sorunu olmalı belediyenin.

Neyse, anlaşılan belediye artık bu işi çözecek ve bir usul içinde hizaya sokacak çarşıdaki caddeyi.

Ama yıllardan beri anlatamadığım dileğim şu;

Cuma Pazarı içindeki yola taşan işgallere de bir el atsanız.

Karşılıklı işgal sebebi ile insanlar Pazar arabaları ile yan yana ara yollardan geçemiyor.

Koskocaman yol daralmış vaziyette.

Cuma Pazarı rahatlıkla alışveriş edilebilecek konumdan, Cehennem azabı çekilen yere dönüşüyor.

Hani diyorum;

Belediye hazır eline adalet terazisini almışken, şuraya da bir el atsa?

Ne dersiniz?