Önüme 3 tane dosya geldi.

Hepsi de hukuksal incelenmesi gereken konular.

Ben de avukat olmadığıma göre;

Ne yapacaktım?

Bilin bakalım?

Tabi ki araştırma açısından yardımcım; Yapay Zeka’ya başvuracaktım.

Hani diyorlar ya, “İleride yapay Zeka avukatların yerini alacak” diye.

Bakalım almış mı?

Avukat arkadaşlar incelesin bu yazıları, yanlış varsa, eksik varsa söylesinler ben de Yapay Zeka ile dalga geçeyim.

Ey! Yapay Zeka, “Hodri Meydan…!”

Ama bir dakika…

Sadece tek bir Yapay Zekaya da güvenmedim.

Çünkü en altta “Burada anlatılanlar Yapay Zeka ürünüdür. Başka kanallarda teyit ediniz” yazıyordu.

Ben de başka Yapay Zekaya sordum aynı soruları, “Bariz hata yok” dedi.

O halde size aktarmamda sakınca yok.

Tabi siz yine avukatınıza sorarsınız, yine de YZ’ye güvenmeyin…

Boşanırken Evin Tapusuna Değil, Hukuka Bakın!

Evlilikler bazen bir ömür sürüyor, bazen de gün geliyor yollar ayrılıyor.

Bir zamanlar aynı yuvada kurulan hayaller, alınan eşyalar, biriktirilen paralar ve yıllarca ödenen konut kredileri, boşanma kararıyla birlikte başka bir sorunun konusu oluyor:

Peki, şimdi ne olacak?

Özellikle ev meselesi…

Yıllarca çalışıp didinerek alınmış bir ev. Belki çocukların büyüdüğü, nice hatıranın biriktiği dört duvar…

Fakat evlilik sona erdiğinde, o evin kime kalacağı konusunda ciddi anlaşmazlıklar yaşanabiliyor.

Üstelik toplumda bu konuda öyle yanlış bilgiler var ki, insanlar haklarını bilmeden karar veriyor, bazen de haklarını aramaktan vazgeçiyor.

En yaygın yanılgı şu: “Evin tapusu benim üzerime. Boşanırsak ev de benim olur!”

Peki, gerçekten öyle mi?

Hayır! Her durumda değil.

Türk hukukunda, eşler arasında başka bir mal rejimi sözleşmesi yapılmamışsa, 1 Ocak 2002’den itibaren yasal mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanıyor.

Bu rejime göre, evlilik süresince emek ve gelir karşılığında edinilen mallar, boşanma sonrasında yapılacak hesaplamada dikkate alınıyor.

Yani evin yalnızca kocanın ya da yalnızca kadının üzerine kayıtlı olması, diğer eşin hiçbir hakkı olmadığı anlamına gelmiyor.

Diyelim ki bir çift, evliliklerinin onuncu yılında bir ev aldı.

Evin taksitleri yıllarca eşlerden birinin maaşıyla ödendi. Tapu da onun adına çıkarıldı. Yıllar sonra boşanmaya karar verdiler.

Tapuda adı yazan eş, “Ev benim, diğer taraf kapı dışarı!” diyebilir mi?

İşin hukuki boyutu bu kadar basit değil. Evin evlilik içinde hangi kaynaklarla alındığı, varsa kredinin ne kadarının ödendiği, eşlerin kişisel mal katkıları ve uygulanacak mal rejimi birlikte değerlendirilir.

Şartları oluşmuşsa diğer eş, evin mülkiyetinin kendisine geçirilmesini değil, mal rejiminin tasfiyesinden doğan alacağını talep edebilir.

Burada önemli bir ayrıntı var:

Evin yarısı her durumda otomatik olarak diğer eşe verilmez. Önce hukuki hesap yapılır. Evin değeri, borçları, kişisel mal katkıları ve diğer edinilmiş mallar bu hesabı değiştirebilir.

Bir başka örnek…

Kadın, evlilik öncesinde biriktirdiği parayı ya da kendisine miras kalan bir taşınmazı satarak yeni evin alınmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Böyle bir durumda, kişisel maldan gelen katkının nasıl değerlendirileceği ayrıca incelenir. Dolayısıyla her boşanmada “Evi ikiye böl, herkes yoluna gitsin” demek doğru değildir.

Üstelik mesele yalnızca evin kimin üzerine kayıtlı olduğu da değildir.

Evlilik sırasında alınan araba, bankadaki birikimler ve diğer malvarlığı değerleri de mal rejiminin tasfiyesinde gündeme gelebilir.

Bir de şu var:

Boşanma sürecinde eşlerden birinin malvarlığını elden çıkararak diğerinin alacağını azaltmaya çalışması, hukuki sonuçlar doğurabilir. “Nasıl olsa boşanıyoruz, evi bir yakınımın üzerine geçireyim, mesele kapansın” düşüncesi, her zaman beklenen sonucu vermez.

Peki, ev ne zaman paylaşılacak?

Öncelikle evlilik tarihi, evin satın alındığı tarih ve eşlerin tabi olduğu mal rejimi belirlenmeli.

Ardından evin hangi parayla alındığı, varsa kredi borcu ve kişisel katkılar ortaya konulmalı.

Gerekirse bilirkişi incelemesiyle değer tespiti yapılmalı.

Taraflar anlaşabiliyorsa evin bir eşte kalması, diğer eşe uygun bir ödeme yapılması gibi çözümler değerlendirilebilir. Anlaşma sağlanamazsa hukuki yollara başvurulabilir.

Ancak burada bir uyarıyı özellikle yapmak gerekiyor:

Anlaşmalı boşanma protokolü hazırlanırken mal paylaşımı konusu açıkça ele alınmalı. “Birbirimizden hiçbir şey istemiyoruz” gibi genel ifadelerin hangi hakları kapsadığı konusunda sonradan uyuşmazlık çıkabilir.

Hak kaybı yaşamamak için protokolün hukuki sonuçlarını bilerek imza atmak gerekir.

Unutmayalım; boşanmak, yalnızca iki insanın yollarını ayırması değildir.

Yıllar boyunca birlikte oluşturulan ekonomik hayatın da hukuken tasfiye edilmesi anlamına gelebilir.

Bu nedenle evlilik sona ererken öfkeyle, aceleyle ya da kulaktan dolma bilgilerle hareket edilmemeli.

Tapunun kimin adına olduğu kadar, evin ne zaman ve hangi kaynaklarla edinildiği de önemlidir.

Evin tapusu bir kişinin üzerinde olabilir; ama o evin boşanma sonrasındaki hesabı, yalnızca tapuya bakılarak yapılamaz.

Hakkınızı bilmek, başkasının hakkını da gözetmek ve gerektiğinde uzman hukuki destek almak, yıllarca sürebilecek anlaşmazlıkların önüne geçebilir.

Çünkü bir yuva kurmak yıllar alabilir.

O yuvanın ardından kalanları adil ve hukuka uygun biçimde paylaşmak ise bilgi ister.

Başka bir konu

Anahtarı Teslim Ettim, Borcum Bitmedi!

Bir dükkânı kapatıp anahtarını ev sahibine teslim etmek, kiracılık ilişkisinin de sona erdiği anlamına mı geliyor?

Çoğumuzun cevabı belli:

Elbette! Artık o dükkânı kullanmıyorum, neden kirasını ödeyeyim?

Ama hukukta işler her zaman bizim düşündüğümüz gibi yürümüyor.

Bazen bir sözleşmeye attığımız imza, kapısını çoktan kapattığımız bir işyerinin kirasını ödemeye devam etmemize neden olabiliyor.

Boğaz Gazetemizde de yayımlanan ve milyonlarca kiracıyı ilgilendiren karar da tam olarak bu konuda önemli bir uyarı niteliğinde.

Söz konusu olayda, bir işyeri beş yıllığına kiralanıyor. Sözleşmeye, kiracının altı ay önceden bildirimde bulunarak sözleşmeyi feshedebileceği hükmü konuluyor. Ancak kiracı, iddiaya göre mülk sahibine haber vermeden işyerini boşaltıyor. Ev sahibi de uğradığı zararın karşılanması için mahkemeye başvuruyor.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, sözleşmede kararlaştırılan altı aylık bildirim süresinin dikkate alınması gerektiğine hükmediyor. Böylece kiracının altı aylık kira bedelini makul süre tazminatı olarak ödemesi gerektiği belirtiliyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bu karar, her evini ya da dükkânını boşaltan kiracının mutlaka altı aylık kira ödeyeceği anlamına gelmiyor. Karar, somut olayda tarafların imzaladığı sözleşmedeki hüküm üzerinden veriliyor.

Ancak kiracılar açısından çıkarılacak ders açık: Sözleşmeyi imzalarken önemsemediğiniz bir madde, yarın ciddi bir borca dönüşebilir.

Özellikle işyeri kiralayan esnafımızın bu konuda daha dikkatli olması gerekiyor.

Bir işyerini kapatmak zorunda kalabilirsiniz.

İşleriniz bozulabilir, başka bir yere taşınabilirsiniz ya da artık o dükkâna ihtiyacınız kalmayabilir.

Fakat bunların hiçbiri, sözleşmeden doğan yükümlülüklerin kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Peki ne yapmalı?

Öncelikle kira sözleşmesini imzalamadan önce fesih şartlarını dikkatle okuyun.

Kaç ay önceden bildirim yapılması gerektiğini öğrenin. İşyerinden erken ayrılmanız hâlinde hangi yükümlülüklerle karşılaşabileceğinizi bilin.

Taşınmaya karar verdiğinizde de ev sahibine haber vermekle yetinmeyin; bildiriminizi ispatlayabileceğiniz bir yöntemle yapın.

Taraflar erken tahliye konusunda anlaşmışsa, bu anlaşmayı mutlaka yazılı hâle getirin.

Anahtarı teslim ettiğinizi gösteren tutanağı da saklayın.

Ev sahipleri de kiracının taşınmazı boşaltmasıyla doğan haklarını sözleşme ve hukuk çerçevesinde takip etmeli.

Her uyuşmazlığın kendi şartları olduğunu unutmamalı.

Bugün bir dükkânın kirasını ödemekte zorlanan esnafımız için altı aylık kira bedeli, altından kalkılması güç bir yük olabilir.

Üstelik artık kullanmadığınız bir yer için ödeme yapmak zorunda kalmak, insanın canını daha da sıkacaktır.

İşte bu yüzden, kira sözleşmelerini yalnızca evin ya da dükkânın kirasını belirleyen bir kâğıt olarak görmeyelim.

İmza atmadan önce okuyalım, anlamadığımız maddeyi soralım, gerekirse hukuki destek alalım.

Çünkü bazen bir dükkânı boşaltmak kolaydır; ama o dükkânla ilgili sorumluluklardan kurtulmak, sandığımız kadar kolay olmayabilir.

Bir başka hukuki olay.

Patronun Küfrü, İşçinin Onuru!

Bir insanın emeğini satın alabilirsiniz ama onurunu satın alamazsınız.

İş hayatında bazıları makamını, bazıları parasını, bazıları da elindeki yetkiyi kendisini diğer insanlardan üstün görmek için kullanıyor.

Hele bir de patron koltuğunda oturuyorsa, karşısındaki insanın kendisine itiraz edemeyeceğini, sesini çıkaramayacağını düşünüyor.

Oysa insanın makamı ne olursa olsun, karşısındaki de insandır.

Aradaki tek fark, birinin ücret ödemesi, diğerinin emeği karşılığında ücret almasıdır.

Olayda; Güvenlik görevlisi olarak işe başladığı şirkette 22 yıl çalışarak direktörlüğe kadar yükselen bir çalışan, işveren yetkilisinin ağır hakaretlerine uğruyor.

Üstelik cep telefonu da herkesin gözü önünde yere fırlatılarak kırılıyor.

Çalışan, yaşananların ardından iş sözleşmesini haklı nedenle feshederek hukuk mücadelesi başlatıyor.

Yerel mahkemenin hükmettiği 5 bin liralık manevi tazminat ise Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından yetersiz bulunuyor. Dosya, tazminat miktarının yeniden değerlendirilmesi için ilgili mahkemeye gönderiliyor.

Şimdi bir düşünelim…

Bir insan, hayatının 22 yılını bir iş yerine veriyor.

Güvenlik görevlisi olarak başladığı görevinde yükseliyor, sorumluluk üstleniyor, yöneticilik yapıyor.

Yıllar geçiyor, emek veriyor, çalışıyor.

Sonunda, belki de kendisini en güvende hissetmesi gereken yerde, diğer çalışanların önünde hakarete uğruyor.

İnsanın aklına şu soru geliyor:

Bir iş yerinde yıllarca çalışmış olmak, en azından insanca muamele görmeyi hak etmek için yeterli değil mi?

Elbette işverenle çalışan arasında anlaşmazlıklar yaşanabilir.

İşveren yapılan işten memnun kalmayabilir.

Çalışan görevini aksatabilir.

İş yerinde disiplin sorunları ortaya çıkabilir.

Bunların hepsi çalışma hayatının gerçekleridir.

Ancak hiçbir anlaşmazlık, hakareti ve aşağılamayı haklı çıkarmaz.

Bir çalışanın hatasını göstermek başka, onu insanların önünde küçük düşürmek başkadır.

İşini eleştirmek başka, kişiliğine saldırmak bambaşka bir şeydir.

Üstelik ortada yalnızca söylenmiş sözler de yok.

Bir insanın cep telefonunu öfkeyle elinden alıp yere fırlatmak, eşyasını kırmak da var.

Telefonun yenisini alabilirsiniz.

Peki, herkesin önünde kırılan gururun, incinen onurun yenisini nereden bulacaksınız?

Patron olmak, sınırsız yetki sahibi olmak değildir!

Patron kızarsa çalışan susacak mı?

Patron bağırırsa çalışan dinleyecek mi?

Patron hakaret ederse çalışan işini kaybetmemek için sineye çekecekmi?

Peki, neden?

Bir insanın ekonomik açıdan işverene bağımlı olması, onun kişilik haklarından vazgeçtiği anlamına mı geliyor?

İşveren, işçisinin emeğinden yararlanır.

Çalışan da emeğinin karşılığında ücret alır.

Bu ilişkinin temeli karşılıklı hak ve sorumluluklardır.

İşverenin ücret ödeme yükümlülüğü ne kadar gerçekse, çalışanın kişilik haklarına saygı gösterme yükümlülüğü de o kadar gerçektir.

Kimse kimseye lütufta bulunmuyor. İşveren işçiye iş veriyor, işçi de işverene emeğini sunuyor.

Bu nedenle iş yerindeki unvanlar, insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

Yargıtay’ın bu dosyada verdiği bozma kararı, tam da bu noktada önem taşıyor. Mahkeme, yaşanan olayların ağırlığı karşısında belirlenen manevi tazminatı yetersiz buluyor.

Yani mesele, iki insan arasında yaşanmış basit bir tartışmadan ibaret değil.

Çalışma hayatında emeğin, hakkın ve insan onurunun nasıl korunacağı meselesi.

İşini kaybetme korkusuyla her haksızlığa boyun eğen çalışan, zamanla kendisini çaresiz hissedebilir.

Oysa hakkını aramak, kavga çıkarmak değildir. Hukuka başvurmak, düşmanlık etmek değildir.

İnsan, ekmeğini kazanırken onurunu da koruyabilmelidir.

İşçinin alın teri, patronun serveti kadar değerlidir.

Birinin emeğiyle kazandığı para, diğerinin insanlık onurundan daha kıymetli değildir.

İş yerlerinde huzur, korkuyla değil saygıyla sağlanır.

Çünkü insan, ekmeğini kazanmak için çalışır; insanlığından vazgeçmek için değil.