Türk siyasetinde beklenmedik veya beklenen bazı gelişmeler olur…

İstifalar edilir, adresler değişir.

Tüm bu girişimler tek bir cümleye sığdırılır ve “Görülen lüzum üzerine” denir.

Aslında o cümlenin arkasında tonlarca neden vardır ve hemen sorular peş peşe gelir.

Mansur Yavaş’ın CHP’den istifa ettiğini açıklaması da tam olarak böyle bir gelişme.

Bu mesele yalnızca bir belediye başkanının partisinden ayrılması değildir elbet.

Bunu 5 yaşındaki çocuk bile bilir…

Çünkü Mansur Yavaş, sadece Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden istifa etmedi, aynı zamanda CHP üyeliğinden de ayrıldı ve siyasi yoluna “Bağımsız olarak devam edeceğini” açıkladı.

Ardından Ankara’nın ilçe belediye başkanlarının da CHP’den istifa etmesi, olayın sıradan bir parti üyeliği değişikliği olmadığını gösteren ikinci önemli gelişme oldu.

Şimdi herkes aynı soruyu soruyor:

Mansur Yavaş neden şimdi istifa etti?

Erdoğan görüşmesi sadece bir tesadüf mü?

Bu sorunun cevabını bugün kesin olarak bilmek mümkün değil, zamanı gelince hep beraber öğreneceğiz.

Ancak kronolojiye baktığımızda üzerinde düşünülmesi gereken bir zamanlama var.

Yavaş, 10 Eylül’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Beştepe’de görüştü.

Görüşmenin ardından Yavaş, “Konunun Ankara’nın yatırımları ve projeleri olduğunu” söyledi.

Özellikle “Metro yatırımları başta olmak üzere devam eden ve planlanan projeler hakkında Cumhurbaşkanı’na bilgi verdiğini” açıkladı.

Buraya kadar normal.

Bir büyükşehir belediye başkanının Cumhurbaşkanı ile Ankara’nın sorunları ve yatırımları hakkında görüşmesi, tek başına olağanüstü bir durum değildir.

Fakat Türkiye siyasetinde bazen görüşmenin kendisinden çok “Zamanlaması” önem kazanır.

Çünkü Yavaş’ın Erdoğan’la görüşmesi, tesadüftür ki; CHP’nin kuruluş yıldönümü etkinliklerine katılmamasıyla aynı döneme denk geldi.

Görüşmenin ardından;

“CHP’den ayrılacak mı?”,

“Yeni Parti’ye mi geçecek?”,

“AKP ile irtibatı mı var?”,

“Bağımsız mı kalacak?” soruları sıkça gündeme geldi.

Bugün geldiğimiz noktada ise Yavaş gerçekten CHP’den ayrıldı.

İşte bu nedenle Erdoğan görüşünü tamamen önemsiz bir tesadüf olarak görmek de mümkün değil; görüşmenin istifanın nedeni olduğunu söylemek de mümkün değil.

Aradaki fark önemli.

Zamanlama bir veridir.

Nedensellik ise henüz kanıtlanmış değildir.

Peki Yavaş ne söylüyor?

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta belki de burada.

Yavaş’ın istifa açıklamasında;

Yeni Parti’nin adı da yok.

AK Parti’nin adı da yok.

İYİ Parti’nin adı da yok.

Tam tersine Yavaş, siyasi yoluna “Bağımsız” olarak devam edeceğini açıkça söylüyor.

İstifasının gerekçesini ise CHP’de uzun süredir devam eden siyasi ve hukuki tartışmalara ve özellikle “Mutlak butlan” sürecinin yarattığı ayrışmaya bağlıyor.

Daha da önemlisi Yavaş, “Kendisini hiçbir zaman siyasi partilerin üzerinde görmediğini” özellikle vurguluyor.

Mansur Yavaş bir taraftan CHP’den ayrılıyor, diğer taraftan “Ben CHP’nin üzerinde bir siyasi aktörüm” görüntüsü vermemeye özellikle dikkat ediyor.

Bu, bağımsız kalma kararının yalnızca bugüne ilişkin değil, “Gelecekteki siyasi pozisyonunu açık tutan bir tercih” olabileceği yorumlarına da kapı aralıyor.

Ama yine altını çizelim:

Bu bir yorumdur.

Yavaş’ın açıklanmış bir sonraki siyasi hamlesi değildir.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı mı?

İşte düğümün asıl burada olduğu düşünülüyor.

Yavaş’ın adı zaten uzun süredir Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarında geçiyor.

Son günlerde yapılan siyasi değerlendirmelerde de onun CHP’den bağımsız bir konumda kalmasının, gelecekte farklı bir adaylık formülünün önünü açabileceği yorumları yapılıyor.

Siyasi bir analizde de; Yavaş’ın parti üstü bir konumda kalmak ve zamanı geldiğinde adaylık seçeneğini değerlendirmek isteyebileceği öne sürülüyor.

Fakat burada çok önemli bir ayrım var.

“Bağımsız kaldı” başka şeydir, “Cumhurbaşkanı adayı olacak” başka şey.

Bugün elimizde birincisinin açık açıklaması var.

İkincisinin ise henüz resmi açıklaması yok.

Dolayısıyla Yavaş’ın bugünkü hamlesini doğrudan Cumhurbaşkanlığı adaylığı ilanı olarak okumak doğru olmaz.

Ama siyaseten böyle bir ihtimali tamamen kapattığını söylemek de mümkün değil.

Çünkü bağımsız kalmak, siyasi aktöre farklı kesimlerle temas kurabileceği daha esnek bir alan yaratabilir.

Bir başka senaryo da “Yavaş’ın yeni bir siyasi oluşuma katılması.”

Ama yaptığı istifa açıklamasında da yeni bir partiye geçeceğine ilişkin bir işaret bulunmuyor.

Tam tersine “Bağımsız olarak yoluma devam ediyorum” diyor.

Peki bu, ileride yeni bir partiye geçmeyeceği anlamına mı geliyor?

Hayır.

Sadece bugün için böyle bir karar açıklamadığı anlamına geliyor.

Siyasette bazen kapılar kapanır.

Bazen de kapılar açık bırakılır.

Bağımsızlık, bazı durumlarda ikinci seçeneğin tercih edildiği bir siyasi alan yaratabilir.

Sorulacak diğer soru ise şu;

Diğer belediye başkanları neden istifa etti?

Mansur Yavaş’ın kararının hemen ardından CHP’li ilçe belediye başkanlarının da istifa etmesi, olayın boyutunu değiştirdi.

Üstelik bu isimlerin açıklamalarında Yavaş’la birlikte olduklarına ilişkin mesajlar da yer aldı.

Dolayısıyla artık karşımızda sadece “Mansur Yavaş CHP’den ayrıldı” haberi yok.

Ankara merkezli bir siyasi hareketlenme var.

Bunun nereye kadar gideceğini ise bugün söylemek mümkün değil.

Belki yalnızca CHP içindeki mevcut tartışmanın bir sonucu olarak kalacak.

Belki bağımsız belediye başkanları çevresinde yeni bir siyasi yapı oluşacak.

Belki Yavaş uzun süre bağımsız kalacak.

Belki de ilerleyen süreçte Cumhurbaşkanlığı adaylığı için farklı bir formül ortaya çıkacak.

Şimdilik bunların hiçbiri kesinleşmiş değil.

Asıl sorulardan biri de şu;

Erdoğan’la ne konuşuldu?

Sorulması gereken en önemli soru bu.

Çünkü Yavaş’ın Erdoğan’la görüşmesinden yaklaşık iki hafta sonra CHP’den ayrılması, ister istemez bu görüşmenin siyasi anlamının sorgulanmasına yol açıyor.

Yalnız burada biraz daha dikkatli olmak gerekiyor.

Yavaş görüşmenin içeriğini “Ankara’nın projeleri” olarak açıkladı.

Dolayısıyla “Erdoğan’la görüştü, ardından CHP’den ayrıldı; demek ki aralarında siyasi bir anlaşma yapıldı” demek, (Şimdilik) hayalcilik olur.

Böyle bir anlaşmanın varlığına ilişkin doğrulanmış bir bilgi yok.

Ancak;

Aynı şekilde “Bu görüşmenin istifayla hiçbir ilgisi yoktur” demek de elimizde olmayan bir bilgiyi kesinlik olarak sunmak olur.

Bazen gazeteciliğin en doğru cümlesi şudur:

Bilmiyoruz.

Ama soruyoruz.

Çünkü zamanlama dikkat çekici.

Çünkü CHP içinde uzun süredir bir gerilim var.

Çünkü Yavaş artık CHP üyesi değil.

Çünkü Ankara’daki ilçe belediye başkanları da onu izledi.

Ve çünkü Yavaş’ın önünde artık CHP’nin parti içi karar mekanizmalarından bağımsız yeni bir siyasi alan bulunuyor.

Mansur Yavaş’ın önünde bugün itibarıyla üç temel senaryo var.

Birinci senaryo:

Bağımsız kalır.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini sürdürür, parti siyasetinin dışında durur ve özellikle yerel yönetim üzerinden kendi siyasi profilini devam ettirir.

İkinci senaryo:

Yeni bir siyasi oluşumla buluşur.

Bu, mevcut bir partiye katılmak şeklinde olabileceği gibi, ileride yeni bir siyasi yapı oluşması şeklinde de gerçekleşebilir.

Üçüncü senaryo:

Bağımsız bir Cumhurbaşkanlığı adaylığı formülü ortaya çıkar.

Bunun gerçekleşebilmesi ise yalnızca Yavaş’ın kararına bağlı değildir. Türkiye’deki muhalefet dengeleri, diğer siyasi aktörlerin tutumu, adaylık süreçleri ve seçmen davranışları gibi birçok faktörün bir araya gelmesi gerekir.

Dolayısıyla bugün “Mansur Yavaş kesin Cumhurbaşkanı adayı olacak” demek için erken.

Ama “Yavaş’ın CHP’den ayrılması Cumhurbaşkanlığı tartışmasını yeniden şekillendirebilecek bir gelişmedir” demek mümkündür.

Bir istifa, bir kapının kapanması mı; başka kapıların açılması mı?

Siyasette bazen istifa, sadece istifadır.

Bazen ise bir sonraki hamlenin ilk işaretidir.

Mansur Yavaş’ın bugünkü kararının hangisi olduğunu zaman gösterecek.

Şimdilik bildiğimiz şu:

Yavaş CHP’den ayrıldı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinde bağımsız olarak devam ediyor.

Ardından ilçe belediye başkanları da CHP’den istifa etti.

Yavaş’ın Erdoğan’la görüşmesi, bu istifadan yaklaşık iki hafta önce gerçekleşti.

Ve Yavaş, başka bir partiye geçtiğini ya da Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladığını söylemedi.

Gerisi şimdilik kulis.

Ama Türk siyasetinin yakın tarihinde kulislerin bazen habere dönüşmesi için çok uzun zaman gerekmediğini de biliyoruz.

Belki de bugün asıl değişen şey Mansur Yavaş’ın hangi partiye gittiği değil.

Hiçbir partiye gitmemeyi seçmesi.

Çünkü bağımsızlık, siyasette bazen bir son durak değildir.

Bazen insanın önündeki bütün yolları açık tutan bir bekleme salonudur.

Mansur Yavaş bugün o salona geçti.

Şimdi gözler, hangi kapının açılacağını bekliyor.

HANİ GÜVENLİK?

Daha dün gibi hatırlıyoruz…

Bir okul saldırısı yaşanmış, çocuklarımızın güvenliği yeniden Türkiye’nin gündemine oturmuştu.

Ortalık ayağa kalkmış, yetkililer peş peşe açıklamalar yapmış, “Okullarda güvenlik artırılacak” denilmişti.

Ardından genelgeler yayımlandı.

Kameralar kontrol edilecekti.

Okul giriş çıkışları daha güvenli hale getirilecekti.

Okul çevreleri daha sık denetlenecekti.

Riskli davranışlar takip edilecek, erken uyarı ve erken müdahale mekanizmaları işletilecekti.

Hatta daha da ileri gidildi; “Okul güvenliğinin yalnızca okul kapısında bekleyen bir güvenlik görevlisinden ibaret olmadığı, dijital ortamların bile izlenmesi ve risklerin önceden tespit edilmesi gerektiği” anlatıldı.

Peki sonra ne oldu?

Okullar açıldı.

Ve daha okulun ilk günlerinde değil belki ama eğitim yılının daha ilk günlerinde, bir başka okul saldırısı haberiyle karşılaştık.

Manisa Turgutlu’da 15 yaşındaki bir öğrenci, okul çevresinde silahla ateş açtı. 11 öğrenci yaralandı.

Üç öğrencinin durumunun ağır olduğu bildirildi.

Üstelik soruşturma ilerledikçe;

Saldırganın daha önce atış talimi yaptığı ve saldırı düşüncesini çevresindeki bazı kişilere anlattığı bilgileri ortaya çıktı.

İşte burada sorulması gereken soru çok basit:

Biz bu çocukları korumak için yaz boyunca ne yaptık?

Çünkü okul güvenliği, çocuklar okulun bahçesine girdikten sonra alınacak bir önlem değildir.

Asıl mesele, çocuğun okula giderken eline silah alıp alamadığıdır.

Asıl mesele, saldırı niyetini önceden dile getiren bir çocuğun sözlerinin kim tarafından ve nasıl fark edileceğidir.

Asıl mesele, ruhsatlı bir silaha erişimin nasıl mümkün olduğudur.

Asıl mesele, okul çevresinde risk oluşturabilecek durumların daha öğrenci kapıdan girmeden tespit edilip edilemediğidir.

Bunlar birer “Keşke” sorusu değildir.

Bunlar, “Aylar önce alınacağı söylenen önlemlerin bugün nerede?” olduğunu sorma hakkımızdır.

Çünkü her olaydan sonra aynı filmi izlemek istemiyoruz.

Önce büyük bir üzüntü…

Ardından sert açıklamalar…

Sonra toplantılar…

Sonra yeni tedbirler…

Sonra genelgeler…

Ve bir süre sonra her şeyin unutulması…

Ta ki başka bir çocuğun kanı okul yoluna düşene kadar.

Devletin görevi yalnızca saldırı olduktan sonra faili yakalamak değildir.

Devletin asıl başarısı, saldırı olmadan önce tehlikeyi görebilmektir.

Elbette hiçbir güvenlik sistemi bütün saldırıları yüzde yüz engelleyemez.

Ama alınacağı ilan edilen önlemlerin gerçekten uygulanıp uygulanmadığını sormak hepimizin hakkıdır.

Şimdi veliler;

Yetkililerin kameraların karşısına geçip yeniden “Gerekli tedbirler alınacak” demesini değil, “Geçmişte alınacağı söylenen tedbirlerin hangilerinin gerçekten alındığını” açıklamasını bekliyor.

Çünkü çocuklarımızın güvenliği, bir sonraki saldırıdan sonra hazırlanacak yeni bir genelgeye bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir.

Okullar açıldı.

Çocuklarımız okula gitti.

Şimdi sıra şu sorunun cevabında:

“Sözü verilen güvenlik önlemleri nerede?”