İnsanları izlemeyi severim.

Hele bir yerde iki kişi hararetli bir konuşmaya dalmışsa, bazen söylediklerinden çok ellerine bakarım.

Biri elini havaya kaldırır, öteki parmağıyla bir yeri gösterir.

Bir başkası iki elini açarak derdini anlatmaya çalışır.

Sanki ağızdan çıkan kelimeler tek başına yeterli değilmiş gibi eller de konuşmaya katılır.

Acaba kelime hazinemiz yetersiz olduğu için mi ellerimizi kullanırız?

Anlatmak istediğimizi sözcüklerle tam ifade edemediğimizden mi?

Yoksa bu, insanın doğasında bulunan bir iletişim biçimi midir?

Aslında bilimsel araştırmalar, el hareketlerinin çoğu zaman konuşmanın doğal bir parçası olduğunu gösteriyor.

İnsan, düşüncelerini yalnızca sözcüklerle değil, beden hareketleriyle de ifade ediyor.

Ellerimiz;

Bazen bir düşünceyi açıklıyor,

Bazen söylenen sözü vurguluyor,

Bazen de zihnimizdeki karmaşık bir fikri düzenlememize yardımcı oluyor.

Örneğin birine bir yolu tarif ederken, “Şuradan dön, sonra sağa sap” demekle yetinmeyiz.

Elimizle yönü gösterir, bazen havada bir harita çizeriz.

Bir nesnenin büyüklüğünü anlatırken ellerimizi birbirinden uzaklaştırır, küçüklüğünü anlatırken yaklaştırırız.

Yani sözcüklerin yanında görsel bir anlatım da oluştururuz.

Demek ki ellerimizi kullanmamız, ille de kelime yetersizliğinden kaynaklanmıyor.

Ancak kültürün de bu davranışta önemli bir yeri var.

Akdeniz toplumlarında konuşurken daha geniş ve hareketli jestlere rastlanırken bazı toplumlarda beden hareketleri daha ölçülü olabiliyor.

Üstelik bir el işaretinin anlamı da kültürden kültüre değişebiliyor.

Bir yerde sıradan olan bir hareket, başka bir yerde farklı bir anlam taşıyabiliyor.

Yine de ellerimizi kullanmayı yalnızca kültüre bağlamak doğru olmaz.

İnsan, karşısında kimse yokken bile konuşurken ellerini hareket ettirebilir.

Bir oyuncu prova yaparken,

Bir öğretmen ders anlatırken veya

Bir kişi telefonda konuşurken bedenini de konuşmasına katabilir.

Çünkü el hareketleri yalnızca dinleyiciye yönelik değil, konuşmacının kendi düşünme sürecine de eşlik edebilir.

Bir de duygular var.

Heyecanlandığımızda ellerimiz daha hızlı hareket edebilir.

Öfkelendiğimizde jestlerimiz sertleşebilir. Şaşırdığımızda iki elimizi yana açabiliriz.

Bir meseleyi savunurken parmağımızı kaldırıp cümlemizi vurgulayabiliriz. Bedenimiz, bazen kelimelerden önce duygumuzu ele verir.

Ama burada dikkat edilmesi gereken bir şey var:

Ellerini çok kullanan insanın kelime hazinesinin zayıf olduğunu, az kullanan insanın ise daha iyi konuştuğunu söyleyemeyiz.

Böyle bir ölçü yok.

Kimi insan düşüncelerini büyük hareketlerle anlatır, kimi insan ise neredeyse hiç kıpırdamadan konuşur.

Önemli olan, iletişimin bütünüdür.

Bu konu bana tiyatroyu da düşündürüyor.

Sahnede bir oyuncunun söylediği cümle kadar, o cümleyi söylerken bedeninin ne yaptığı da önemlidir. “Ben sana bunu kaç kere anlattım?” diyen bir oyuncu, ellerini beline koyduğunda başka, iki elini çaresizlikle açtığında başka bir anlam yaratır.

Aynı söz, farklı beden hareketleriyle farklı duygular taşıyabilir.

Fakat oyuncunun her cümleye bir el hareketi eklemesi gerekmez.

Bazen hareketsiz kalmak, en güçlü anlatım biçimidir.

Önemli olan hareketin gösterişi değil, karakterin içinden ve sahnenin gereğinden doğmasıdır.

Sonuçta insan yalnızca konuşan bir varlık değil, aynı zamanda bedeniyle anlatan bir varlık.

Kelimeler düşüncelerimizi taşır, ellerimiz bazen o düşüncelere biçim verir.

Kimi zaman sözcüklerin yanında yürür, kimi zaman onları tamamlar, kimi zaman da söyleyemediğimiz bir duyguyu görünür hâle getirir.

Belki de mesele şu değildir:

“İnsanlar kelimeleri yetmediği için mi ellerini kullanıyor?”

Belki asıl soru şudur:

Biz konuşurken yalnızca ağzımızdan çıkanları mı dinliyoruz, yoksa bedenimizin sessizce söylediklerini de anlamayı öğrenebiliyor muyuz?

CASUSLUK HİKÂYESİ

Bazen casusluk hikâyeleri, romanlardan daha inanılmazdır.

1945 yılının Ağustos ayında, II. Dünya Savaşı henüz sona ermişken, Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri görünüşte aynı savaşın müttefikleriydi. Moskova’daki Amerikan Büyükelçisi W. Averell Harriman’a Sovyet çocukları tarafından ilginç bir hediye verildi:

Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Mührü’nün ahşaptan yapılmış bir kopyasıydı bu;

Kartal figürü,

Yıldızlar,

Kalkan...

Son derece güzel ve diplomatik bir hediyeydi.

Amerikalılar da bunu büyükelçinin Moskova’daki konutunun çalışma odasına astılar.

Ama kimsenin bilmediği şey ise şuydu:

Kartalın içinde bir casus cihazı vardı.

Ve bu cihaz, dönemin teknolojisi düşünüldüğünde neredeyse akıl almaz bir özelliğe sahipti.

Pili yoktu.

Bataryası yoktu.

Kendi güç kaynağı yoktu.

Normal anlamda çalışan elektronik devreleri bile yoktu.

Amerikalı uzmanlar cihazı bulup incelediklerinde ona doğru dürüst bir isim bile veremediler. Ona sadece “The Thing” yani sadece “Şey” diyebildiler.

Teknik olarak ise cihaz bir pasif rezonans boşluğu mikrofonuydu.

 “Şey” nasıl çalışıyordu, anlayamadılar.

Asıl akıl almaz bölüm ise burası.

Sovyetler, cihazın bulunduğu odayı uzaktan bir radyo sinyaliyle “Aydınlatıyordu”

Bunun için yakındaki bir araçtan belirli bir frekansta radyo dalgası gönderiliyordu.

Odadaki insanlar konuştuğunda ses dalgaları, cihazın içindeki son derece ince bir zarı titretiyordu.

Bu titreşim, gelen radyo dalgasının geri yansıyan sinyalini değiştiriyordu.

Sovyetler de dışarıdan bu sinyali alarak içerideki konuşmayı dinleyebiliyordu.

Yani cihaz kendi başına yayın yapmıyordu.

Uyuyordu.

Sovyetler radyo sinyali gönderdiğinde;

Uyanıyor,

Konuşmayı taşıyor,

Sinyal kesildiğinde yeniden sessizleşiyordu.

Bu nedenle yıllarca fark edilmeden orada kalabildi.

NSA’nın (Ulusal Güvenlik Ajansı) açıklamasına göre cihaz, Sovyetler radyo sinyalini göndermediğinde tespit edilmesi son derece zordu.

Ve işin daha da ilginç tarafı...

Amerikalılar bu cihazın orada olduğunu yıllarca bilmiyordu.

1952’de yapılan teknik güvenlik taraması sırasında Büyük Mühür şüpheli bulundu ve içindeki düzenek ortaya çıkarıldı.

Daha sonra yapılan incelemelerde cihazın olağanüstü basit ama zekice tasarlandığı anlaşıldı.

CIA kaynaklarında da bu tasarımın yıllarca fark edilmeden çalışabilmesinin temel nedeninin, dışarıdan enerji alan bu pasif yapı olduğu anlatılıyor.

Peki ama ABD cihazı bulduktan sonra hemen dünyaya açıklamadı.

Neden?

Çünkü bazen bir casusu yakalamak, onu hemen teşhir etmekten daha değerlidir.

Amerikalılar cihazı incelediler, teknolojisini anlamaya çalıştılar ve Sovyetlerin böyle bir yöntem kullandığını öğrendiler.

Sonra beklediler.

Tam sekiz yıl sonra, 1960’ta fırsat geldi.

Amerikan U-2 casus uçağı Sovyetler tarafından düşürülmüş, pilot Francis Gary Powers yakalanmıştı.

Sovyetler Birleşmiş Milletler’de Amerika’yı casusluk yapmakla suçluyordu.

Amerika’nın elinde ise yıllardır sakladığı bir koz vardı.

26 Mayıs 1960’ta ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Henry Cabot Lodge, Güvenlik Konseyi toplantısında kürsüye çıktı ve Sovyetlerin Amerikan büyükelçisinin çalışma odasına yerleştirdiği Büyük Mühür’ü ve içindeki dinleme cihazını dünyaya gösterdi.

Mesaj açıktı:

“Sadece siz casusluk yapmıyorsunuz.”

CIA’nın tarihçesine göre bu açıklama, Sovyetlerin U-2 olayı üzerinden Amerika’ya yönelttiği suçlamalara karşı önemli bir diplomatik karşı hamle olarak kullanıldı.

Fakat hikâyenin belki de en çarpıcı tarafı şuydu:

Amerikalılar yıllarca bu cihazın ne kadar bilgi topladığını tam olarak belirleyemedi.

1964’te hazırlanan ABD Dışişleri Bakanlığı değerlendirmelerinde, Sovyetlerin elde ettiği istihbaratın kapsamının çok büyük olduğu, ancak Sovyetlerin elde ettikleri bilgileri operasyonlarını açığa çıkaracak şekilde kullanmış olduğuna dair her olay için kesin kanıt bulunamadığı belirtiliyordu.

Casuslukta en başarılı operasyon, bazen çok şey öğrenip hiçbir şey öğrenmemiş gibi davranmaktı.

Bir ahşap kartal...

Bir diplomatik hediye...

Pilsiz, bataryasız, kendi başına yayın yapmayan küçücük bir düzenek...

Ve yıllarca bir büyükelçinin odasında sessizce bekleyen bir casus.

Bugün “The Thing” diye bildiğimiz bu cihaz, Soğuk Savaş’ın en yaratıcı istihbarat teknolojilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Belki de bu hikâyeden çıkarılacak en güzel ders şu:

Casuslukta en tehlikeli şey, büyük ve karmaşık olan değildir. Bazen en tehlikeli şey, kimsenin şüphelenmediği kadar basit olandır.

YOKSA DOKUNAMIYOR MUYUZ?

Şu anda elinizi masanın üzerine koyun.

Masanın elinize değdiğini düşünüyorsunuz, değil mi?

Peki ya birisi ortaya çıkıp size;

“Aslında eliniz masaya hiç değmiyor” dese?

İlk anda kulağa biraz tuhaf geliyor.

Çünkü dokunduğumuzu hissediyoruz.

Masanın sertliğini, pürüzünü, sıcaklığını veya soğukluğunu algılıyoruz.

Bir kalemi tutuyor, bir kapıyı açıyor, sevdiğimiz insanın elini sıkıyoruz.

Bütün bunlara “Dokunmak” diyoruz.

Ama atomların dünyasına indiğimizde, işler biraz değişiyor.

Çünkü elimizdeki atomlarla masayı oluşturan atomlar, sandığımız anlamda birbirine doğrudan dokunmuyor.

Bunun nedeni atomların çevresindeki elektronlar.

Elimizi masaya yaklaştırdığımızda, elimizdeki atomların elektronlarıyla masadaki atomların elektronları arasında elektromanyetik bir itme oluşuyor.

Elimizin masanın içine geçmesini engelleyen temel mekanizmalardan biri işte bu.

Yani elimizi masaya bastırdığımızda, iki maddenin atomları birbirine çarpıp “Dur” demiyor.

Bir kuvvet devreye giriyor.

Biz de bu kuvveti hissediyoruz.

Elimizdeki sinir uçları, oluşan fiziksel etkileşimleri algılıyor ve beynimiz bunları “Sert”, “Yumuşak”, “Sıcak”, “Soğuk” ve en genel ifadeyle “Dokunuyorum” şeklinde yorumluyor.

İşin daha da şaşırtıcı tarafı şu:

Atomların kendisi de düşündüğümüz gibi içi dolu, minik misketler değil.

Atomun büyük bölümünü boşluk oluşturuyor.

Çekirdek, atomun toplam hacminin yanında inanılmaz derecede küçük bir bölge.

Elektronlar ise kuantum mekaniğinin kuralları içinde bulunuyor.

Dolayısıyla elimizi masaya koyduğumuzda aslında olan şey;

İki tane katı cismin birbirine klasik anlamda değmesi değil;

Atomların ve elektronların birbirleriyle etkileşmesi.

Bir bakıma masa bize “Buradan öteye geçemezsin” diyor, elimiz de bunu hissediyor.

Üstelik bu yalnızca masa için geçerli değil.

Bir duvara yaslandığımızda,

Sandalyeye oturduğumuzda,

Bir bardağı tuttuğumuzda,

Hatta bir insanın elini tuttuğumuzda da aynı temel fizik kuralları işliyor.

Sevdiğimiz birinin elini tuttuğumuzda onun elini gerçekten hissettiğimizi biliyoruz.

Duygusal olarak bunda hiçbir şüphe yok.

Ama fizikçi başka bir şey söylüyor:

Atomlarımız birbirine doğrudan değmiyor.

Arada elektromanyetik etkileşimler var ve beynimiz bu etkileşimi “Temas” olarak algılıyor.

Belki de burada “Dokunmak” kelimesinin anlamını yeniden düşünmek gerekiyor.

Çünkü dokunmak;

Belki de iki maddenin birbirine ulaşması değil,

Birbirlerini etkileyecek kadar yaklaşmasıdır.

İşin en güzel tarafı da şu:

Günlük hayatımızın en sıradan hareketlerinden biri, bizi doğrudan kuantum dünyasına bağlıyor.

Masaya dokunuyoruz.

Bir çiçeğe dokunuyoruz.

Bir çocuğun başını okşuyoruz.

Bir dostumuzun omzuna elimizi koyuyoruz.

Bunların hepsinde beynimiz bize “Dokundun” diyor.

Oysa evrenin çok daha küçük ölçeğinde başka bir hikâye yaşanıyor.

Belki de hayatımız boyunca hiçbir şeye gerçekten dokunmadık.

Sadece atomların oluşturduğu kuvvet alanlarının sınırında birbirimizi hissettik.

Ne tuhaf değil mi?

Bütün hayatımızı dokunarak geçiriyoruz; ama belki de evrende gerçek anlamda “Dokunmak” diye bir şey yok.