Türkiye’de bazı sorular vardır; sorulduğu anda insanı geçmişe götürür.

Mesela:

“Şeriat isteyen bir hırsız, şeriat gelince ne yapacak?”

Şimdi diyeceksiniz ki, “Bu da nereden çıktı?”

Nereden çıkacak?

“Hırsızlıklardan…”

Meseleyi tartışmaya çevirmeden önce doğrudan kaynağa bakalım.

Kur’an’ın Mâide Suresi 38. ayetinde hırsızlıkla ilgili hüküm açıkça yer alıyor.

 “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah’tan bir ibret olarak ellerini kesin.”

Bu benim yorumum değil.

Ayetin Diyanet İşleri Başkanlığı sitesindeki Kur’an mealindeki karşılığı bu.

Fakat burada çok önemli bir ayrıntı var.

Bu, “Birisi bir şey çaldı, hemen elini kesin” şeklinde basit bir uygulama değil.

Klasik İslam hukukunda had cezasının uygulanabilmesi için çok sayıda şart aranıyor.

Çalınan mal belli bir değerin üzerinde olacak.

Mal korunmuş bir yerden gizlice alınmış olacak.

Hırsızlık kasıtlı olacak.

Kişinin mal üzerinde herhangi bir hakkı veya hak şüphesi bulunmayacak.

Açlık, zaruret ve zorlama gibi mazeretler bulunmayacak.

1970’li yıllara gidelim.

Türkiye’de güçlü bir İslamcı siyasi hareket vardı.

Millî Selamet Partisi vardı.

Akıncılar vardı.

İslamcı yayınlar vardı.

Mitingler vardı.

Sokakta siyasi mücadele vardı.

Bazı hareketler;

Laik cumhuriyet düzeninin yerine İslami esaslara dayalı bir düzen kurulmasını açık biçimde savunuyordu.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 12 Eylül 1980 darbesinden sadece altı gün önce, 6 Eylül 1980’de Konya’da yapılan Kudüs Mitingi’ydi.

Miting, MSP’nin gençlik teşkilatı Akıncı Gençler öncülüğünde düzenlendi ve TBMM’nin yayımladığı çalışmaya göre yaklaşık 100 bin kişi katıldı.

Mitingdeki bazı görüntü ve sloganlar daha sonra 12 Eylül yönetiminin gerekçelendirmelerinde de kullanıldı.

TBMM’nin Cumhuriyet’in 100. yılı kapsamında yayımladığı çalışmada, bu mitingdeki sloganlar, afişler ve bazı kişilerin İstiklâl Marşı sırasında ayağa kalkmaması gibi olayların, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından “Şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi” olarak değerlendirildiği aktarılıyor.

Aynı kaynak, bunların darbe sonrasında müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanılan argümanlar arasında yer aldığını da belirtiyor.

Burada bir parantez açmak gerekiyor:

12 Eylül’ün gerekçelerini tarihsel olarak tartışabiliriz.

Konya mitinginin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini de tartışabiliriz.

Ama mitingin yapıldığı ve büyük bir kalabalığın katıldığı gerçeğini tartışamayız.

Olay tarihimizde kayıtlı.

.

Şeriat, “İslam’ın dini ve hukuki hükümlerini ifade eden geniş bir kavramdır.”

Dolayısıyla “Şeriat” deyince yalnızca hırsızın elini düşünmek de doğru değildir.

Ama günümüzde oldukça sık olarak haberlerini duyduğumuz “Hırsızlık meseleleri”, tartışmanın çok çarpıcı bir tarafına bizi götürüyor.

Çünkü insanın inandığını söylediği sistem, sadece başkalarının davranışlarını değil, kendi davranışlarını da düzenlemesi gerekir.

Bizim toplumda ilginç bir alışkanlık var.

Herkes başkasının ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor.

“Şöyle giyinsin.”

“Böyle yaşasın.”

“Şunu yapmasın.”

“Bunu yapmasın.”

“Şeriata uysun.”

İyi.

Peki sen?

Sen uyuyor musun?

Mesela hırsızlık yapıyor musun?

Rüşvet alıyor musun?

Başkasının hakkını yiyor musun?

İhalede hile yapıyor musun?

Devletin malını kendi malın gibi kullanıyor musun?

Bir garibanın hakkını elinden alıyor musun?

Birinin emeğinin karşılığını vermiyor musun?

Bir yetimin hakkına göz dikiyor musun?

Yani kul hakkı yiyor musun?

Bunlar da ahlak meselesi değil mi?

Çünkü mesele yalnızca el kesmek değil.

Mesele, “O elin neden başkasının malına uzandığı.”

Bir vatandaşın marketten birkaç parça yiyecek çalması hırsızlıktır.

Peki milyonlarca liralık kamu zararına yol açan işler?

Rüşvet?

İhale oyunları?

Devlet malının kişisel çıkar için kullanılması?

Bunlar ne?

Kanun açısından bunların her birinin ayrı ayrı suç tanımları olabilir.

Ama ahlaki açıdan soruyu değiştirmiyor:

Başkasının hakkını yemek, kul hakkını yemek değil midir?

Kur’an’ın hemen sonraki ayetinde de dikkat çekici bir ifade var.

Mâide 39’da:

“Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse…” deniliyor.

Demek ki mesele yalnızca ceza değil.

Tövbe var.

Düzeltmek var.

Ahlak var.

Sorumluluk var.

İşte bu yüzden dini sadece “Ceza” üzerinden konuşmak da eksik.

Çünkü dinin insandan istediği şey, yalnızca başkasının korkması değil; insanın kendisini de denetlemesi.

Peki o halde “Şeriat isteyen bir hırsız” ne yapacak?

Şeriat, sadece başkasının hayatına uygulanacak bir cetvel değildir.

“Ben Müslümanım” demek kolaydır.

“Ben şeriat istiyorum” demek de kolaydır.

Zor olan şudur:

Ben, başkasına uygulanmasını istediğim hükmü kendime de uygulamaya hazır mıyım?

İşte insanı asıl sınayan soru budur.

Çünkü başkası için bir ceza istemek kolaydır.

Asıl mesele, kendine verilecek cezaya razı olmaktır.

Ve belki de bu mübarek cuma günü herkesin kendisine sorması gereken soru şudur:

“Ben başkasının hayatında hangi dini, hangi ahlakı, hangi hukuku istiyorum?” değil…

“Ben, kendim o ahlakı gerçekten istiyor muyum ve gerçekten uyuyor muyum?”

Bir başka kötü tarafı da şudur:

“Dindar gözükerek, dine aykırı davranışlarda bulunup dine zarar vermektir…”

Bunun hesabı da ayrıdır sanırım…

AMAN KALSIN!

Memlekette son yıllarda sürekli bir şeyler buluyoruz.

Gabar’da petrol bulduk.

Karadeniz’de doğalgaz bulduk.

Kuyu açıyoruz, sondaj yapıyoruz, üretim rakamları açıklıyoruz.

Gemilerimiz denizlerde petrol için dolaşıyor.

Maşallah…!

Arayıp ta bulmadığımız hiçbir şey kalmadı!

İktidara ait politikacılar vatandaşa sürekli olarak “Bir şeyler bulmakla” oyalıyor.

Neden mi?

O kadar şeyi bulduk ta bir tek “Ucuzluğu bulamadık ta ondan…”

Şimdi yeni bir haber daha çıktı.

Doğal gazda yeni dönem başlıyor.

Belirlenen tüketim sınırını aşarsanız daha yüksek tarifeden ödeme yapacaksınız.

Yani doğal gazı fazla kullanırsanız faturanız kabaracak.

Aklıma ister istemez şu geliyor:

Karadeniz’de bulunan doğal gaz kimin için bulundu?

Çünkü biz yıllardır duyuyoruz:

“Türkiye’nin enerji bağımsızlığı güçleniyor.”

“Karadeniz gazı ekonomiye kazandırılıyor.”

“Yerli ve milli enerji hamlesi.”

“Doğal gaz üretimimiz artıyor.”

Bunların hepsi güzel.

Gerçekten güzel.

Ama vatandaşın da kendine göre bir enerji bağımsızlığı var.

O da şu:

Kombiyi açarken korkmamak.

Vatandaşın enerji bağımsızlığı, enerji bakanlığının sunumundaki grafikle ölçülmüyor.

Faturayla ölçülüyor.

Geçen ay 2 bin lira gelen fatura 3 bin olmuşsa vatandaşın enerjisi bağımsızlaşmıyor.

Cebinden bağımsızlaşıyor!

Üstelik şimdi bir de tüketim sınırı meselesi çıktı.

Vatandaş doğal gazı açacak.

Bir gözü termometrede…

Bir gözü kombide…

Bir gözü de sayaçta!

“Çocuk üşüyor ama dur bakalım…”

“Biraz daha açarsam üst tarifeye geçer miyim?”

“Salon ısındı ama mutfağa sıra gelirse yandık!”

Eskiden kombinin derecesini ayarlardık.

Şimdi faturanın derecesini ayarlıyoruz.

20 derece mi?

21 mi?

22 mi?

Hayır…

Asıl soru:

“Bu ay kaç lirayı geçersek başımıza iş açılır?”

Bir de işin komik tarafı var.

Biz bu doğalgazı “İthal edip dünyanın öbür ucundan getirmiyoruz” diye biliyoruz.

Kendi denizimizde buluyoruz.

Kendi kuyumuzdan çıkarıyoruz.

Kendi ülkemizde kullanıyoruz.

Ama vatandaş yine de kullanırken şöyle bir psikolojiye giriyor:

“Acaba biraz fazla yakarsam devlet kızar mı?”

Eskiden çocuklar babalarından azar işitirdi:

“Lambayı kapat, elektrik parası geliyor!”

Şimdi yeni nesil büyüyünce babasına:

“Baba, kombiyi kapat, kademe değişecek!” diyecek.

Petrol meselesi de farklı değil.

Gabar’da petrol bulunuyor.

Petrol üretimi artıyor.

Yeni sahalar keşfediliyor.

Enerji bağımsızlığı hedefinden söz ediliyor.

Sonra vatandaş arabasına gidiyor.

Depoyu dolduruyor.

Ve pompanın karşısında kendi kendine düşünüyor:

“Bu petrol Gabar’dan mı geliyor, yoksa Gabar’a kadar gidip oradan geri mi dönüyor?”

Çünkü petrolü bulduğumuz haberini duyuyoruz.

Ama benzin istasyonuna gittiğimizde bulduğumuz petrolün kendisini göremiyoruz.

Sadece fiyatını görüyoruz.

O da maşallah…

Burada bir yanlış anlaşılma olmasın.

Türkiye’nin kendi petrolünü ve doğal gazını üretmesi elbette önemli.

Bunun ekonomik ve stratejik değeri var.

Ama vatandaşın sorduğu soru başka.

Vatandaş:

“Kaç milyar metreküp rezerv var?” diye sormuyor.

“Günde kaç varil petrol üretiyoruz?” diye de sormuyor.

Bunları elbette bilmek önemli.

Ama vatandaşın mutfakta sorduğu soru daha kısa:

“Bu ay fatura kaç para gelecek?”

Arabadaki soru daha da kısa:

“Acaba depo kaça dolacak?”

İşte siyaset burada biraz hafıza sınavına dönüşüyor.

Çünkü vatandaş dün söyleneni duydu;

“Doğal gaz bulduk” dendi,

Hatırlıyor.

“Petrol bulduk” dendi,

Onu da hatırlıyor.

“Enerjide dışa bağımlılık azalacak” dendi, eh bunu da hatırlıyor.

Sonra bugün faturaya bakıyor.

Sonra benzin istasyonuna gidiyor.

Ve bütün bu cümleleri kafasında yan yana koyuyor, ortaya da şu çıkıyor:

“İyi de kardeşim, bunların bana faydası nerede?”

İşte mesele tam burada.

Siyasette tutarlılık yalnızca dün söylediğini bugün inkâr etmemek değildir.

Söylediğin büyük sözün, vatandaşın küçük hayatında bir karşılığının olmasıdır.

Çünkü vatandaş büyük keşiflerden payını alamıyorsa, bir süre sonra keşfin büyüklüğü de önemini kaybediyor.

“Petrol bulundu.”

Güzel.

“Doğal gaz bulundu.”

Daha güzel.

“Üretim arttı.”

Harika.

Ama vatandaşın faturası kabarıyorsa…

Bütün bu güzel haberlerin sonunda insanın ağzından tek bir cümle çıkıyor:

“Tamam da… Ben ne buldum?”

“Türkiye’de her şey bulundu ancak;

Bir tek ucuzluğu bulamadık.

Herhalde onu da aramak için yeni bir sondaj gemisi göndermek gerekecek.

Aman aman kalsın…

Fazla aramayalım.

Zira bulursak, onun da tarifesi değişir!