Bazen küçücük bir olay, koca bir dönemin insanlık anlayışını anlatmaya yeter.

Okurken içimizi ısıtır, kendi kendimizi sorgulamamıza vesile olur.

Önce olaya bakalım, sonrasını anlatırız tekrar…

Yıllar önce, Osman Nihat Akın’ın müfettiş olarak yaptığı bir teftiş sırasında böyle bir olay yaşanır ve teftişin sonunda kasada 25 lira açık çıkar.

Şube müdürü ne yapacağını bilemez.

Yüzü kızarır, bozulur.

Söyleyecek bir sözü de yoktur.

Çünkü kasadaki para eksiktir ve bunun bir açıklaması bulunmamaktadır.

Osman Nihat Akın müdürün haline bakar ve: “Sayımda bir hata yapmış olabiliriz. Mal Müdürünü al gel de kasayı bir de o saysın,” der.

Müdür şaşırır.

Ama çaresiz, Mal Müdürünü çağırır.

İkinci sayım yapılır.

Para tamamdır.

Osman Nihat Akın teftişini tamamlar, müdüre teşekkür eder ve oradan ayrılır.

Müdür ise arkasından bakakalır.

Bir şey söylemek ister ama söyleyemez.

Aradan bir süre geçer.

Bir gün Osman Nihat Akın, müfettişler odasında arkadaşlarıyla otururken postacı bir mektup getirir, mektup, daha önce teftiş ettiği şube müdüründendir.

Okurken Osman Nihat Akın’ın gözleri dolduğunda arkadaşları merakla sorar:

“Üstat, ne oldu? Kötü bir şey yoktur inşallah?”

“Yok, yok… Duygulandım biraz, o kadar.”

Merak ederler:

“Madem bizi meraklandırdın, mektubu bize de okur musun?”

Mektup okunur.

Şube müdürü gerçeği anlatmaktadır:

Mal Müdürünü çağırmaya gönderdiği sırada, eksik olan 25 lirayı Osman Nihat Akın kendi cebinden tamamlamıştır.

Para bu yüzden ikinci sayımda tamam çıkmıştır.

Aslında, parayı müdür almıştır.

Karısı ağır hastadır.

Doktor ve ilaç masrafları için o paraya ihtiyaç duymuş, daha sonra yerine koymayı düşünmüştür.

Fakat müfettişin ansızın gelmesi nedeniyle bunu yapamamıştır.

Osman Nihat Akın durumu anlamış, fakat adamı herkesin önünde küçük düşürmemiştir.

Mektubun sonunda müdür, kendisine duyduğu minneti anlatmaktadır.

İşte hikâyenin asıl tarafı burada başlıyor, çünkü aynı odada bulunan insanların hepsi duygulanır.

Osman Nihat Akın’ı kutlar.

Fakat içlerinden biri, onu “Vazifeyi suiistimal etmek ve yolsuzluğa çanak tutmakla” suçlayarak şikâyet eder.

Osman Nihat Akın soruşturma için üst makama çağrılır.

Onun karakterini ve nasıl bir insan olduğunu bilenler ise meseleyi anlayarak soruşturmayı büyütmez, konu kapanır.

Fakat Osman Nihat Akın’ın içinde kapanmayan bir şey vardır.

Çünkü o yalnızca bir müfettiş değildir.

Şairdir.

Üstelik bestekârdır.

İnsanların çoğunun görüp geçtiği bir olay, onun içinde başka türlü yankılanır.

Senelik iznini alır ve Bakırköy’de, deniz kenarında sık sık oturduğu yere gider.

Bir kâğıt çıkarır ve yazmaya başlar.

İçinden şu dizeler dökülür:

“Bir ihtimal daha var,

O da ölmek mi dersin?

Söyle canım, ne dersin?”

Ardından,

“Vuslatın başka âlem,

Sen bir ömre bedelsin…” diye yazar kağıda…

Ve ortaya Türk sanat müziğinin unutulmaz eserlerinden biri çıkar:

“Bir İhtimal Daha Var.”

Biz bu şarkıyı yıllardır bir aşk şarkısı olarak dinledik.

Belki de dinlemeye devam edeceğiz.

Ama hikâyesini öğrendiğimizde insanın kulağında başka türlü çalıyor.

Çünkü bu, yalnızca bir aşkın değil; bir insanlık duygusunun hikâyesidir.

Şimdi durup kendimize soralım:

Biz ne zaman böyle olmaktan vazgeçtik?

Bir insanın kusurunu herkesin içinde yüzüne vurmak yerine, onu mahcup etmemeyi ne zaman gereksiz bir incelik saymaya başladık?

Birinin düştüğünü gördüğümüzde elinden tutmak yerine, “Ben zaten onun böyle olduğunu biliyordum” demeyi ne zaman marifet kabul ettik?

25 lira bugün bizim için küçük bir rakam olabilir ama o 25 liranın içinde büyük bir şey saklıdır:

“Vicdan.”

Osman Nihat Akın’ın yaptığı elbette sıradan bir davranış değildi.

Bir müfettişin göreviyle insanın vicdanı arasında çok ince bir çizgi vardı.

O, karşısındaki insanın yaptığı yanlışı görmezden gelmekten ziyade, o yanlışın arkasındaki insanı görmeyi tercih etmişti.

Çünkü adamın karşısında yalnızca “Kasada 25 lira eksik” değildi.

Hasta bir eş vardı.

İlaç parası vardı.

Mahcubiyet vardı.

Korku vardı.

Ve bütün bunların karşısında, insanı ezmeden de gerçeği anlayabilen bir başka insan vardı.

İşte buna eskiden “Terbiye” denirdi.

Büyüklerimiz bize yalnızca “Doğruyu söyle” demezdi, “Doğruyu söylerken karşındakini de düşün” derdi.

Komşunun ayıbını ortalığa saçmamak, hastayı ziyaret etmek, borçluyu sıkıştırmamak, düşenin elinden tutmak, büyüğe saygı göstermek, küçüğü korumak…

Bunların hepsi bir toplumun görünmeyen eğitimiydi.

Buna gelenek dedik.

Görenek dedik.

Ahlak dedik.

Terbiye dedik.

Din dedik.

Eğitim dedik.

Ama galiba bütün bunların ortak adı “İnsanlıktı.”

Bugün çocuklarımıza çok şey öğretiyoruz.

Sınav kazanmayı…

Meslek sahibi olmayı…

Daha çok para kazanmayı…

Daha başarılı olmayı…

Ama acaba onlara, “İyi bir insan nasıl olunur?” sorusunun cevabını yeterince öğretebiliyor muyuz?

Çünkü;

Eğitimli olmak başka şeydir, terbiyeli olmak başka.

Diplomalı olmak başka şeydir, vicdan sahibi olmak başka.

Bir insanın hakkını hukukunu bilmek önemlidir.

Ama bazen bir insanın yüzünü yere düşürmemeyi bilmek de aynı derecede önemlidir.

Üstelik dinin bize öğrettiği değerlerin önemli bir kısmı da tam burada duruyor.

Kul hakkı…

Merhamet…

Adalet…

Affetmek…

Yardım etmek…

Ayıp örtmek…

Bunlar yalnızca söz olarak söylenip geçilecek kavramlar değil.

İnsanın karşısındaki insana nasıl davranacağını belirleyen değerler.

Fakat bugün başka bir şey de görüyoruz.

Birinin hatasını bulduğumuzda onu düzeltmekten çok, teşhir etmeye heves ediyoruz.

Sosyal medyada bir insan yaptığı küçücük hata ile birkaç saat içinde binlerce kişiden linç yiyebiliyor.

Bir insanın yıllarca yaptığı iyilikler unutuluyor, bir yanlışının üzerine çullanılıyor.

Sanki birbirimizin kusurunu bulmak için yaşıyoruz, ve daha da kötüsü, bazen bunu adalet zannediyoruz.

Osman Nihat Akın’ın hikâyesinde beni asıl düşündüren şey, yalnızca onun 25 lirayı cebinden vermesi değil.

Asıl düşündüren, aynı olayın içinde iki farklı insan davranışının bulunmasıdır.

Biri, karşısındaki insanın çaresizliğini anlayıp onu koruyor.

Diğeri, yapılan davranışı şikâyet ediyor.

Belki de bugün yaşadığımız hayat, tam olarak böyle.

Aynı toplumda hem vicdan sahibi insanlar var, hem de başkasının kusurundan kendisine görev çıkaranlar.

Hem el uzatanlar var, hem de düşeni itenler…

Bugün ihtiyacımız olan tek şey, yeniden o eski kelimeleri hatırlamak:

Vefa.

Mahcubiyet.

Merhamet.

Terbiye.

Vicdan.

Çünkü bunlar kaybolduğunda yalnızca güzel davranışları kaybetmiyoruz.

Birbirimize olan güvenimizi de kaybediyoruz.

Osman Nihat Akın’ın hikâyesini yıllar sonra hâlâ hatırlamamızın sebebi belki de bu.

25 lira çoktan unutuldu.

Kasadaki açık çoktan kapandı.

Ama bir insanın başka bir insanı utandırmamak için gösterdiği incelik hâlâ hatırlanıyor.

İnsan bazen yaptığı iyilikle değil, yapabileceği kötülüğü yapmayarak da insan olduğunu gösterir.

Osman Nihat Akın o gün bir kasayı değil, bir insanı korudu.

Sonra da o duyguyu bir kâğıda döktü.

Biz bugün hâlâ o sözleri dinliyoruz:

“Bir ihtimal daha var…”

Evet…

Belki gerçekten bir ihtimal daha var.

İnsanlığın bütün bu gürültünün, öfkenin, bencilliğin ve birbirini tüketme yarışının içinden yeniden çıkıp gelebileceği bir ihtimal…

Ama bunun için önce birbirimizin kusuruna değil, insanlığına bakmayı yeniden öğrenmemiz gerekiyor.

Çünkü insan olmak bazen doğruyu söylemekten daha fazlasıdır.

Bazen doğruyu nasıl söyleyeceğini bilmektir.

Bazen de karşındaki insanın düştüğü yeri görüp, onu herkesin içinde kaldırmak yerine, elinden sessizce tutmaktır.

Ve galiba bunun adı hâlâ aynı:

“İnsanlık.”

BİR BAHAR AKŞAMI

Bazı şarkılar vardır; dinlersiniz, güzel dersiniz geçersiniz.

Bir önceki yazımda da anlattığım üzere bu şarkıların çoğunun hikâyesi vardır.

İşte o hikâyeyi öğrendikten sonra şarkıyı daha farklı dinlemeye başlarsınız.

Bu şarkılardan biri de “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size” adlı şarkıdır.

Hikâyesi şöyledir:

Fuat Edip Baksı, henüz 19-20 yaşlarındayken rüyasında güzel bir kız görür.

Öyle etkilenir ki, yıllarca o yüzü unutamaz.

Hayatının farklı dönemlerinde, farklı yerlerde onu arar ama ne yazık ki bulamaz.

Zaman geçer.

Gençlik geçer.

Hayat devam eder.

Fuat Edip Baksı evlenir, yuva kurar.

Fakat o rüyadaki yüz, hafızasının bir köşesinde yaşamaya devam eder.

Derken yıllar sonra bir bahar akşamı, İstanbul Acıbadem’de Çamlıca Kız Lisesi’nin önünden geçerken okulun zili çalar.

Öğrenciler dışarı çıkar.

Ve kalabalığın arasında bir genç kız görür.

Bir anda durur.

Çünkü karşısındaki yüz, yıllar önce rüyasında gördüğü yüzün aynısıdır.

Yıllarca aradığı kadın nihayet karşısındadır.

Ama bir sorun vardır:

Artık çok geçtir.

Genç kız, yaşlı adamın kendisine dikkatle baktığını fark eder ve mahcup bir şekilde başını öne eğer.

Fuat Edip Baksı ise yıllardır içinde taşıdığı duyguyu o anda dizelere döker:

“Bir bahar akşamı rastladım size

Sevinçli bir telaş içindeydiniz

Derinden bakınca gözlerinize

Neden başınızı öne eğdiniz?”

Ve sonra o unutulmaz soru gelir:

“Daha önceleri neredeydiniz?”

Şiiri Selahattin Pınar besteler.

Hicaz makamında ölümsüz bir eser ortaya çıkar.

Biz yıllardır bu şarkıyı bir aşk şarkısı olarak dinleriz.

Oysa içinde yalnızca aşk yoktur.

Zaman vardır.

Beklemek vardır.

Ve en önemlisi, geç kalmak vardır.

İnsanın hayatında kaç tane “Daha önceleri neredeydiniz?” vardır acaba?

Kaç insanı tam zamanında tanımamız gerekirken yıllar sonra tanıdık?

Kaç dostun kıymetini, onu kaybettikten sonra anladık?

Kaç kez “Yarın ararım” dedik?

Kaç kez “Sonra söylerim” diye erteledik?

Kaç kez bir yere gitmek, birini görmek, birine teşekkür etmek istedik de hayatın telaşına bıraktık?

Sonra zaman geçti.

Ve bazı “Yarınlar” hiç gelmedi.

İşte hayatın acı tarafı burada.

Para kaybedilir, yeniden kazanılır.

Bir eşya kırılır, yenisi alınır.

Bir iş biter, başka bir iş bulunur.

Ama geçen zaman geri gelmez.

Belki de bu yüzden bazı insanları yarına bırakmamak gerekir.

Seviyorsak söylemek…

Özlediysek aramak…

Teşekkür edeceksek etmek…

Gideceksek gitmek…

Çünkü hayat bazen yıllarca aradığımız şeyi karşımıza çıkarır.

Ama onu bulduğumuzda, artık ona yetişemeyecek kadar geç kalmış olabiliriz.

Fuat Edip Baksı’nın yıllar önce rüyasında gördüğü kadınla karşılaşması da biraz böyleydi.

Aradığı şeyi buldu.

Ama zamanında değil.

Belki de bu yüzden, yıllardır dinlediğimiz o şarkının en acı ve en güzel cümlesi hâlâ aynı:

“Daha önceleri neredeydiniz?”