Bir kişinin trafik levhasını değiştirmesiyle başlayan olay, yalnızca bir trafik meselesi değil; insan davranışını, otoriteyi ve kurallara duyulan güveni sorgulatan ibretlik bir hikâye.
Almanya’da yaşanan olay şöyle;
Bir caddede hız sınırı saatte 50 kilometre.
Yol kenarında da radar var.
Sürücüler de her zamanki gibi trafik işaretlerine bakarak yollarına devam ediyor.
Derken birisi çıkıyor;
50 kilometre hız sınırını gösteren tabelayı 70 kilometre olarak değiştiriyor.
Sonuç mu?
Sürücüler, önlerindeki tabelaya güvenerek hızlarını artırıyor.
Radar ise görevini yapıyor; araçları kaydediyor.
Yüzlerce sürücü, gerçekte 50 kilometre hız sınırı bulunan yolda 70 kilometreyle gittikleri için ceza tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
İşin asıl çarpıcı tarafı, olayın sonradan fark edilmesiyle ortaya çıkıyor.
Sahte tabela kaldırılıyor, ilgili cezalar iptal ediliyor.
Bir kişinin yaptığı müdahale, yüzlerce insanın hayatına dokunuyor.
Üstelik bunu yapmak için ne bir bilgisayara sızması ne de karmaşık bir düzenek kurması gerekiyor.
Bir trafik levhasını değiştirmesi yetiyor.
Şimdi sorulacak soru şu;
Bir insan neden böyle bir şey yapar?
Bu sorunun cevabı henüz bilinmiyor.
Çünkü tabelayı kimin koyduğu, bunu hangi amaçla yaptığı ve nasıl bir ruh hâli içinde olduğu henüz belli değil.
Ancak davranışın kendisi üzerinde düşünmeye değer.
Belki radarlara duyduğu öfkeyi böyle ifade etmek istedi.
Belki kendisini sistemden daha zeki gördü.
Belki de yüzlerce sürücünün ceza almasına yol açacak bir düzenek kurmanın tuhaf bir hazzını yaşadı.
Bunların hepsi birer ihtimal.
Fakat kesin olan bir şey var:
Bir insanın kendi öfkesini, eğlencesini veya meydan okuma arzusunu başkalarının hayatını tehlikeye atarak tatmin etmek anlaşılır gibi değil…
Üstelik trafik levhaları, yalnızca sürücülere emir veren metal parçaları değildir.
O levhaların arkasında bir trafik düzeni, bir güvenlik hesabı ve insanların hayatı vardır.
50 kilometre sınırı bazen bir okulun, bazen bir yaya geçidinin, bazen de tehlikeli bir kavşağın gereğidir.
O sınırı bir kişinin keyfine göre değiştirmesi, yalnızca devlete ait bir işarete müdahale etmek değildir; yoldaki herkesin güvenliğini ilgilendiren bir karardır.
Bu olayda yaklaşık 400 kişi radara yakalanmış.
Peki, bu sürücülerin güven duygusu ne olacak?
Sürücü, gördüğü tabeladan şüphe etmeye başlarsa…
Vatandaş, karşısına çıkan her uyarının gerçek olup olmadığını sorgulamak zorunda kalırsa…
Toplumda güven duygusu zedelenmez mi?
İşte bir kişinin yaptığı sorumsuzluğun asıl maliyeti burada ortaya çıkıyor.
Almanya’daki bu olay bize küçük görünen bir müdahalenin nasıl büyük sonuçlar doğurabileceğini göstermiş oldu.
Bir levha değiştirildi.
Yüzlerce sürücü etkilendi.
Kamu kurumları uğraştı.
Soruşturma başlatıldı.
Ve bütün bunlar, henüz kim olduğu bile bilinmeyen bir kişinin yaptığı müdahaleyle başladı.
Bir toplumda kuralların adil olması kadar, o kurallara duyulan güvenin korunması da önemlidir.
Çünkü güven bir kez sarsıldığında, onu yeniden inşa etmek bazen yüzlerce tabelayı yerine koymaktan çok daha zordur.
Bunu yapan yakalanırsa;
400 kişinin hayatını tehlikeye atmaktan mı?
Yoksa;
Toplumun kuralara olan güvenini sarsmaktan mı ceza yiyecek?
Sizce hangisi daha vahim?
BIÇAK NEDEN ELE VERİLMEZ
Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz cümlelerden biridir bu.
Birinden bıçak istediğimizde, karşımızdaki bıçağı elimizin içine bırakmak yerine masaya koyar, “Al buradan” der.
Biz de alırız ve kimse bunun nedenini uzun uzun düşünmez.
Çünkü büyüklerimiz öyle öğretmiştir.
Ama bir gün durup düşündüğümüzde insanın aklına şu soru geliyor:
Neden?
Kaşığı elden ele veririz. Çatalı veririz. Tabağı veririz. Bardağı veririz. Kalemi veririz de neden bıçağı vermeyiz?
Çünkü inanışa göre bıçak elden ele verilirse kavga çıkar.
Peki bu inanış nereden geliyor?
Sadece bir batıl inanç mı?
Yoksa arkasında binlerce yıllık bir kültürün izleri mi var?
İşin içine biraz tarih, biraz halk kültürü ve biraz da eski Türklerin dünyaya bakışı girince, bıçak bir anda sıradan bir mutfak eşyası olmaktan çıkıyor.
Önce demire bakalım.
Eski Türk kültüründe demirin çok özel bir yeri olduğu biliniyor.
Demir yalnızca silah yapılan bir maden değildi.
Demirci, demircilik ve demirden yapılan nesneler, bozkır kültüründe güçlü sembolik anlamlar taşıyordu.
Ergenekon anlatısını düşünün.
Türklerin demir dağı eriterek Ergenekon’dan çıkması boşuna değildir.
Demir burada yalnızca bir maden değildir.
Engeli ortadan kaldıran, yolu açan, güç veren bir unsurdur.
Üstelik eski toplumlarda “Demirin gökten geldiğine ilişkin inanç” ve meteor demirinin kullanılması, bu madene ayrı bir anlam da yüklemiştir.
Gökten gelen bir maddenin yeryüzünde işlenmesi, ister istemez ona sıradan taş ve topraktan farklı bir anlam kazandırmıştır.
Fakat burada önemli bir noktayı ayırmak gerekiyor.
“Bıçak elden ele verilmez, çünkü demir göktaşından geldiği için kutsaldır” demek, elimizdeki kaynakların doğrudan kanıtladığı bir sonuç değildir.
Bıçak, demirin en tehlikeli hâllerinden biridir.
Et keser, Ekmek keser, İpi keser, Ağacı keser ve savaşta düşmanı da keser.
Belki de asıl mesele tam burada başlıyor.
İnsanlık, kesici aletleri yalnızca fiziksel bir araç olarak görmemiş, aynı zamanda onları şiddetin sembolü olarak görmüş...
Dolayısıyla bir bıçağın bir insanın elinden diğerinin eline doğrudan geçirilmesi, halk kültüründe zamanla hoş karşılanmamaya başlamış olabilir.
Belki de “Silahını başkasına vermek” anlamı da taşıyordu.
Çünkü “Kesmek” yalnızca bir nesneyi ikiye ayırmak değildir.
Bir ilişkiyi de kesebilirsiniz.
Dostluğu kesersiniz.
Sözünüzü kesersiniz.
Bağınızı kesersiniz.
Bıçak işte bu yüzden halk inanışlarında tehlikeli bir nesneye dönüşmüş olabilir.
Bir başka inanışta ise mesele daha doğrudandır:
Bıçağı elden ele verirsen kavga edersiniz.
Çünkü bıçak bir zamanlar yalnızca mutfakta kullanılan bir araç değildi.
Avcının silahıydı.
Savaşçının silahıydı.
Gündelik hayatın içinde gerektiğinde savunma aracıydı.
Dolayısıyla bıçağın insan elinden insan eline geçmesi, bilinçaltında bile olsa “Silahın el değiştirmesi” anlamına gelebilirdi.
Makas, iğne gibi sivri veya kesici nesneler için de benzer inanışlarla karşılaşıyoruz.
Bunların elden ele verilmesiyle kavga, kırgınlık veya tatsızlık arasında bağlantı kurulabiliyor.
Bazı yörelerde ise bıçak doğrudan verilmek zorunda kalınırsa, kavga çıkmaması için çeşitli küçük ritüeller uygulanıyor.
Yani insan, tehlikeli olduğunu düşündüğü nesneyi yalnızca fiziksel olarak değil, sembolik olarak da kontrol etmeye çalışıyor.
Ritüele göre; Birisi bize bıçak uzattığında elimizi uzatmayız, o bıçak masaya bırakılır ve biz oradan alırız.
Belki bugün bunu yaparken hiçbirimiz “Gökten gelen demir”, “Kutsal maden”, “Silah”, “Kan” ya da “İlişkinin kesilmesi” diye düşünmüyoruz.
DEMİRİ KİM BULDU?
Madem konu açıldı, biraz da bıçağın hikâyesinden demire gelelim.
Soru şu: Demiri kim buldu?
Aslında demiri kimsenin bir sabah kalkıp “Bugün demiri bulacağım” diyerek keşfetmiş olamaz.
Çünkü insan, demir cevherinden önce gökten gelen demirle karşılaşmış olabilir.
Dünyaya düşen bazı göktaşlarının önemli miktarda demir içerdiği biliniyor.
İnsanlar binlerce yıl önce bu göktaşlarından kopmuş metal parçalarını buluyor, onları biçimlendiriyor ve kullanıyordu.
İşte burada çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor:
Bakır toprağın içinden çıkıyordu.
Altın toprağın içinden çıkıyordu.
Ama demirin bir kısmı gökten geliyordu.
Gökyüzünün Tanrı’nın mekânı olarak düşünüldüğü eski kültürlerde, gökten düşen demirin sıradan bir maden olarak görülmemesi son derece anlaşılır.
Bozkır Türk kültürü üzerine yapılan araştırmalarda da demirin kutsallığının, onun göksel kökeniyle ilişkilendirildiği görülüyor.
Araştırmacılar, erken dönemlerde kullanılan demirin bir bölümünün meteor demiri olduğunu ve bunun gökle ilişkilendirilmesinin demire özel bir anlam kazandırmış olabileceğini belirtiyorlar.
Fakat asıl büyük adım bundan sonra geldi.
İnsan, bir süre sonra gökten demir beklemek yerine toprağın içindeki demir cevherinden demir elde etmeyi öğrendi.
İşte Demir Çağı’nı mümkün kılan asıl büyük dönüşüm buydu.
Demir cevherini bulacaksınız.
Onu kıracaksınız.
Kömürle birlikte yüksek sıcaklığa ulaştıracaksınız.
Cevherin içindeki oksijen ayrılacak, geride demir içeren bir kütle kalacak.
Sonra o kütleyi tekrar tekrar ısıtacak, dövecek, katlayacak, aradaki cürufu dışarı atacaksınız.
Yani Ateş, kömür, körük, örs, çekiç ve insan emeği.
Demirci için demir, ateşin içinde yeniden doğmasıydı.
Zaten demirciliğin etrafında oluşan kutsallığın önemli nedenlerinden biri de burada yatıyordu.
Demirci yalnızca metale şekil vermiyordu.
Taşı toprağı, ateşin yardımıyla başka bir şeye dönüştürüyordu.
Sert bir cevheri ateşte kızdırıyor, dövüyor, biçimlendiriyor ve sonunda kılıç, bıçak, saban, nal, balta gibi insan hayatını değiştiren araçlar ortaya çıkarıyordu.
Bu nedenle birçok kültürde demirci sıradan bir zanaatkâr olarak görülmedi.
Türk kültüründe de demircilik özel bir konuma sahipti.
Araştırmalar, demircilerle şamanlar arasında sembolik ve ritüel bağlar kurulduğunu; demirci ocağı, örs, çekiç ve körük gibi araçların bile kutsallık kazandığını gösteriyor.
Hatta bazı Türk topluluklarında demircilik ata mesleği olarak görülmüş, bilgi ve sırların ustadan çırağa aktarılması önemsenmiştir.
Peki demire neden su veriliyor?
Burada hepimizin duyduğu bir söz var:
“Demire su verdiler, çelik oldu.”
Bu ifade halk arasında doğru kabul edilse de teknik olarak biraz eksiktir.
Çelik, esas olarak demir-karbon alaşımıdır.
Demirin içinde belirli miktarda karbon bulunması, onun özelliklerini ciddi biçimde değiştirir.
Kızgın demir hızla soğutulur.
Bu işlem suyla yapılabileceği gibi yağ gibi başka soğutucularla da yapılabilir.
Amaç yalnızca “Demiri soğutmak” değildir. Demirin iç yapısını değiştirmek ve onu daha sert hâle getirmektir.
Buna “Su verme”, daha genel ifadeyle “Sertleştirme” denir.
Arkeolojik bulgular, bunun çok eski bir teknik olduğunu gösteriyor.
Kıbrıs’ta yaklaşık MÖ 1100’de, su verilerek sertleştirilmiş çelik bıçaklara ilişkin bulgular bulunuyor.
Peki demirci neden bazen din adamına benzetildi?
İşte hikâyenin en ilginç tarafı burası.
Demirci ateşle çalışıyor.
Ateş ise eski toplumlarda sıradan bir şey değil.
Ateş temizliyor.
Dönüştürüyor.
Karanlığı aydınlatıyor.
Koruyor.
Ama aynı zamanda yakıyor ve yok ediyor.
Demirci ise ateşin karşısında durup onunla çalışıyor.
Bu nedenle demirci, bazı geleneklerde sıradan insan ile doğaüstü dünya arasında sınırda duran kişi gibi algılanmış.
Türk ve Orta Asya kültürlerinde demirci ile şaman arasında kurulan ilişki de buradan geliyor.
Demirci, bazı Türk ve Orta Asya geleneklerinde dini-ritüel otoriteye yakın, özel ve kutsal bir konuma sahipti.
Hatta bazı kaynaklarda Göktürklerde demirciliğin yüksek statülü ve hanedanla ilişkilendirilen bir meslek olarak görüldüğü aktarılıyor.
Bu yüzden demirci yalnızca “Çekiç sallayan adam” değildi.
O, ateşin dilini bilen kişiydi.
Metal kızarınca ne yapılacağını biliyordu.
Ne zaman dövüleceğini, ne zaman soğutulacağını, ne zaman yeniden ateşe gireceğini biliyordu.
Ve en önemlisi…
Demirin içindeki gücü ortaya çıkarıyordu.
Doğada bulunan bir taşı alıyor ve onu kendi iradesiyle değiştiriyor.
Kılıca dönüştürüyor.
Bıçağa dönüştürüyor.
Sabana dönüştürüyor.
Baltaya dönüştürüyor.
Atın ayağına nal yapıyor.
Kapıyı güvenli hâle getiriyor.
Savaşı değiştiriyor.
Tarımı değiştiriyor.
Ulaşımı değiştiriyor.
Kısacası demir, insanın doğaya karşı kullandığı en güçlü araçlardan biri hâline geliyor.
Ve insan, kendisine bu kadar büyük güç veren bir maddeye elbette yalnızca “Maden” diye bakmıyor.
Ona hikâyeler yüklüyor.
Korkular yüklüyor.
Dualar yüklüyor.
Kutsallık yüklüyor.
İşte bu yüzden, bugün mutfakta elimizde tuttuğumuz küçücük bir bıçakta bile binlerce yıllık bir hikâyenin izlerini bulabiliyoruz.
Bir parça demir;
Gökten gelmiş olabilir.
Topraktan çıkarılmış olabilir.
Ateşte dövülmüş olabilir.
Su verilmiş olabilir.
Çeliğe dönüşmüş olabilir.
Ama insanın ona yüklediği anlam çok daha eski.
Belki de biz bugün bıçağı elden ele vermekten kaçınırken, farkında olmadan yalnızca bir aile geleneğini değil…
İnsanlığın demirle kurduğu binlerce yıllık ilişkinin küçük bir parçasını yaşatıyoruz.