Bazen insan geleceğe bakmak istemiyor.

“Sanki geçiş daha güzeldi” demek istiyor.

Yeni günler mi?

Gelmesin kardeşim!

Biz biraz geriye gidelim…

Sosyal medyada karşıma çıkan ve Suavi Karaibrahimgil’in “Sene 965” şarkısını dinleyince, insanın içimde bir kıpraşma oldu.

Şimdilerde nasıl durulma olduysa artık.

Şarkı sözlerinde geçen;

Taşlık Parkı, pazar çayları, renk renk gazinolar, yeni yeni giyilmeye başlanan blue jeanler, dans dersleri, leblebili gazozlar, yazlık sinemalar…

Sonra Shetland kazaklar, filtresiz Yeni, Harman sigarası, langırt, kafeteryalar, kolejli kızlar…

Vay be!

Film şeridi gibi.

Yazının tam burasında açın telefonunuzdan bu şarkıyı ve dinlerken okuyun bu yazımı

Çok güzel olacak eminim.

Gençler pek anlamayacaklar belki ama anlasınlar bence, neler yaşadığımızı anlayışımızı, zevklerimizi…

Şarkı 1965’i anlatıyor ama aslında bir yılı değil, bir hayatı anlatıyor.

Ve ben bugün o hayatı resmen özlüyorum.

Hem de fena halde.

1965…

Türkiye, Adalet Partisi’nin iktidara geldiği yıl.

10 Ekim’de yapılan genel seçimde Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi 240 milletvekili çıkararak tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşıyor.

Yani anlayacağınız, siyaset yine siyaset.

İktidar yine iktidar.

Muhalefet yine muhalefet.

Memleketin meseleleri yine bitmiyor.

Dünya da zaten sütliman değil.

Vietnam Savaşı büyüyor.

Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş bütün ağırlığıyla sürüyor. Uzay yarışı nefes kesiyor.

Ama bütün bunların arasında İstanbul’da başka bir hayat akıyor.

İnsanlar pazar günü çay içmeye gidiyor.

Gençler dans öğreniyor.

Birileri gazinoda sahneye çıkıyor.

Birileri yazlık sinemada film seyrediyor.

Birileri de kumsalda sarışın bir kıza bakıp hayatının en büyük aşkını yaşadığını sanıyor.

Belki de gerçekten yaşıyor.

Şarkının “Blue jean daha yeni yeni” demesi boşuna değil.

Bugün dolabımızın sıradan parçası olan blue jean, o yıllarda gençlik dünyasının yeni sembollerinden biri.

Dünyada gençlik kültürü değişiyor.

Londra’da Beatles var.

Rolling Stones var.

The Kinks var.

The Animals var.

Bob Dylan var.

Hele Elvis var ki?.

Amerika’da “Satisfaction” çalıyor.

“Yesterday” çalıyor.

“I Got You Babe” çalıyor.

Petula Clark, “Downtown” diyor.

Beatles 1965’te “Help!”i çıkarıyor.

Ve dünyanın gençleri aynı şarkıları dinlemeye başlıyor.

Aradaki binlerce kilometreye rağmen.

Türkiye’de ise bu yeni dünya, Türkçe sözlerle kendisine yer açıyor.

Adamo’nun “Tombe la neige”si, Fecri Ebcioğlu’nun Türkçe sözleriyle “Her Yerde Kar Var” oluyor.

Ve ortalık bir anda “Her Yerde Kar Var” diye inliyor.

1965 Türk pop müziği açısından da önemli bir eşik; Yıldırım Gürses “Gençliğe Veda” ile Altın Mikrofon’u kazanıyor.

Mavi Işıklar, Silüetler, Cahit Oben, Selçuk Alagöz, İlham Gencer, Ferdi Özbeğen gibi isimler yeni Türkçe hafif Batı müziğinin içinde kendilerine yer açıyor.

Yani gençler hem “Helvacı”yı dinliyor, hem “Her Yerde Kar Var”ı…

Hem “Gençliğe Veda”yı…

Hem de radyodan Beatles’ı.

Moda da değişiyor.

Kadınların saçlarında Grace Kelly etkisi var.

Topuzlar var.

Perlon bluzlar var.

Shetland kazaklar var.

Erkekler daha dar pantolonlara, daha farklı gömleklere, daha Avrupai kıyafetlere bakıyor.

Dünyada Mary Quant’ın gençlik modası yükseliyor, Twiggy henüz dünyanın en önemli moda ikonlarından birine dönüşme yolunda ilerliyor.

İngiliz “Mod” kültürü Beatles ve Londra gençliğiyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.

Ve bugün bize sıradan gelen pek çok şey o zamanlar yenilik.

Sonra sinema…

Ah, sinema!

1965’te Türkiye’de yılda 200’ün üzerinde film çekiliyor. Kaynaklara göre o yıl yaklaşık 213-214 film üretilmiş.

Üstelik filmlerin neredeyse tamamı siyah-beyaz, Yeşilçam tam anlamıyla kaynıyor.

Sinemaya gitmek, bugün bir platformdan film açmak gibi değil.

Bir hazırlık.

Bir merasim.

Yazlık sinemaya gidilecek.

Çocuklar erkenden yer tutacak.

Anneler babalar gelecek.

Sandalyeler açılacak.

Mahallecek film seyredilecek.

Film bitince herkes aynı sokağa dağılacak.

Türkiye’nin sinema salonlarında Ayşecik’ten Hülya Koçyiğit’e, Türkan Şoray’dan Cüneyt Arkın’a uzanan Yeşilçam dünyası büyüyor.

Ve dünyanın başka yerlerinde de sinema tarihinin unutulmaz filmleri çıkıyor.

The Sound of Music…

Doctor Zhivago…

Thunderball…

What’s New Pussycat?

Ve Beatles’ın Help! filmi…

1965 sineması yalnızca eğlence değil, dünyanın ortak hayal fabrikası.

Ama galiba mahalleleri özledim.

Komşuyu özledim.

Kapısı çalınmadan girilen evleri özledim.

“Akşama bize gelin” denilen günleri özledim.

Bir tabak yemeğin komşuya gönderilmesini özledim.

Çocukların sokakta oynadığı akşamları…

Saklambaç…

İstop…

Misket…

İp atlama…

Top…

Bisiklet…

Ve hava karardığında annelerin balkonlardan bağırmasını:

“Ezan okunacak haydi eve! Birazdan baban gelecek!”

Çocukların ise son bir oyun daha oynayabilmek için ortadan kaybolmasını özledim…

Annelerimizi de özledim.

Geceleri sokağın önüne sandalye atıp çekirdek çitleyen komşu kadınları…

Birbirleriyle dedikodu yapmasını…

Birinin çay getirmesini…

Birinin tabak getirmesini…

Kaınların yaptığı günleri…

Kimsenin “Bana ne?” demediği zamanı…

O zamanlar cep telefonu yoktu.

Herkeste sabit telefon da yoktu zaten.

Şimdi herkes herkese ulaşabiliyor.

Ama aslında kimse kimseye gerçekten ulaşamıyor.

Kapısını çalacağımız kaç kişi kaldı?

Telefon rehberimiz kalabalık ama evimizin kapısı sessiz.

O dönemin kendine has yoksulluğu da vardı.

Eşitsizliği vardı.

Siyasetin sertliği vardı.

Darbelerin gölgesi vardı.

Dünyanın savaşları vardı.

Kadınların ve çocukların bugün kabul edilemeyecek birçok sorunla karşı karşıya olduğu bir toplumdu.

Yani 1965’i “Cennetti” diyerek anlatmak doğru olmaz.

Ama insan geçmişi bazen olduğu gibi değil, hissettiği gibi hatırlar.

Bizim özlediğimiz belki de 1965’in kendisi değil.

Bizim özlediğimiz, hayatın henüz bu kadar hızlanmadığı bir zaman.

Her şeyin henüz bu kadar hesaplı olmadığı…

Her insanın kendisini bir şeylere yetiştirmek zorunda hissetmediği…

Bugün hayatın her tarafında bir yarış var.

Kim daha çok kazanacak?

Kim daha çok büyüyecek?

Kim daha çok güçlenecek?

Kim kimi geçecek?

Kim kimin yerine gelecek?

Kim kimin koltuğunu alacak?

Kim hangi makama transfer olacak?

Kim hangi belediye başkanını gönderecek?

Kim kimi yakalayacak?

Kim kimi susturacak?

Kim kimi yönetecek?

Kim daha çok iktidar olacak?

Bazen bütün bunları seyrediyorum da…

İçimden yalnızca şu geçiyor:

Yahu biz ne ara bu hale geldik?

Bir zamanlar insanların birbirine “Komşu” diye seslendiği memleket, şimdi birbirini takip eden, izleyen, kaydeden, yorumlayan, etiketleyen, engelleyen insanların memleketine dönüştü.

Herkes birbirinin hayatında.

Ama kimse birbirinin yanında değil.

“Sene 965” şarkısı;

Bir fotoğraf gibi.

Fotoğrafa bakıyorsun.

İnsanlar gülüyor.

Kıyafetler başka.

Sokaklar başka.

Arabalar başka.

Müzik başka.

Ama asıl değişen yüzler değil.

Hayatın kendisi.

1965’te bir genç kız yazlık sinemaya giderken heyecanlanıyordu.

Bugün de heyecanlanıyor.

1965’te bir delikanlı sevdiği kıza bakarken kalbi çarpıyordu.

Bugün de çarpıyor.

1965’te anneler çocuklarını merak ediyordu.

Bugün de ediyor.

Demek ki değişmeyen bir şey var:

İnsan.

Değişen şey ise;

İnsanın etrafına kurduğumuz dünya.

Şimdi biri çıkıp bana,

“Geçmişe dönülür mü?” diye sorsa…

Bilmem.

Dönülmez herhalde.

Zaten dönülse bile 1965’in dünyasında bugünün insanı yaşayabilir mi, ondan da emin değilim.

Ama bazen insanın geçmişe dönmek istemesi, gerçekten geçmişe dönmek istediği anlamına gelmez.

Bazen sadece bugünden yorulmuştur.

Bazen biraz sessizlik ister.

Biraz sadelik.

Biraz samimiyet.

Biraz komşuluk.

Biraz masumiyet.

Biraz da birbirimize yeniden insan gibi bakmak ister.

İşte ben bu yüzden “Sene 965”i dinlerken hüzünlendim.

Çünkü şarkının sonunda söylenen “Selam o yıllara” sözü, bana yalnızca bir selam gibi gelmiyor.

Bir dilek gibi geliyor.

Selam o yıllara…

Keşke birazını geri getirebilsek.

Keşke çocukların yeniden sokaklarda oynadığı,

Annelerin akşam serinliğinde kapı önüne sandalye attığı,

Komşuların birbirine telefon açmak yerine kapısını çaldığı,

İnsanların birbirini takip etmek yerine birbirini sevdiği,

Gücün değil, insanlığın daha çok konuşulduğu,

Hayatın bu kadar dolambaçlı olmadığı,

Her şeyin bu kadar hesap kitap üzerine kurulmadığı,

Biraz daha sade, biraz daha sahici günlerimiz olsa.

Aslında biz geleceği kurarken bir şeyi unuttuk:

Yaşamayı.

Bizi bu kadar hızlı, bu kadar hırslı, bu kadar birbirimize uzak hale getiren ne varsa…

Bazen dönüp ona bakmak ve sormak gerekiyor:

“Bütün bunlara gerçekten ihtiyacımız var mıydı?”

Cevap vermek zor.

Ama bildiğim bir şey var.

1965’i özledik.

Hem de çok.

Belki 1965’i değil…

1965’teki kendimizi özledik.

Daha az bildiğimiz…

Daha az sahip olduğumuz…

Daha az konuştuğumuz…

Ama belki daha çok güldüğümüz…

Daha çok birbirimizin yüzüne baktığımız…

Daha çok yan yana olduğumuz kendimizi.

Ve şimdi, aradan altmış küsur yıl geçmişken, bir şarkı çalıyor:

“Sene 965…”

İnsan gözlerini kapatıyor.

Bir anlığına bütün gürültü susuyor.

Ve insanın içinden tek bir cümle geçiyor:

“Keşke…”

Keşke o günlere bir geceliğine olsun dönebilsek.

Keşke anneler yine sokakta çekirdek çitlese.

Çocuklar yine saklambaç oynasa.

Komşu kapıyı çalsa.

Bir gazoz açılsa.

Bir şarkı çalsa.

Ve biz…

Henüz bu kadar yorulmamış olsak.

Selam o yıllara.

Özledik be…

Hem de çok.