Nedense son zamanlarda insanlarımız, “Ortak alanlarla ilgili” tuhaf bir ilişki yaşamaya başladı.
Kendi evimizin içine gösterdiğimiz özeni, evimizin kapısından çıktıktan sonra nedense kaybediyoruz.
Evimizin salonuna çöp atar mıyız?
“Yine ben temizleyeceğim” mantığı ile hayır.
Peki apartmanın merdivenine?
“Nasıl olsa temizlenir” mantığı ile evet.
Apartman koridoruna ayakkabılarımızı “Ne olacak canım, iki çift ayakkabıdan…” diyerek üst üste dizeriz.
Ama?
Arabamızı evimizin salonuna park edemeyeceğimiz için de gidip kaldırıma park ederiz.
Hele engellilere ayrılmış park yerine gelince...
“Ben hemen çıkacaktım” cümlesini kurarız.
Belki hemen çıkacaksın ama o sırada gerçekten o yere ihtiyacı olan engelli vatandaş gelirse ne yapacak?
Onun da “Hemen” ihtiyacı olabilir.
Bir de dükkânların önü var.
Sigara içiliyor, izmarit yere atılıyor.
Bir tane...
İki tane...
Derken dükkânın önü küçük bir izmarit tarlasına dönüşüyor.
Şimdi soralım:
İnsanlar neden sigara izmaritini kendi dükkânlarının önüne atıyor?
Çünkü orası onların evinin içi değil.
Mantık şu:
“Nasılsa Belediye temizler.”
İyi de belediye neden sizin sigaranızın izmaritini toplamak için ekstra bir hizmet harcasın?
Daha ilginci;
Parkta yere atılan bir izmarit için denetim yapılırken, kahvehanelerin, kafelerin, işyerlerinin önünde biriken izmaritler neden aynı dikkatle görülmüyor?
Park kamusal alan da kaldırım değil mi?
Dükkânın önü kamusal alan da kahvehanenin önü özel mülk mü?
Değil.
Hepsi ortak kullanım alanı.
Asıl mesele burada başlıyor.
Biz ortak alan için “Bana ne?” diyebiliyoruz.
Kendi alanımız olarak görmüyoruz.
Oysa; ortak alan, hepimizin alanıdır.
Apartmanın merdiveni de ortak alandır.
Kaldırım da.
Park da.
Engelli park yeri de.
Çocukların oyun alanı da.
Dükkânın önünden geçen yol da.
Fakat ortak alan konusunda garip bir matematiğimiz var.
Kuralı, kendimiz için başka; başkası için başka yorumluyoruz.
Bir de kaldırım meselesi var.
Kaldırımın çok basit bir görevi vardır:
Yayanın yürümesini sağlamak.
Fakat biz bu basit görevi nedense zaman zaman unutuyoruz.
Bir bakıyorsunuz kaldırımda otomobil.
Biraz ileride motosiklet.
Sonra bir tabela.
Ardından bir ürün teşhiri.
Biraz daha ileride masa sandalye.
Yaya da bütün bunların arasından slalom yaparak yoluna devam ediyor.
Bazen insan kendi kendine soruyor:
“Acaba kaldırım gerçekten yaya için mi yapıldı?” diye şüpheye düşüyoruz.
Çünkü görüntüye bakınca, kaldırımın asıl sahibinin;
Otomobiller,
Tabelalar,
Masalar,
Sandalyeler ve
Ürünler olduğu, yayaların ise “Misafir” olduğu görülüyor.
Burada belediyelere ve emniyete de bir çift söz söylemek gerekiyor.
Vatandaştan kurala uymasını beklemek elbette doğru.
Ama bunun yanında “Denetimin de tutarlı olması” gerekiyor.
Bir yerde kural varsa, o kural yalnızca denetimin kolay olduğu yerde uygulanmamalı.
Parkta izmarit aramak kolaydır.
Peki kahvehanelerin önündeki izmaritler?
Kaldırım işgalleri?
Engelli park yerleri?
Yaya geçişini kapatan araçlar?
Apartmanların ortak alanlarını kişisel eşya deposuna çevirenler?
Bunlar da şehrin düzeninin bir parçası.
Vatandaşın da belediyenin de aynı şeyi anlaması gerekiyor:
Kamusal alan sahipsiz alan değildir.
Tam tersine, kamusal alan hepimizin alanıdır.
Belki de bu yüzden çocuklara yalnızca “Çöpünü yere atma!” demek yetmiyor, “Burası senin!” demek de gerekiyor.
Çünkü mesele zaten buradan çıkıyor.
Burası senin ama:
Park ta senin.
Kaldırım da senin.
Apartmanın merdiveni de senin.
Engelli park yeri de senin.
Sokağın temizliği de senin.
Ama aynı zamanda başkasının da.
İşte bunu anlayabildiğimiz gün, yere izmarit atmamak için zabıtanın bizi görmesine gerek kalmayacak.
Kaldırıma park etmemek için ceza korkusuna ihtiyaç duymayacağız.
Apartmanın kapısına ayakkabı dizerken “Komşum ne düşünür?” diyeceğiz.
Engelli park yerine yanaşırken bir an durup gerçekten o yere ihtiyacı olan kişiyi düşüneceğiz.
Belki de medeni bir şehir olmanın ilk şartı budur:
Kendimize ait olmayan yere sahip çıkmak değil, kendimize ait olmayan yerde başkasının hakkına sahip çıkmak.
Çünkü sonunda şu sorunun cevabı değişmeyecek:
“Burası kimin?”
Hepimizin.
Ve galiba en büyük problemimiz de bu…
NEDEN RÜYA GÖRÜRÜZ?
Her gece gözlerimizi kapatıyoruz.
Birkaç dakika sonra ise bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor.
Bazen yıllar önce kaybettiğimiz bir yakınımızla konuşuyoruz.
Bazen hiç gitmediğimiz şehirlerde geziyoruz.
Bazen de uçuyor, düşüyor, kaçıyor ya da hiç tanımadığımız insanlarla sohbet ediyoruz.
Sonra sabah oluyor...
Gözlerimizi açıyoruz ve kendimize şu soruyu soruyoruz:
“Ben bunu neden gördüm?”
Aslında bu soru, insanlığın binlerce yıldır peşinden koştuğu en büyük bilmecelerden biridir.
Eski Mısırlılar rüyaların tanrılardan gelen mesajlar olduğuna inanıyordu.
Antik Yunan’da insanlar, önemli kararlar almadan önce rüyalarını yorumlatıyordu.
Hatta bazı hükümdarlar, gördükleri rüyalara göre savaş açıyor ya da geri çekiliyordu.
Aradan binlerce yıl geçti.
Bilim gelişti.
İnsan Ay’a gitti, Mars’a uzay araçları gönderdi.
Ama iş rüyalara gelince, bilim insanları hâlâ kesin bir cevap verebilmiş değil.
Bugün bildiğimiz şey şu...
Hemen hemen herkes rüya görür.
Üstelik bunu her gece birkaç kez yaşarız. Ancak çoğunu uyandıktan sonraki ilk birkaç dakika içinde unuturuz.
Bu yüzden “Ben hiç rüya görmüyorum” diyenlerin büyük bölümü aslında rüyalarını hatırlamıyordur.
Rüyaların büyük kısmı, uykunun REM adı verilen evresinde görülür.
Bu sırada gözlerimiz kapalı olmasına rağmen hızla hareket eder.
Beynimiz ise neredeyse uyanıkmışız kadar aktiftir.
İlginç olan şudur ki; bedenimiz büyük ölçüde hareketsiz kalırken zihnimiz adeta bir film stüdyosu gibi çalışır.
Bilim insanlarının üzerinde durduğu birkaç güçlü teori var.
Bir görüşe göre rüyalar, beynin gün boyunca yaşadığı olayları düzenleme biçimidir.
Gün içinde öğrendiklerimiz, hissettiklerimiz ve yaşadıklarımız gece boyunca adeta dosyalanır.
Gereksiz bilgiler ayıklanır, önemli anılar daha kalıcı hâle getirilir.
Başka bir teori ise rüyaların duygusal yükümüzü hafiflettiğini öne sürüyor.
Gün içinde yaşadığımız korkular, kaygılar, sevinçler ve özlemler, rüyalar aracılığıyla yeniden işleniyor olabilir.
Belki de beynimiz, ruhumuzun sessiz tamircisidir.
Bir başka ilginç görüş ise rüyaların bir tür prova olduğu yönünde.
Atalarımız için tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamak sıradandı.
Kaçmak, saklanmak, mücadele etmek hayatta kalmanın şartıydı.
Rüyalarda sık sık kovalanmamız ya da düşmemiz, beynimizin olası tehlikelere karşı yaptığı eski bir tatbikat olabilir.
Tabii ki bunların hiçbiri kesin olarak kanıtlanmış değil.
İşte rüyaları bu kadar büyüleyici yapan da bu...
Bilim, nasıl rüya gördüğümüzü büyük ölçüde açıklayabiliyor; ama neden gördüğümüz sorusunun cevabı hâlâ tam olarak bilinmiyor.
Belki de en ilginç tarafı, rüyaların bize neyi anlattığından çok, insan beyninin ne kadar olağanüstü olduğudur.
Yaklaşık bir buçuk kilogram ağırlığındaki bu organ, geceleri bize senaryolar yazıyor, karakterler oluşturuyor, hiç var olmamış şehirler inşa ediyor, yıllardır görmediğimiz insanların yüzlerini yeniden canlandırıyor.
Üstelik bütün bunları birkaç saat içinde yapıyor.
Sabah olduğunda ise perde kapanıyor.
Çoğu rüya birkaç dakika içinde hafızamızdan siliniyor.
Ama bazen tek bir rüya, yıllarca unutulmuyor.
Belki de bunun nedeni, rüyaların geleceği haber vermesi değildir.
Belki de onlar, bize kendimizi anlatmanın beynimizin bulduğu en sessiz yoludur.
Bu yüzden, bir dahaki sefere ilginç bir rüya gördüğünüzde hemen “Acaba bunun anlamı ne?” diye sormadan önce şu soruyu sorun:
“Beynim bu gece bana ne anlatmaya çalıştı?”
Belki kesin cevabı bulamayacağız.
Ama insanoğlunun en büyük yolculuklarından biri, geceleri kapalı gözlerle çıktığı bu gizemli yolculuk olmaya devam edecek.
NEYE İNANALIM?
Bir arkadaşınız size, “Gördüğün her şeye inanma” dese muhtemelen gülümser geçersiniz.
Çünkü en güvenilir tanığımızın gözlerimiz olduğunu düşünürüz.
Oysa bilim insanları tam tersini söylüyor.
Aslında gözlerimiz çoğu zaman sadece ışığı toplar.
Gördüğümüz görüntüyü oluşturan ise beynimizdir.
Yani biz dünyayı gözlerimizle değil, beynimizin yaptığı yorumla görürüz.
İşte bu yüzden bazen beynimiz bizi kandırır.
Buna “Optik yanılsama” denir.
Hepimizin sosyal medyada karşılaştığı o meşhur elbise fotoğrafını hatırlayın.
Kimileri onu mavi-siyah gördü, kimileri ise beyaz-altın.
Aynı fotoğrafa bakan milyonlarca insan iki farklı renk gördü.
Fotoğraf değişmedi, değişen yalnızca beynin ışığı yorumlama biçimiydi.
Yine internette sıkça paylaşılan bazı resimlerde, hareketsiz çizgiler dönüyormuş gibi görünür.
Oysa ekrandaki görüntü milim bile kıpırdamaz.
Hareket eden yalnızca beynimizin algısıdır.
Daha da ilginç bir örnek verelim...
Çölde susuz kalan insanların uzakta su gördüklerini anlatan hikâyeleri biliriz.
Aslında çoğu zaman gördükleri şey gerçekten vardır; ancak o su değildir. Sıcak hava tabakalarının ışığı kırması sonucu oluşan serap, gözümüzün değil doğanın oluşturduğu bir optik olaydır. Beynimiz ise bunu su olarak yorumlar.
Günlük hayatta da benzer yanılgılar yaşarız.
Gece karanlığında bir ağacı insana benzetiriz.
Yerde duran bir hortumu yılana benzetip irkiliriz.
Beynimiz, eksik bilgiyi geçmiş deneyimleriyle tamamlamaya çalışır.
Bu özellik çoğu zaman hayat kurtarır; çünkü tehlikeyi erken fark etmemizi sağlar. Ama bazen de bizi yanıltır.
Bilim insanlarına göre beynimiz, saniyenin çok küçük bir bölümünde milyonlarca bilgiyi işleyerek bize kesintisiz bir dünya sunuyor.
Eğer beynimiz her ayrıntıyı tek tek değerlendirseydi, yürümek bile zorlaşırdı.
Bu nedenle bazı kestirme yollar kullanıyor. İşte optik yanılsamalar da bu kestirme yolların yan ürünüdür.
Aslında bu durum yalnızca gözlerimiz için geçerli değildir.
İnsan zihni, olayları da çoğu zaman eksik bilgilerle tamamlar.
Bir kişinin yüz ifadesinden onun kızgın olduğunu sanırız.
Bir cümleyi yanlış anlar, ardından günlerce kırgınlık yaşarız.
Olayın tamamını görmeden hüküm veririz.
Belki de hayatın en büyük yanılsamaları, resimlerde değil; insanlar hakkındaki düşüncelerimizde yaşanır.
Bir fotoğrafın bizi aldatması birkaç saniye sürer.
Ama önyargılarımızın oluşturduğu yanılsamalar yıllarca devam edebilir.
Demek ki yalnızca gözlerimize değil, ilk izlenimlerimize de her zaman güvenmemek gerekiyor.
Çünkü bazen gördüğümüz şey gerçek değildir.
Bazen gerçek olan, beynimizin bize gösterdiğinden çok farklıdır.
Belki de bu yüzden, hayatta en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri biraz daha dikkatle bakmak, biraz daha sabırla dinlemek ve hüküm vermeden önce ikinci kez düşünmektir.
Kim bilir...
Belki de en büyük optik yanılsama, dünyayı olduğu gibi gördüğümüzü sanmamızdır.