Bir çocuğun okul çantasından ne çıkmasını beklersiniz?

Defter, kitap, kalem, silgi…

Belki teneffüste arkadaşlarıyla paylaşmak için bir paket bisküvi, belki en sevdiği oyuncak, belki de ailesinin koyduğu küçük bir not.

Ama bir öğrencinin çantasından sargı bezi, gazlı bez, tıbbi bant ve antiseptik çıkıyorsa durup düşünmek gerekiyor.

Çünkü burada mesele artık bir çocuğun çantasında ne taşıdığı değil.

Asıl mesele, bir çocuğun zihninde ne taşıdığıdır.

Gazete haberinde anlatılan 10 yaşındaki öğrencinin çantasındaki malzemeler, ilk bakışta “Tedbirli bir çocuk” diye yorumlanabilir.

Fakat biraz daha düşündüğümüzde bunun çocukluk açısından ne kadar ağır bir tablo olduğunu görüyoruz.

Çocuk, oyun çağında.

Hayatı keşfetmesi, merak etmesi, arkadaşlarıyla kavga edip beş dakika sonra barışması, öğretmeninden azar işitince surat asması, eve gidince ödevini yapmamak için türlü bahaneler bulması gerekiyor.

Onun yerine olası bir tehlikede yaralanırsa ne yapacağını düşünüyor.

Üstelik mesele bununla da bitmiyor.

Öğretmenin anlattığına göre bazı öğrenciler, “Bir tehlike anında daha kolay kaçabilmek için cam kenarında oturmak istiyor.”

Düşünebiliyor musunuz?

Bir çocuk sınıfta yer seçerken “Tahtayı daha iyi görebilir miyim?” diye düşünmesi gerekirken, “Bir şey olursa buradan nasıl çıkarım?” diye hesap yapıyor.

İşte bence asıl üzerinde durmamız gereken nokta bu.

Çünkü çocukların korkuları bazen söyledikleri cümlelerde değil, davranışlarında ortaya çıkar.

Sırasını seçişinde,

Kapıya yakın durmak istemesinde,

Çantasına ilk yardım malzemesi koymasında,

Çevresini sürekli kontrol etmesinde…

Yetişkinlerin “Ne olacak canım, bir şey olmaz” diyerek geçiştirdiği şeyler, çocukların dünyasında çok daha büyük anlamlar taşıyabiliyor.

Çocukluk dediğimiz dönem, insanın dünyayı güvenli bir yer olarak öğrenmeye başladığı dönemdir.

Ev güvenli olmalı.

Okul güvenli olmalı.

Sokak güvenli olmalı.

Çocuk, öğretmeninin yanında kendisini güvende hissetmeli.

Arkadaşının yanında güvende hissetmeli.

Ve en önemlisi, yarın diye bir şeyin güzel olacağına inanabilmeli.

Oysa bugün bazı çocuklar geleceği hayal etmek yerine, tehlike ihtimalini hesaplıyor.

Bu çok önemli bir değişim.

Çünkü korkuyla büyüyen çocuk, yalnızca korkan bir çocuk değildir.

Dünyayı da korkulması gereken bir yer olarak öğrenir.

Bir süre sonra olağanüstü durumlar olağanlaşır.

Çocuk çantasına ilk yardım malzemesi koyar, biz “Ne kadar bilinçli” deriz.

Cam kenarında oturmak ister, “Neden acaba?” diye sormak yerine “Bırakın otursun” deriz.

Kapıya yakın durmak ister, bunu önemsemeyiz.

Sonra bir gün dönüp bakarız ve çocukların neden bu kadar kaygılı olduğunu anlamaya çalışırız.

Oysa cevap belki de yıllardır gözümüzün önündedir.

Çocuklar bize ne söylediklerini değil, dünyayı nasıl gördüklerini gösteriyorlar.

Bir çocuğun çantasında sargı bezi bulunabilir, buna kızamayız.

Ama bir çocuğun çantasında korku bulunuyorsa, asıl onunla ilgilenmek zorundayız.

Çünkü çocukların görevi; “Hayatta kalma planı yapmak değil, hayatı öğrenmektir.”

Onların çantasında kalem, defter, kitap ve oyuncak olmalı.

Korku, bizim çantamızda olmalı.

Çünkü çocukların korkularını taşımak, yetişkinlerin sorumluluğudur.

APARTMAN ANAYASASI

Apartmanda yaşamak biraz tuhaf iştir.

Kendi apartman daireniz vardır belki ama burada tamamen yalnız değilsinizdir.

Bazen; kapınızı kapattığınız anda dört duvarın içinde özgür olduğunuzu düşünürsünüz.

İstediğiniz saatte televizyon seyretmek istersiniz,

Yüksek sesle müzik dinlemek,

Gecenin bir vakti çamaşır makinesini çalıştırmak,

Yaramaz küçük köpeğiniz ile oynamak,

Balkonunuzda alem yapmak için, istediğiniz gibi kullanmak istersiniz.

Ama o dört duvarın öte tarafında da başka insanların dört duvarı olduğunu da unutmamak gerekir.

Sizin özgürlüğünüz, bir noktada onların huzuruna dokunmaya başlar.

İşte apartman hayatının bütün kavgası da burada başlıyor.

Son günlerde gürültü cezalarının artırıldığına ilişkin haberler dolaşıyor. .

2026 yılında Çevre Kanunu kapsamında, belirli şartlarda;

Konutlardan kaynaklanan gürültü için 13 bin 847 liraya,

İşyeri ve atölyeler için 139 bin 746 liraya,

Fabrika, şantiye ve eğlence gürültüsü için 419 bin 509 liraya kadar idari para cezaları söz konusu.

Ulaşım araçları için de rakam 41 bin 820 lira.

Ama mesele yalnızca gürültü değil.

Apartman hayatında kavga çıkaran o kadar çok konu var ki...

Kapının önüne bırakılan ayakkabıdan balkonu kapatmaya, köpek havlamasından gece matkap çalıştırmaya, çocuğun koşmasından mangal kokusuna kadar uzanan kocaman bir liste var.

Ve çoğumuz bunların hangisinin gerçekten yasak, hangisinin komşunun insafına bırakılmış bir mesele olduğunu bilmiyoruz.

“Kapımın önü benim mi?”

Değil elbet...

Apartman koridorları, merdivenler ve sahanlıklar “Ortak alan” niteliğinde.

Yani dairenizin kapısının dışındaki birkaç metrelik bölüm, “Benim kapımın önü” diyerek istediğiniz gibi kullanabileceğiniz özel mülkünüz değil.

Kat Mülkiyeti Kanunu’nda “Merdivenler, sahanlıklar ve koridorlar” ortak yerler arasında sayılıyor.

Bu nedenle kapının önüne bir çift ayakkabı bırakmakla, sahanlığı ayakkabılık, bisiklet, koli, puset ve başka eşyalarla doldurmak aynı şey değil.

Birincisi günlük hayatın küçük bir alışkanlığı olabilir.

İkincisi ortak alanın kullanımını engelleyen bir müdahaleye dönüşebilir.

Nitekim 2026 yılında bu konuda yapılan hukuki değerlendirmelerde de kapı önü ayakkabılık ve eşyaların, ortak alanın kullanımını ihlal edecek boyuta ulaşması halinde mahkemeye taşınabileceği belirtiliyor.

Üstelik burada mesele yalnızca “Komşum rahatsız oldu” meselesi değil.

Yangın merdiveninin önüne eşya koymak örneğin, doğrudan güvenlik sorunu da yaratabilir.

Balkon da tamamen sizin değil,

“Balkon benim, ister kapatırım ister cam takarım” demek de her zaman mümkün değil.

Balkon bağımsız bölümünüzün kullanım alanında olsa bile binanın mimari bütünlüğü ve onaylı projesi devreye giriyor.

Yargıtay’ın çeşitli kararlarında, projeye ve yönetim planına aykırı balkon kapatmalarının eski hale getirilmesine karar verildiği görülüyor.

Ortak yerlerde yapılacak değişiklikler bakımından da Kat Mülkiyeti Kanunu’nun öngördüğü malik rızası şartları önem taşıyor.

Yani “Ben parasını verdim, camı taktırdım, ne var bunda?” demek hukuken yeterli olmayabilir.

Çünkü apartman, yan yana dizilmiş birbirinden bağımsız evler topluluğu değil.

Bir bütündür.

Bir dairenin yaptığı değişiklik, binanın dış görünüşünü, ortak alanını veya diğer maliklerin haklarını etkiliyorsa iş değişir.

Peki evde kedi, köpek beslemek yasak mı?

İşte burada işler daha da karışıyor.

“Hayvan beslemek kesinlikle yasaktır” demek de doğru değil.

“Kimse karışamaz, istediğim hayvanı beslerim” demek de...

Burada önce apartmanın yönetim planına bakmak gerekiyor.

Yargıtay kararlarında, yönetim planında açıkça evcil hayvan beslenmesini yasaklayan hüküm bulunan apartman ve sitelerde bu hükmün bağlayıcı kabul edildiği örnekler var.

Buna karşılık yönetim planında böyle bir yasak yoksa, hayvanın gerçekten komşuları rahatsız edip etmediğinin somut biçimde ortaya konulması gerekiyor.

Yani mesele “Evinde kedi var” değildir.

Mesele, o kedinin veya köpeğin komşuların yaşamını nasıl etkilediğidir.

Köpek bütün gece havlıyorsa...

Ortak alanlara sürekli zarar veriyorsa...

Koku ve hijyen problemi yaratıyorsa...

Saldırgan davranışları varsa...

O zaman komşuların da hakkı devreye girer.

Ama sessiz sedasız evinde yaşayan bir kediden yalnızca “Ben hayvan sevmiyorum” diye şikâyet etmek başka bir şeydir.

Apartman hukukunun temel mantığı zaten burada ortaya çıkıyor:

Kişisel hoşnutsuzluk başka şeydir, hukuken korunması gereken rahatsızlık başka.

Gece yarısı matkap çalıştırmak özgürlük değildir elbet.

Gürültü konusunda ise sınır çok daha belirgin.

Gece yarısı son ses müzik açmak, sürekli bağırmak, yüksek sesle televizyon seyretmek, uzun süreli tadilat yapmak veya komşuların yaşamını ciddi biçimde etkileyen başka gürültüler çıkarmak “Evimin içinde yapıyorum” diyerek açıklanamaz.

Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 18. maddesi kat maliklerinin birbirlerini rahatsız etmemesini ve birbirlerinin haklarını çiğnememesini öngörüyor.

Türk Ceza Kanunu’nda da, ilgili kanunların belirlediği yükümlülüklere aykırı biçimde başkasının sağlığına zarar vermeye elverişli gürültüye neden olma ayrıca suç olarak düzenlenmiş durumda.

Buradaki ceza, sosyal medyada dolaşan bazı paylaşımlardaki gibi “3 ay ile 1 yıl” değil; TCK 183’e göre iki aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası.

Fakat buradan da “Komşum beni şikâyet etti, hemen hapse girerim” sonucu çıkmaz.

Her gürültü aynı hukuki ağırlıkta değildir.

Bir bebeğin ağlamasıyla sabaha kadar son ses müzik açmak aynı şey değildir.

Çocuğun birkaç dakika koşmasıyla her gece saatlerce parti yapmak aynı şey değildir.

Bir kere matkap kullanmakla haftalarca süren, kurallara aykırı tadilat yapmak da aynı şey değildir.

Apartmanda asıl kural: “Ben” değil, “Biz” dir.

Bence bütün bu tartışmaların temelinde çok daha basit bir mesele var.

Biz apartmanda yaşarken müstakil evde yaşıyormuş gibi davranıyoruz.

“Benim evim.”

“Benim balkonum.”

“Benim kapımın önü.”

“Benim köpeğim.”

“Ben istediğim saatte müzik dinlerim.”

“Kimse bana karışamaz.”

Oysa apartman hayatının görünmeyen cümlesi şu:

Evet, bunların hepsi sizin hayatınızın parçası.

Ama hiçbiri komşunuzun hayatını çekilmez hale getirme hakkı vermiyor.

Tersi de geçerli.

Komşunuzun “Rahatsız oldum” demesi de size karşı sınırsız bir müdahale hakkı vermiyor.

Çünkü hukuk; Apartmanda herkesin birbirinin hayatına karışmasını değil, herkesin birbirinin hakkına saygı göstermesini amaçlıyor.

Belki de apartman hayatının en güzel tarifi bu:

Duvar sizin, ama ses yalnızca sizin değil.

Balkon sizin kullanımınızda, ama bina yalnızca sizin değil.

Evcil hayvan sizin, ama çıkardığı rahatsızlık yalnızca sizin meseleniz olmayabilir.

Kapınız sizin, ama kapının dışındaki koridor ortak.

Ve bütün mesele, işte bu sınırı bilmek.

Apartmanda huzur biraz da hukuk bilgisinden geçiyor.

Çünkü bazen komşuyla kavga etmeden önce kanuna bakmak, kanuna bakmadan önce de komşuya biraz anlayış göstermek gerekiyor.

Sonuçta apartmanda herkes aynı şeyi istiyor:

Kendi evinde özgür olmak.

Ama aynı zamanda...

Komşusunun da kendi evinde huzur içinde yaşamasına izin vermek.

BUGÜN CUMA

Belki camide hutbede, belki bir sohbet sırasında bugün yine “Kul hakkından” söz edilecek.

Hepimizin bildiği, ama nedense en çok başkasının uyması gerektiğini düşündüğümüz bir kavramdan...

Kul hakkı denilince aklımıza;

Birinin parasını çalmak,

Borcunu ödememek,

Birine haksızlık etmek geliyor.

Oysa kul hakkının sınırı çok daha geniş.

Mesela;

Trafikte önümüzdeki araca yol vermemek için hızlanmak da bir başkasının hakkını hiçe saymaktır.

Sıraya kaynak yapmak,

Başkasının zamanını çalmak,

Gürültümüzle komşumuzu rahatsız etmek,

Yere çöp atmak da.

Üstelik mesele yalnızca iki insan arasındaki hakla sınırlı değil.

Devletin parası da hepimizin parasıdır.

Bir kamu görevlisinin, bir yöneticinin ya da bir kurumun devlet bütçesini gereksiz yere harcaması, israf etmesi veya kamu kaynaklarını kişisel çıkar gibi kullanması da milyonlarca insanın hakkına dokunur.

Çünkü o para birilerinin vergisidir. Emeklinin, işçinin, esnafın, çiftçinin, memurun verdiği paradır.

Dinin bize söylediği şey aslında çok basit:

“Sana ait olmayan bir hakkı kullanma.”

Bazen o hak bir para değildir.

Bir başkasının önceliğidir.

Bir başkasının emeğidir.

Bir başkasının huzurudur.

Bir başkasının zamanıdır.

Hatta bazen bütün toplumun ortak hakkıdır.

Bu yüzden cuma günü camiye gidip kul hakkından söz etmek güzel.

Ama asıl mesele, camiden çıktıktan sonra başlıyor.

Direksiyona geçtiğimizde,

Sıraya girdiğimizde,

İşimizi yaparken,

Bir başkasının emeğine karar verirken,

Kamu malını kullanırken...

Kısacası kimsenin bizi görmediğini düşündüğümüz her yerde.

Çünkü kul hakkının en zor tarafı da bu:

İnsanlardan saklayabilirsiniz.

Ama hakkını yediğiniz kuldan saklayamazsınız.

Hayırlı cumalar.