Geçenlerde bir oyunumu yazarken içinde “Kaynana” lafını kullandım.

Birden beynimde şimşek çaktı:

“Kaynana” ne demekti?

Öyle değil canım.

Elbette eşinin annesi.

Onu biliyoruz da, “Kayın” kelimesi ne manaya geliyordu acaba?

“Kayınpeder” de, peder anlamında mesela.

Kayınço, kayınvalide, kayın baba, kaynata…

Hepsi eyvallah da, şu baş tarafındaki “Kayın” nereden geliyor?

Meğer bu kelimenin geçmişi epey eskiymiş.

Eski Türkçede “Kadın” biçiminde kullanılan bir kelime var.

Fakat bugünkü “Kadın” anlamında değil. “Evlilik yoluyla oluşan hısımlık, dünürlük ve kayın hısımlığı” anlatıyordu.

Zaman içinde kelime ses değişikliklerine uğrayarak “Kayın” biçimine dönüşmüş.

Yani bir insanla kan bağımız yoksa ama evlilik yoluyla onun ailesine katılmışsak, Türkçe buna “Kayın” demiş.

“Kayın” kelimesinin kayın ağacından geldiği, “Ailelerin kaynaşması” gibi açıklamalarla anlatılan güzel hikâyeler de var aslında...

Fakat bunların sağlam bir etimolojik dayanağı yok.

Akrabalık anlamındaki “Kayın”, tamamen eski Türkçe akrabalık terimlerinden geliyor.

Demek ki “Kayınpederim geldi” dediğimizde, aslında farkında olmadan yüzyıllar öncesinden kalma bir Türkçe kelimeyi kullanıyoruz.

Peki bir de “Kayın” kısmını anlayıp da, “Ço” kısmını bir türlü anlayamadığımız “Kayınço” kelimesi var?

Buna ne demeli?

İşte buna cevap şöyle verilmiş;

“Kayınço” dediğimizde aslında kelimenin sonunda anlamsız bir “Ço” yok.

Orada eski Türkçenin “Ağabey” anlamındaki “Eçe/eçü” kelimesinin izi var.

Zamanla “Kayıneçe”, “Kayıneçü” kelimesi “Kayınço’ya” dönüşmüş.

Bir de şu var;

Çorum yöresi sözlüğünde örneğin “Kayınçı”; Eşinin erkek kardeşi olarak kullanılmış.

“Kayınço” da bunun bir varyantı olarak gösterilmiş...

Dil böyle bir şey işte…

Bazen tek bir kelimenin içinde koca bir tarih saklanıyor.

Kaynın, “Anasını, babasını” bulmuştuk.

Son olarak “Ağabeyini” de bulduk, işlem tamam oldu.

Haydi kalın sağlıcakla…

BİR KADIN

BİR FELSEFE

Bazen bir insanın hayatını anlatmak için doğum tarihini vermek yetmez çünkü bazı insanlar yaşadıkları yıllardan daha büyük bir iz bırakır.

İşte böyle biriydi “İoanna Kuçuradi”

1936’da İstanbul’da dünyaya gelen bir kız çocuğunun, yıllar sonra Türkiye’de felsefenin en önemli isimlerinden biri olacağını, insan hakları konusunda dünyaya sesini duyuracağını ve UNESCO’nun Dünya Felsefe Günü’nün ortaya çıkışında rol oynayacağını o gün kim bilebilirdi?

Üstelik onun hikâyesi, gösterişli salonlarda başlamadı.

Bir sınıfta başladı.

Bir kitapla...

Ve bir soruyla.

İoanna Kuçuradi, İstanbul’daki Zapyon Kız Lisesi’nde okurken felsefeyle karşılaştı, Platon’un Sokrates’i anlattığı metinleri okudu.

Sokrates’in yaptığı şey aslında çok basitti:

İnsanlara bildiklerini sandıkları şeyleri yeniden sorduruyordu:

“Adalet nedir?”

“İyi nedir?”

“Doğru nedir?”

Belki de Kuçuradi’nin hayatındaki ilk büyük karşılaşma buydu.

Çünkü o da hayatı boyunca insanlara hazır cevaplar vermekten çok, soruların kendisini ciddiye aldı.

1959’da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi.

Hocası Takiyettin Mengüşoğlu’nun yanında çalışmaya başladı.

Sonra Türkiye’nin yakın tarihinde önemli bir kırılma yaşandı.

27 Mayıs 1960...

Üniversitelerden 147 öğretim üyesi uzaklaştırıldı.

Bunların arasında Kuçuradi’nin hocası Mengüşoğlu da vardı.

Genç İoanna Kuçuradi henüz 24 yaşındaydı.

Ama sessiz kalmadı.

Üniversiteden uzaklaştırılan hocaların geri dönmesi için yapılan çalışmalara katıldı.

Felsefenin ilk ciddi sınavı belki de burada başladı:

Düşündüğünü söylemek mi, yoksa düşünmenin gereğini yapmak mı?

Kuçuradi ikincisini seçti.

Sonra İstanbul’dan Erzurum’a gitti.

Bugünün Türkiye’sinden bakınca sıradan görülebilir ama 1960’ların ortasında İstanbul’da yetişmiş genç bir kadın akademisyenin Erzurum’a giderek üniversitede çalışmaya başlaması hiç de sıradan bir karar değildi.

1965-1968 arasında Atatürk Üniversitesi’nde görev yaptı.

Yanında büyük bir akademik dünya yoktu.

Kendi anlatımıyla, Erzurum’a giderken neredeyse bir çanta ve bir yatakla yola çıkmıştı.

Ama orada bir şey öğrendi:

Felsefe yalnızca İstanbul’daki üniversite koridorlarında yapılmazdı, insan nerede yaşıyorsa, felsefe oradaydı. Yani insanın olduğu her yerde...

1969’da Ankara’ya geçti.

Hacettepe Üniversitesi’nde felsefe bölümü kurulacaktı ve Kuçuradi, bu bölümün kurucusu oldu.

Burada yaptığı şey yalnızca ders vermek değildi, sıfırdan bir felsefe bölümü kurdu.

1969’dan 2003’e kadar bölüm başkanlığını yürüttü.

Bugün Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, Türkiye’nin önemli felsefe merkezlerinden biri olarak çalışmalarını sürdürüyor.

Bölümün kendi tarihçesinde de Kuçuradi’nin kurucu başkan olduğu özellikle belirtiliyor.

Bir üniversitede bölüm kurmak belki dışarıdan bakıldığında bir idari görev gibi görünebilir, oysa aslında bir düşünce geleneği kurmaktır.

Hoca yetiştirmektir.

Öğrenci yetiştirmektir.

Kitaplar yazdırmaktır.

Tartışma kültürü oluşturmaktır.

Ve sizden sonra gelecek insanların önünü açmaktır.

Kuçuradi bunu yaptı.

Sonra felsefeyi üniversitenin dışına çıkardı.

Uzun yıllar Türkiye Felsefe Kurumu’nun başkanlığını yaptı ve bu Kuçuradi’nin hayatında çok önemli bir yer tuttu.

Aynı zamanda uluslararası felsefe dünyasında da Türkiye’yi temsil etti.

Uluslararası Felsefe Dernekleri Federasyonu’nun yönetim kurulunda görev aldı, 1988-1998 arasında genel sekreterlik yaptı ve 1998’de federasyonun başkanı oldu.

Düşünün:

İstanbul’da doğmuş bir kız çocuğu...

Erzurum’a gidiyor.

Ankara’da bir felsefe bölümü kuruyor.

Sonra dünyanın dört bir yanındaki filozofların oluşturduğu uluslararası bir kuruluşun başına geliyor.

Bu, yalnızca kişisel bir akademik başarı hikâyesi değildir.

Aynı zamanda Türkiye’de felsefenin dünyaya açılma hikâyesidir.

Ama Kuçuradi’nin asıl üzerinde durduğu meselelerden biri insan haklarıydı.

Çünkü onun felsefesinde insan, soyut bir kavram değildi.

Gerçek insandı.

Sokağa çıkan...

Haksızlığa uğrayan...

Ayrımcılığa maruz kalan...

Savaştan etkilenen...

Devlet karşısında hakkını arayan...

Ve bazen sadece “İnsan olduğu için” korunması gereken insan.

1994-1996 yılları arasında İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu Başkanlığı yaptı.

1997’den itibaren Hacettepe’de İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin yöneticiliğini üstlendi.

İnsan hakları konusunda eğitim ve araştırma çalışmalarını yıllarca sürdürdü.

Daha sonra Maltepe Üniversitesi’nde İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin başkanlığını yürüttü; UNESCO Kürsüsü çalışmalarıyla da bu alanı uluslararası düzeyde sürdürdü.

Kuçuradi’nin hayatındaki en önemli duraklardan biri de UNESCO idi...

Felsefenin sadece filozofların işi olmadığını savunan anlayışı, UNESCO’nun felsefeye verdiği önemle buluştu.

2005 yılında UNESCO tarafından Dünya Felsefe Günü ilan edildi.

Bugün dünyanın pek çok yerinde kasım ayının üçüncü perşembesinde kutlanan bu günün oluşmasında Kuçuradi’nin önemli katkıları oldu.

UNESCO Türkiye Milli Komisyonu da vefatının ardından özellikle bu katkısını vurguladı.

Yani bugün çocuklara, gençlere, akademisyenlere, öğretmenlere:

“Biraz durun ve düşünün” denilen bir gün varsa, Türkiye’den bir filozofun bunda emeği var.

Peki ne yazdı?

Çok şey...

Nietzsche ve İnsan...

İnsan ve Değerleri...

Etik...

Sanata Felsefeyle Bakmak...

Bunların yanı sıra Kant’ın önemli eserlerini Türkçeye kazandıran çevirilerde de yer aldı.

Ama Kuçuradi’yi yalnızca kitaplarının sayısıyla anlatmak mümkün değil.

Çünkü onun yaptığı iş, bir kütüphaneye kitap eklemekten çok daha büyüktü.

Türkiye’de felsefe eğitiminin gelişmesine katkıda bulundu.

Bir felsefe bölümü kurdu.

Öğrenciler yetiştirdi.

Türkiye Felsefe Kurumu’nu ulusal ve uluslararası alanda etkin bir kurum haline getiren çalışmalarda bulundu.

İnsan hakları alanında felsefi temelli çalışmalar yürüttü.

UNESCO’da felsefenin görünürlüğünün artmasına katkı verdi.

Ve bütün bunları yaparken felsefeyi günlük hayatın dışına çıkarmadı.

Belki de onu anlamanın en güzel yolu buradan geçiyor.

Çünkü İoanna Kuçuradi’nin felsefesi, insanın hayatına dokunuyordu.

Bir insanı yalnızca ait olduğu gruba bakarak değerlendirmemek...

Bir olay hakkında hüküm vermeden önce düşünmek...

“Bana göre doğru” ile “Gerçekten doğru olan” arasındaki farkı görebilmek...

İnsanı araç değil, değer taşıyan bir varlık olarak görebilmek...

Bunlar felsefe kitaplarının sayfalarında kalacak meseleler değildi.

Günlük hayatın tam ortasındaydılar.

Komşumuzla ilişkimizde...

İşyerimizde...

Mahkemede...

Siyasette...

Okulda...

Ailede...

Her yerde.

İoanna Kuçuradi, geçen hafta, 2 Ekim 2026’da, 89 yaşında hayatını kaybetti.

UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’nun yayımladığı taziye mesajında onun ömrünü “İyiliğe, etiğe ve insan onuruna” adadığı vurgulandı.

Şimdi geriye bir hayat kaldı.

Ama yalnızca bir hayat değil...

Bir okul.

Bir düşünce geleneği.

Yüzlerce öğrenci.

Kitaplar.

Kurumlar.

İnsan hakları çalışmaları.

Uluslararası görevler.

Ve bugün dünyanın dört bir yanında kutlanan bir “Dünya Felsefe Günü.”

Bu nedenle İoanna Kuçuradi’yi sadece “Türk felsefesinin annesi” diye anmak belki eksik kalır.

Çünkü o, yalnızca felsefe yapan bir akademisyen değildi.

Türkiye’de felsefenin kurumsallaşmasına emek veren, insan hakları düşüncesini felsefeyle buluşturan ve Türkiye’den dünyaya uzanan bir düşünce köprüsü kuran bir isimdi.

İstanbul’da başlayan hayatı Erzurum’dan geçti, Ankara’da kök saldı ve dünyaya uzandı.

Ve belki de geride bıraktığı en önemli miras, tek bir cümleye sığabilir:

Düşünmek, yalnızca bilmek için değil; insanı ve hayatı daha doğru anlayabilmek için gereklidir.

İoanna Kuçuradi’nin hikâyesi de aslında bunun hikâyesiydi.

Bir insanın, düşünmenin peşinden giderek bir ülkenin düşünce hayatına nasıl iz bırakabileceğinin hikâyesi.

SAKIN FONLANMAYIN!

Kolay ve hileli kazanç her zaman birilerinin ilgisini çekmiştir.

Bunu önlemenin tek yolu;

Vicdan, ahlak ve terbiyedir.

Şimdi size bu durumu uzun uzun anlatmaktansa, sosyal medyada bulduğum bir hikâye ile anlatmaya çalışayım.

Anlayan anlasın, anlamayana davul zurna zaten az…

Köye bir adam geliyor.

Köylülere diyor ki:

“Ormandaki maymunları bana getirin, tanesini 100 liradan alacağım.”

Köyde zaten sürüyle maymun var.

Köylüler koşup ormana gidiyor, maymun yakalıyor, adama satıyor.

Bildiğin kolay paraya sahip oluyorlar…

Birkaç gün sonra adam diyor ki: “Maymunlar az gelmeye başladı. Belli ki ormanda maymun azaldı, artık tanesini 200 liradan alacağım.”

Köylüler daha hevesli yakalayıp adama getirip satıyorlar…

Sonra adam fiyatı 300 lira yapıyor.

Sonra 500 lira.

Ormanda neredeyse hiç maymun kalmıyor.

Köylülerin hepsi oldukça fazla para kazanmıştır.

Sonra adam diyor ki: “Benim şehre dönmem lazım. 1 haftaya geleceğim. Döndüğümde tanesini 1000 liradan alacağım.”

Ve yanındaki yardımcısını köyde bırakıyor. .

Yardımcısı köylüleri gizlice topluyor ve diyor ki:

“Bakın patronun topladığı bütün maymunlar kafeste. Ben size tanesini 700 liradan satayım, patron gelince siz ona 1000 liradan geri satarsınız, arada 300 lira kârınız olur.”

Köylüler düşünüyor, mantıklı geliyor.

Kimisi evini satıyor, kimisi ineğini satıyor, birikmiş ne varsa verip kafesteki tüm maymunları 700 liradan geri satın alıyor.

Sonra ne mi oluyor?

Ne adam geri geliyor, ne de yardımcısı. Köyde bir sürü maymun kalıyor, bir de beş parasız köylüler.

.İşte Borsada, Coin’'de, Saadet zincirlerinde olan şey tam olarak bu.

Buna da “Maymun ticareti” deniyormuş meğer.

Siz de “Taklaya gelmek istemiyorsanız”, bu tip “Sazan sarmallarından” uzak durun.

Canınız yanmasın…

Atalarımız ne demiş?

“Büyük balık, küçük balığı yutar…”

Eh siz de Büyük balık olmadığınıza göre…