Bu aralar taktım şarkıların hikâyelerine.

Aa takdir dersiniz ki, güzel oluyor.

İnsan okudukça okuyası geliyor değil mi?

İşte onlardan bir kaçı yine karşınızda.

Bu hikayeler size, cumartesi günü için iyi bir vakit geçirtebilir…

“Duydum ki Unutmuşsun Gözlerimin Rengini” adlı şarkı, bu hafta köşemizin konuklarının ilki.

Sözleri Turgut Yarkent’e, bestesi Selahattin Altınbaş’a ait olan eser, Muhayyerkürdî makamında ve Semai usulünde.

1977 yılında Milliyet gazetesinin düzenlediği “Yılın Sevilen Şarkıları” yarışmasında da ödül kazanmış.

Ama asıl ilginç olan, şarkının doğuş hikâyesi.

Yıl 1972…

Turgut Yarkent’e bir arkadaşı gelir ve sevdiği kız için bir şiir yazmasını ister.

Yarkent sorar:

“Peki, nasıldır bu kız? Gözleri ne renk mesela?”

Arkadaşı:

“Unuttum” der.

Şair şaşırır.

Birkaç soru daha sorar.

Kızın saç rengini bile hatırlayamamaktadır.

Yarkent, “Yakında hazırlarım, merak etme” diyerek arkadaşını uğurlar.

Sonra düşünür ve şiiri bu kez kızın ağzından yazar.

İlk dize de hazırdır:

“Duydum ki unutmuşsun,

Gözlerimin rengini…”

Gerisi zaten gelir:

“Yazık olmuş o gözlerden,

Sana akan yaşlara…”

Bir zamanlar sevilen, hayal edilen, geceleri rüyalara giren kadın, şimdi unutulmuştur.

Ve şarkının en ağır cümlesi gelir:

“Demek ki senin için,

Aşk değil yalan idim…”

İnsanın burada dönüp o adama kızası geliyor.

“Kardeşim, insan sevdiği kadının gözlerinin rengini unutur mu?”

Gerçi insan hafızası tuhaf tabi.

Yıllar geçer; yüzleri, sesleri, birlikte yaşanan günleri unutursun.

Ama bazen bir şarkının iki notasını duyarsın, yirmi yıl önce yaşadığın bir akşam bütün ayrıntılarıyla geri gelir.

Demek ki mesele gözlerin rengi değil mesele, bir insanın başka bir insanın hayatındaki yerini unutması.

Araştırmalarımda gördüm ki, bu hikâye bugün pek çok yerde aynı şekilde anlatılmış.

Ancak 1972’de yaşanan o arkadaş-kız hikâyesinin bütün ayrıntılarını doğrulayan birincil bir belgeye ulaşmak mümkün değildi.

Bu sebeple, “Kesin olarak böyle oldu” demek yerine, “Turgut Yarkent hakkında anlatılan hikâyeye göre” demek daha doğru.

Ama eserin kendisi konusunda kuşku yok.

Turgut Yarkent’in güftesi, Selahattin Altınbaş’ın bestesi.

Ve ortaya da hoş bir hayat ironisi çıkıyor:

Bir adam sevdiği kadının gözlerinin rengini unutuyor.

Şair, bu unutkanlıktan bir şiir çıkarıyor.

Bestekâr onu şarkıya dönüştürüyor.

Aradan yarım asır geçiyor…

O adamın kim olduğunu kimse hatırlamıyor.

Sevdiği kızın kim olduğunu da.

Gözlerinin rengini zaten adam bile hatırlamıyordu.

Ama o unutulan gözler, bugün hâlâ milyonlarca insanın hafızasında.

Belki de sanatın yaptığı tam olarak bu:

Bir insanın unuttuğunu, bütün bir topluma hatırlatmak.

Unutmak bazen iyidir.

“İyi ki unutmuşsun kardeşim…

Yoksa belki de bu şarkı hiç olmayacaktı.”

VEDA BUSESİ’NİN OLMAYAN HİKÂYESİ

Bir başka hikaye de “Veda Busesi…

Bunu bilmeyeniniz azdır.

“Hani o bırakıp giderken seni,

Bu öksüz tavrını takmayacaktın…”

Bir sevgilinin ardından söylenmiş, ayrılığın acısını anlatan son derece hüzünlü bir şarkı gibi gelir insana.

Ama yıllardır bu şarkının arkasında başka bir hikâye anlatılıyor.

Öyle bir hikâye ki insanın yüreğini daha da burkuyor.

Deniyor ki:

Şair Orhan Seyfi Orhon’un küçük kızı amansız hastalığa yakalanmıştır.

Ölüm döşeğinde babasına, “Ben öldükten sonra ağlamayacaksın, söz mü?” diye söyler.

Baba söz verir.

Ama kızını kaybettiğinde dayanamaz.

Ağlar.

Ve kızının ardından şu dizeler dökülür:

“Alnına koyarken veda buseni,

Yüzüme bu türlü bakmayacaktın…”

Ardından şiir Yusuf Nalkesen tarafından bestelenir ve “Veda Busesi” olarak ölümsüzleşir.

Ne kadar güzel bir hikâye değil mi?

Belki de fazla güzel.

Çünkü araştırınca işin rengi değişiyor.

Bu hikâyenin güvenilir bir dayanağı yok.

Daha da önemlisi;

Şiirin kendisi 1937 yılında yayımlanmış.

Yusuf Nalkesen ise şiiri 1951’de bestelemiş.

Orhan Seyfi Orhon 1890’da doğmuş, 1972’de ölmüş.

Ve bilinen tek kızı Sevinç Şeyhun, 1930 doğumlu. Orhon öldüğünde kızı hayattaymış.

Yani yıllardır anlatılan “Kanser hastası 10 yaşındaki kızını kaybeden baba” hikâyesini doğrulayacak bir kayıt bulunmuyor.

Üstelik bu hikâyenin basılı ve dijital kaynaklarda izine ancak 2012’den sonra rastlanıyor.

Demek ki biz yıllardır bir şehir efsanesi okumuşuz.

Fakat burada başka, daha ilginç bir soru ortaya çıkıyor:

Peki bu hikâye nasıl bu kadar inandırıcı oldu?

Çünkü şiir gerçekten çok hüzünlü.

“Gelse de en acı sözler dilime,

Uçacak sanırım birkaç kelime,

Bir alev halinde düştün elime,

Hani ey gözyaşım akmayacaktın?”

İnsan bu dizeleri okuyunca ister istemez bir ölüm sahnesi hayal ediyor.

Oysa şiirin gerçek hikâyesini bilmiyoruz.

Belki bir aşkın ardından yazıldı.

Belki şairin yaşadığı başka bir ayrılığın izlerini taşıyor.

Belki de tamamen şiirsel bir hayal.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Bir şiire sonradan bir hikâye yakıştırılmış ve o hikâye, şiirin kendisi kadar meşhur olmuş.

Belki de burada bize anlatılması gereken asıl hikâye budur.

Çünkü insanlar yalnızca şarkıları dinlemiyor.

Şarkıların hikâyelerine de inanmak istiyor.

Bir şarkının arkasında gerçek bir aşk, bir ölüm, bir ihanet, bir kavuşamama olduğunu öğrenince onu başka türlü dinliyoruz.

“Veda Busesi”nin hikâyesinde de tam olarak bu olmuş.

Önce bir şiir var.

Sonra bir beste.

Sonra unutulmaz bir şarkı.

Ve en sonunda, şarkının önüne geçen bir hikâye…

İşte en hüzünlü tarafı şu:

Biz yıllarca o şarkıyı dinlerken ölen küçük bir kızın ardından ağladığımızı sandık.

Oysa belki de ağladığımız şey, yalnızca dört mısranın içine sığdırılmış büyük bir ayrılık duygusuydu.

SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA

Barış Manço’nun sesi duyulduğunda hepimizin bildiği o sözler gelir.

Bu da cumartesinin misafir şarkı hikayelerinden biri.

“Yaz tahtaya bir daha,

Tut defteri kitabı,

Sarı çizmeli Mehmet Ağa,

Bir gün öder hesabı…”

İyi de kim bu Sarı Çizmeli Mehmet Ağa?

Gerçekten yaşamış mı?

Araştırmalarımda karşıma gerçek olduğu sonucuna rastladım.

Evet Mehmet Ağa yaşamış gerçekten…

En azından hakkında anlatılanların ve onu tanıyanlara ilişkin kayıtların gösterdiği kadarıyla, bu isim yalnızca Barış Manço’nun uydurduğu bir şarkı kahramanı değil.

Hikâye Kıbrıs’ta geçiyor.

Anlatılanlara göre Mehmet Ağa, Karaman yöresinden Kıbrıs’a gelen bir Yörük Türkmeni.

Göçeri köyüne yerleşmiş, zamanla geniş topraklara sahip olmuştu.

Ama onu “Ağa” yapan yalnızca toprağı değildi;

İnsanlara iş verir,

Yoksullara yardım eder,

Evlenmek isteyen gençlere destek olur,

Küsleri barıştırırmış…

Asıl meşhur hikâye ise esnafın defterindeydi.

Parası olmayan biri lokantaya gider, yemeğini yer, hesabı ödeyemezse “Mehmet Ağa’nın hesabına yazın…” dermiş.

Anlatılanlara göre Mehmet Ağa da belli zamanlarda esnafı dolaşır, insanların borçlarını kapatırmış gerçekten.

Bugün kulağa biraz masal gibi gelen bu hikâyedeki Mehmet Ağa’nın gerçekten yaşamış olması hikâyeyi daha ilginç hale getirmiş.

Çünkü Barış Manço bu hikâyeyi Kıbrıs’a yaptığı bir ziyaret sırasında, 1971’de öğrenmiş.

Dinlediği Mehmet Ağa hikâyesinden etkilenmiş ve yıllar sonra bunu şarkıya dönüştürmüş.

Şarkı 1979’da yayımlandığında ise “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” artık bütün Türkiye’nin bildiği bir isim olmuş…

Fakat Barış Manço’nun hikâyeyle ilişkisi burada bitmemiş.

1982’de yeniden Kıbrıs’a gittiğinde ise şarkısına konu ettiği adamın mezarını aramış.

Ve bulmuş da.

Mezarın bakımsız olduğunu görmüş ve hemen Mehmet Ağa’nın akrabalarıyla görüşerek yaptırılan yeni mezar taşına katkıda bulunmuş.

Taşın üzerine de şu ifade yazılmış.

“Barış Manço ile bütünleşen Sarı Çizmeli Mehmet Ağa…”

Ne tuhaf değil mi?

Bir insan yaşarken çevresindekilerin hesabını ödemiş, ancak öldükten sonra adını milyonlarca insan öğrenmiş.

Üstelik onu tanımayan insanlar, yıllarca onun adını başka bir anlamda kullanmış.

“Sarı çizmeli Mehmet Ağa…”

Yani “Kim olduğu belli olmayan, hesabı kimin ödeyeceği bilinmeyen kişi.”

Oysa gerçek Mehmet Ağa’nın hikâyesinde bunun tam tersi var.

Adamın kim olduğu biliniyor.

Nerede yaşadığı biliniyor.

Akrabaları var.

Mezarı var.

Ve yaptığı iyilikler insanların hafızasında kalmış.

Barış Manço’nun yaptığı ise belki de bu hikâyeyi yeniden hayata döndürmek.

Bir insanın iyiliğini alıp bir şarkıya koymak.

Sonra o şarkıyı milyonlara dinletmek.

Bugün “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” dediğimizde çoğumuzun aklına artık o gerçek adam değil, Barış Manço’nun sesi geliyor.

Belki de bundan daha güzel bir hatırlanma biçimi yok.

Çünkü;

Bazı insanlar öldükten sonra mezar taşlarında yaşar.

Bazıları ise şarkılarda.

Ve Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın hikâyesinde en güzel cümleyi belki de Barış Manço söyledi;

“Bir gün öder hesabı…”

Mehmet Ağa gerçekten de hesapları ödemiş.

Parası gitmiş.

Ama insanların gönlünü kazanmış…

BİR ÇIRAKTAN ŞARKIYA

Son şarkı hikâyemiz de Cem Karaca’dan…

Bilinen bazı şarkılar büyük aşklardan doğar.

Bazıları ise bir bakıştan…

Cem Karaca’nın “Tamirci Çırağı” da böyle bir şarkı.

Anlatılanlara göre Cem Karaca bir gün motorunu tamir ettirmek için sanayiye gider.

Orada ustasının yanında çalışan genç bir çırak dikkatini çeker.

Çocuk sürekli azar işitmekte, horlanmaktadır.

Karaca’nın aklı bu çocukta kalır.

Sonra kafasında bir hikâye kurar.

Sanayide çalışan fakir bir çırak…

Ve ona tepeden bakan, zengin bir genç kız.

Çırak kıza âşık olur.

Ama sınıf farkı vardır.

Kız için o yalnızca bir tamirci çırağıdır.

Karaca’nın şarkıya dönüştürdüğü hikâye işte burada başlar.

Aşk ilerledikçe çırak hayaller kurar.

Ama gerçek dünya hayallerden daha acımasızdır.

Kızın ailesi bu ilişkiye izin vermez.

Çünkü kız zengindir, çırak ise işçidir.

Ve şarkının en acı cümlesi gelir;

“İşçisin sen, işçi kal…”

Aslında Cem Karaca’nın anlattığı yalnızca kavuşamayan iki insanın hikâyesi değildir.

Bir sınıf meselesidir.

Bir gencin sevdiği kıza değil, doğduğu yere ve ait olduğu sınıfa yenilmesidir.

Üstelik hikâyenin başlangıcındaki çırak gerçekten vardır; ama şarkıdaki aşk, Karaca’nın hayalidir.

Yani Cem Karaca bir aşkı görüp şarkı yazmamıştır.

Bir çırağı görmüş, onun yerine hayal kurmuş ve o hayale milyonların hayatından bir parça koymuştur.

Belki de yıllar sonra hâlâ içimizi acıtmasının sebebi budur.

Çünkü o çırak büyümüş olabilir.

Sanayi dükkânları değişmiş olabilir.

Ama bazı çocuklara hâlâ önce “Sen kimsin?”, sonra “Ne istiyorsun?” diye soruluyor. 

Ve bazen insanın hayatını değiştiren şey, sevdiği kadının “Hayır”ı değil…

Doğduğu sınıfın ona söylediği “Haddini bil” cümlesidir.

İşte Cem Karaca’nın şarkısı tam da bunu anlatır;

Bazıları aşkını kaybeder.

Bazıları ise daha aşk, başlamadan kaybetmiştir;

Kaderine teslim olarak…