Olayın kahramanı, Norveç Parlamentosu Başkanı Eva Kristin Hansen.

Takvimler Kasım 2021’i gösterdiğinde Hansen, henüz bir ay önce parlamentonun başkanlığına seçilerek göreve başlamış.

Ancak kısa süre sonra siyasi kariyerinin en zor günleriyle karşı karşıya kalmış.

Sebebi mi?

Milyonlarca dolarlık bir yolsuzluk iddiası değil.

Devlet ihaleleri, büyük müteahhitler, karmaşık şirket ilişkileri de değil.

Sebebi bir konut.

Norveç’te “Oslo dışında yaşayan milletvekillerinin, parlamentoya ait ücretsiz konutlardan yararlanabilmesi amacıyla” belirlenmiş bir kural var.

Buna göre;

Parlamentoya 40 kilometreden daha yakın bir konutu bulunan milletvekili bu haktan yararlanamıyor.

Norveç Parlamentosu Başkanı Eva Kristin Hansen’in eşiyle birlikte yaşadığı, Oslo’ya yalnızca 29 kilometre uzaklıktaki bir evi bulunuyormuş meğer.

Buna rağmen 2014-2017 yılları arasında parlamentonun “Ücretsiz konut imkânından” yararlanmış.

Üstelik resmi adresi başka bir şehirde görünüyormuş.

Vay vay vay!

Olay, Norveç basınında ortaya çıkarılınce Bayan Eva Hansen, “Kuralları yanlış anladığını” söyleyerek özür dilemiş.

Bu sebepten dolayı medyada konut uygulamalarına ilişkin tartışmalar büyümüş.

Polis, soruşturmanın başladığı açıklanınca da “Parlamento başkanlığından istifa etmiş.”

Burada önemli bir ayrıntıyı atlamamak lazım;

Çünkü Başkan Hansen, mahkeme kararıyla suçlu bulunmadan önce istifa etmiş.

Olayın ortaya çıkması, kurallara aykırılık tartışması ve başlayan soruşturma, siyasi sorumluluk meselesini gündeme getirmiş.

Peki, bu hikâyeden biz ne dersi çıkaracağız?

40 kilometre olan kural, 11 kilometre ile delinmiş.

Ama burada asıl mesele 11 kilometre değil.

Asıl mesele, kamu malına ve kamu görevine bakış.

Çünkü o konut, bir siyasetçinin kişisel mülkü değil.

Vergi veren insanların parasıyla finanse edilen, belirli koşulları taşıyan milletvekillerinin yararlanması için oluşturulmuş bir imkân.

Kural varsa, o kural herkes için geçerlidir.

Makam sahibi olmak, kuralların dışına çıkma ayrıcalığı değil; tam tersine, daha fazla sorumluluk taşıma gerekçesidir.

Üstelik burada dikkat çekici olan yalnızca konut meselesi de değil.

Ülkenin parlamento başkanlığı makamında bulunan bir siyasetçinin, (hakkı olup olmadığı tartışılan bir kamu imkânından yararlanmasının ortaya çıkması ile) siyasi sorumluluğu gereği istifa etmesi…

Şimdi bir an durup düşünmek lazım.

Bizde kamu kaynaklarının kullanılmasıyla ilgili bir tartışma çıktığında neler oluyor?

Önce iddiaların üzeri örtülmeye mi çalışılıyor?

Yoksa belgeler ortaya çıkarılıp hesap mı veriliyor?

Bir kamu görevlisi hata yaptığında, sorumluluğunu üstlenmesi mi bekleniyor, yoksa konu bir süre sonra gündemden düşsün diye mi bekleniyor?

Elbette her ülkenin hukuk sistemi, siyasi koşulları ve olayların ayrıntıları farklıdır.

Norveç’teki bir istifayı alıp Türkiye’deki bütün olaylarla aynı kefeye koyamayız. Ancak kamu görevlilerinin hesap verebilirliği konusunda şu soruyu sormaktan da kaçamayız:

“Kamu görevinde sorumluluk, yalnızca mahkûmiyet kararıyla mı başlar, yoksa toplumun güvenini kaybetme ihtimali ortaya çıktığında da devreye girer mi?”

Bu olay sonucu şu soruyu kendimize sormalı ve bizdeki şu konu başlıklarına dikkat kesilmeliyiz:

Basının özgürce araştırabilmesi,

Kuralların sorgulanabilmesi,

Kamuoyunun tepkisinin kaile alınması,

Siyasi sorumluluğun yerine getirilmesi,

Hesap verebilirliğin tesis edilmesi…

Biz dönelim yine Bayan Hansen’e.

Norveç’te 11 kilometrelik fark, nelere mal olmuş.

Koskoca başkan haberlerin yayılması üzerine görevinden “Şak!” diye istifa etmiş…

Asıl unutulmaması gereken şu:

Kamu malının kime ait olduğu

O malı kullananların kime hesap vermesi gerektiğidir.

Çünkü devletin malı, sahipsiz mal değildir.

Devletin malı milletin malıdır.

Hesap vermek de lütuf değil, sorumluluktur.

BİR KALE BİR ŞİİR

Bazı hikâyeler insana, hayatın en büyük hakikatlerinden birini anlatır.

Rivayete göre Hasan Sabbâh, Alamut Kalesi’ne yerleşmiş, kendi dünyasını kurmuş ve gücünü tahkimatlarla, fedaileriyle, siyasi nüfuzuyla pekiştirmiş. Bir gün eski dostu Ömer Hayyam’ı Alamut’a davet etmiş.

Aralarındaki sohbette Hayyam, artık yaşlandığını, en kıymetli varlığı olan yazmalarını emanet edebileceği güvenilir birine ihtiyaç duyduğunu söylemiş.

Hasan Sabbâh dünyaya meydan okumak için bir kale inşa etmiştir.

Kendisi ise küçücük bir kâğıda kelimeler yazmıştır.

Ama o kâğıdın, taştan kaleden daha uzun yaşayacağına inanmaktadır.

Bu hikâyede iki ayrı ölümsüzlük anlayışı karşı karşıya geliyor.

Biri, gücü elinde tutarak tarihe hükmetmek istiyor.

Diğeri ise, insanın zihnine ve kalbine dokunarak zamana direnebileceğini düşünüyor.

Peki, hangisi haklı çıktı?

Hasan Sabbâh, 1124 yılında Alamut’ta öldü.

Ömer Hayyam da 1131 yılında hayata veda etti.

Aradan yaklaşık bir asır geçtikten sonra Alamut Kalesi, 1256’da Moğol hükümdarı Hülagû’nun eline geçti.

Kaleyle birlikte meşhur kütüphanesi de büyük ölçüde yok edildi.

Bir zamanlar aşılması imkânsız görülen surlar, bir gün aşılabildi.

Güçlü ordular dağıldı.

Komutanlar öldü.

İktidarlar el değiştirdi.

Fakat Hayyam’ın adı hâlâ yaşıyor.

Üstelik yalnızca yaşadığı coğrafyada değil; farklı dillerde, farklı ülkelerde, birbirini hiç tanımayan insanların kitaplarında ve düşüncelerinde.

Bir kale, düşmanını dışarıda tutmak için yapılır.

Bir şiir ise insanın içine girmek için yazılır.

Kalenin duvarları vardır; şiirin sınırı yoktur.

Kalenin kapısını kapatabilirsiniz ama bir düşüncenin bütün kapılarını kapatamazsınız.

Bir şairin kitabını yakabilirsiniz ama o dizeler çoktan başka birinin belleğine yerleşmişse, artık ateşin ulaşamayacağı bir yere taşınmış demektir.

Ömer Hayyam denildiğinde pek çok kişinin aklına şarap, kadeh, sevgili ve hayatın tadını çıkarma düşüncesi gelir.

Oysa rubailerinde bunlardan çok daha fazlası vardır.

Hayyam; hayatın kısalığını, insanın bilgi karşısındaki sınırlılığını, kaderin gizemini, ölümün kaçınılmazlığını ve dünyanın geçiciliğini sorgular.

Bazen neşeli, bazen alaycı, bazen de insanın içine işleyen bir hüzünle konuşur.

Onun şiirlerindeki kadehi yalnızca bir içki kabı olarak okumak da eksik kalabilir.

Bazı dizelerinde kadeh, yaşama sevincinin ve anın kıymetini bilmenin simgesine dönüşür.

Bazılarında ise insanın kesin cevaplar arayışına yöneltilmiş bir itiraz vardır.

Hayyam’ın dünyasında zaman, insanın pazarlık edebileceği bir tüccar değildir.

Ne servetinizle onu satın alabilirsiniz ne de pişmanlığınızla geçmişi geri getirebilirsiniz.

Kaçırdığımız fırsatlar, söyleyemediğimiz sözler, ertelediğimiz mutluluklar…

Hepsi bir gün geçmişin sessizliğine karışır.

İnsan bazen hayatını yaşamaktan çok, yaşamaya hazırlanmakla geçirir.

“Biraz daha para biriktireyim, biraz daha güçleneyim, biraz daha bekleyeyim” derken yıllar geçer.

Sonra dönüp baktığında, yaşamak için beklediği günlerin çoktan yaşanıp bittiğini görür.

Hayyam’ın sorusu tam da budur işte:

Hayatı yaşamak için daha neyi bekliyorsun?

Hayyam’ın en güçlü yanlarından biri şairliği değil, aynı zamanda matematik ve astronomi alanlarında çalışmış önemli bir bilim insanı olmasıydı.

Hayyam’ın dizeleri, yüzyıllar öncesinden bugünün insanına aynı soruyu yöneltir: Geçmişin yükünü taşırken elindeki bugünü de kaybetmiyor musun?

İşte o rubailerinden biri:

Bir zamanlar bir yüzdü,

Bir bakıştı, bir nefesti;

Sevdi, güldü, üzüldü,

Dünyaya hükmetti belki.

Sonra toprak oldu,

Sessizliğe karıştı.

Şimdi o toprağın üstünde

Başkaları yürüyor.

Bu söyleyiş, Hayyam’ın ölüm ve geçicilik üzerine düşüncelerinin özünü yansıtıyor.

Bugün büyük gördüğümüz insanların çoğu bir zamanlar kendilerini vazgeçilmez sanıyordu.

Servetleri, unvanları, makamları ve emirleri vardı. İnsanlar onların karşısında eğiliyor, sözlerini dikkatle dinliyordu.

Sonra zaman geçti.

İsimleri kitaplara yazılanlar oldu, unutulanlar oldu.

Kimi anıtlarla hatırlandı, kimi bir mezar taşında kaldı.

Kimi ise geride bıraktığı düşünceler sayesinde yaşamaya devam etti.

İnsan öleceğini bildiği hâlde neden ölümsüzmüş gibi davranır?

Neden elindeki gücü sonsuza kadar sürecek sanır?

Neden başkalarının hayatını küçümserken kendi hayatının da aynı sona doğru ilerlediğini unutur?

İnsan hayatı boyunca bir şeyler inşa ediyor.

Kimi ev yapıyor, kimi iş yeri açıyor, kimi servet biriktiriyor.

Kimi makam sahibi olmak, kimi adını duyurmak, kimi de başkalarının üzerinde güç kurmak için uğraşıyor.

Bunların hiçbirinde başlı başına bir yanlışlık yok.

İnsan çalışmalı, üretmeli, kendisi ve sevdikleri için bir gelecek kurmalı.

Fakat sorun, bütün bunların hayatın tek anlamına dönüşmesiyle başlıyor.

Çünkü sahip olduğumuz şeylerle, geride bırakacağımız şeyler aynı değil.

Bir ev satın alabilirsiniz ama o evin içinde yaşanan sevgiyi tapuya kaydedemezsiniz. Bir makam elde edebilirsiniz ama öldüğünüz gün o makam başkasına geçer. Adınızı büyük harflerle yazdırabilirsiniz ama insanların sizi nasıl hatırlayacağını bütünüyle kontrol edemezsiniz.

Bazen bir öğretmenin öğrencisine söylediği tek bir cümle, yıllarca ayakta duran bir binadan daha kalıcı olur.

Bazen bir annenin öğrettiği merhamet, kuşaktan kuşağa aktarılır.

Bazen bir yazarın dört dizesi, hiç tanımadığı insanların hayatına dokunur.

İşte kalıcılık biraz da budur.

Alamut Kalesi’nin yıkılışıyla Hayyam’ın şiirlerinin bugüne ulaşması bize çok şey anlatıyor zaten.

Güç, her şeyi kontrol edebileceğini sanır.

Zaman ise herkese aynı cevabı verir.

En sağlam duvarlar bile yıkılabilir.

En güçlü ordular bile dağılabilir.

En büyük hükümdarlar bile bir gün tarihin sayfalarında birkaç satıra dönüşebilir.

Fakat bir düşünce, başka bir insanın zihninde yeniden doğabiliyorsa yaşamaya devam eder.

Belki de asıl mesele, taşın mı yoksa kelimenin mi daha güçlü olduğu değildir.

Asıl mesele, insanın sahip olduklarıyla mı yoksa ürettikleriyle mi hatırlanacağıdır.

Çünkü insan dünyaya geldiğinde yanında hiçbir şey getirmiyor.

Giderken de sahip olduğu hiçbir şeyi götüremiyor.

Geriye, başkalarının hayatında bıraktığı izler kalıyor.

Kimi korkuyla hatırlanıyor,

Kimi sevgiyle,

Kimi ardında yıkıntılar bırakıyor,

Kimi bir düşünceyi, bir eseri, bir iyiliği…

Bu yüzden, aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile Hayyam’ı okuyoruz.

Bir kale, onu yapanların gücüyle yükselir.

Bir şiir ise onu okuyanların zihninde yeniden doğar.

Ömer Hayyam’dan birkaç rubai

Her sabah yeni bir gün doğarken,

Bir gün de eksilir ömürden;

Her şafak bir hırsız gibidir

Elinde bir fenerle gelen.

*

İçin temiz olmadıktan sonra 

Hacı hoca olmuşsun, kaç para!

Hırka, tespih, post, seccade güzel;

Ama Tanrı kanar mı bunlara?

*

Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!

Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.

Kendini satmıyan adama ekmek yok: 

Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!

*

İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:

Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.

Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?

Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!