Bir seçmen, “Oy verdiği belediye başkanının iki yıl sonra başka partide olacağını bilseydi” yine aynı kişiye oy verir miydi?

El cevap;

Elbette hayır.

Bile bile lades olur mu?

Mesela başkan seçim öncesi çıkıp dese ki; “Ey vatandaş! Ben seçilirsem duruma bakacağım, ona göre karar verip partiyi değiştireceğim…”

Sizce kaç oy alırdı?

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde AKP;

537 belediye kazandı.

Aradan geçen sürede belediye başkanlarının parti değiştirmesiyle bu sayı 645’e yükseldi.

Ne oldu da bu değişiklik oldu?

Türk siyasi hayatında görülmemiş şeyler olmaya başladı.

“1,3,5 haydi bilemedin 10 başkan yer değiştirdi” diyelim.

Olabilir.

Ama tam 108 belediye başkanı yer değiştirince insan düşünmeden edemiyor.

CHP’den 36,

YRP’den 43,

İYİ Parti’den 11,

DEVA’dan 3,

DEM’den 3,

DP’den 2,

SP’den 2,

BBP’den 1,

Bağımsız 7 belediye başkanı AKP’ye geçti.

Yer değiştiren seçmen sayısı ise toplamda;

3 milyon 24 bin 486…

Dile kolay;

Tam 3 Milyon 24 bin 486 kişi…

Soru şu;

“Seçimden sonra parti değiştiren başkanlar, seçmen iradesi açısından sizce nasıl değerlendirilmiştir?”

Mesela parti değiştiren başkan şehre konvoylarla mı girmiştir.

“En büyük başkan bizim başkan” sloganlarıyla mı karşılanmıştır?

Çanakkale’de İYİ Parti’nin belediye başkan adayı hakkında da seçim öncesinde “AKP’ye geçeceği” yönünde iddialar ortaya atılmıştı.

Bu iddiaların seçmen tercihinde oldukça etkili olduğu söylendi.

Bu söylentiye bakarak birçok seçmenin oy tercihlerini değiştirdiği anlatıldı.

“Bir adayın başka bir partiye geçeceği” söylentisi bile seçmeni derinden etkilemişken, seçimden sonra parti değiştiren belediye başkanları için seçmen ne düşünmüştür sizce?

Çanakkale Belediyesinin “Değişim tercihi” yapacağına inanmıyorum elbet.

Ancak başka şehirlerde yaşananlar ortada.

Çok sayıda belediye başkanı, seçildiği partiden ayrılarak AKP’ye katılmış durumda.

Burada asıl tartışılması gereken yalnızca hangi partinin kaç belediye kazandığı değil, seçmenin sandıkta ortaya koyduğu siyasi tercih, seçimden sonra ne ölçüde korunabiliyor?

Çünkü bir belediye başkanının parti değiştirmesiyle, o belediyede oy kullanan seçmenlerin tamamının siyasi tercihi elbette değişmiş olmuyor.

Başkanın yeni partisine katılması, o seçmenlerin de bu partiyi desteklediği anlamına elbette gelmiyor.

Öyleyse şu soruyu sormak gerekiyor:

Seçmen iradesi nasıl korunacak?

Toparlarsak;

Bir belediye başkanının “Parti değiştirmesi hukuken mümkündür.”

Ama asıl mesele; “Bu sürecin, seçmenin iradesiyle ne kadar bağdaştığıdır.”

ÇARKLAR NEDEN DURUYOR?

Habere göre ülke genelinde 2 bin 368 fabrika satışa çıkarılmış durumda.

Haberde; Artan maliyetler, finansmana erişim güçlüğü, kârsızlık ve fon krizinin sanayiciyi sıkıştırdığı belirtilmiş.

Yalnızca Kocaeli’de son 30 günde 99, Bursa’da 149, İstanbul’da ise 253 fabrika için satış ilanı verildiği aktarılıyor.

Satışa çıkarılan 2 bin 368 fabrikanın tamamı kapanmamış tabi.

Ancak üretim tesislerinin bu ölçüde satışa sunulması, yatırım iştahının azalması ve sanayicinin üretimden çıkmayı düşünmesi başlı başına ciddi bir uyarı değil mi?

Peki, nasıl oldu da bir zamanlar fabrikalar kurarak ayağa kalkmaya çalışan bir ülke, bugün fabrikalarını satmak zorunda kalan bir ülke görüntüsüne büründü?

Sorunun cevabını yalnızca bugünün ekonomik sıkıntılarında ararsak büyük resmi kaçırırız.

Çünkü mesele, bir fabrikanın satılmasından çok daha büyüktür.

Mesele, Türkiye’nin yaklaşık bir asırdır süren kalkınma mücadelesinde neden arzu ettiği noktaya ulaşamadığıdır.

Cumhuriyet 1923’te kurulduğunda Türkiye, uzun savaşlardan çıkmış, insan kaynağı yıpranmış, sermaye birikimi son derece sınırlı bir ülkeydi.

Sanayi altyapısı yetersizdi.

Ulaşım ağları, eğitim kurumları ve üretim kapasitesi bugünkü ihtiyaçların çok gerisindeydi.

Buna rağmen genç Cumhuriyet, kalkınmanın yolunun üretmekten geçtiğini biliyordu.

Fabrikalar kuruldu, demiryolları genişletildi, madenler işletmeye açıldı, şekerden dokumaya, demir-çelikten kâğıda kadar farklı alanlarda sanayileşme hamleleri gerçekleştirildi.

Devlet, özel sektörün tek başına üstlenemeyeceği yatırımlara öncülük etti. 1930’lu yıllarda uygulanan sanayi planlarıyla ülkenin temel üretim ihtiyaçlarının yurt içinde karşılanması amaçlandı.

Havacılık alanında da girişimler vardı. Kayseri’de uçak üretimi için tesisler kuruldu; Türk Hava Kurumu bünyesinde Ankara’da havacılık ve uçak üretimine yönelik çalışmalar yürütüldü.

Demiryolları ise yalnızca ulaşım aracı olarak değil, ülkenin ekonomik bütünleşmesinin ve bağımsızlığının bir parçası olarak görüldü.

Bütün bunlar, bugünkü imkânlarla değil, dönemin kıt kaynaklarıyla yapılıyordu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet, sınırlı imkânlara rağmen sanayileşmeyi bir devlet politikası olarak ele aldı.

Asıl soru şu:

“O gün bu kadar sınırlı imkânla fabrika kurmayı hedefleyen bir ülke, bugün sahip olduğu teknolojiye, yetişmiş insan gücüne, sermaye birikimine ve dünya pazarlarına erişim imkânlarına rağmen neden üretim tesislerini ayakta tutmakta zorlanıyor?”

Dünyada bugün üretim yapan ülkeler arasında “Teknoloji geliştiren, kendi makinelerini üreten, patent alan, tasarım yapan, dünya çapında markalar yaratan ve küresel tedarik zincirlerinde vazgeçilmez konuma gelen” ülkeler var.

Peki, biz neden daha fazla bu ülkelerin arasında değiliz?

Neden kendi teknolojimizi geliştirmek yerine birçok alanda ithal teknolojiye bağımlıyız?

Neden üretimimizin önemli bir bölümünde yüksek katma değerli ürünlere geçişi hızlandıramadık?

Neden dünya çapında daha fazla marka yaratamadık?

Neden ihracatta yalnızca ne kadar sattığımıza değil, sattığımız ürünün ne kadarını kendi bilgimizle, teknolojimizle ve yerli girdilerimizle ürettiğimize de bakmak zorundayız?

Bunların cevapları yalnızca ekonomide değil; eğitimde, bilimde, hukukta, enerji politikasında ve yönetim anlayışında aranmalı.

Bir ülkenin kalkınması yalnızca fabrikaların sayısıyla ölçülmez.

Sağlıklı bir toplum, nitelikli eğitim, güçlü bilim kurumları ve verimli bir ekonomi birbirini tamamlar.

Sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, gelir dağılımındaki bozulma ve çalışanların geçim sıkıntısı toplumsal refahı zayıflatır.

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ortamda ülkenin kalkınmasının nimetleri de adil biçimde paylaşılmıyor demektir.

İşin kolayına kaçıp bütün sorumluluğu küresel rekabete yükleyebilir miyiz?

Elbette hayır.

Bugün dünya ekonomisinde rekabet çok sert.

Çin gibi büyük üreticiler ölçek avantajları, güçlü tedarik zincirleri ve devlet destekleriyle dünya pazarlarında etkili oluyor.

Teknoloji sürekli yenileniyor.

Üretim maliyetleri, enerji fiyatları, finansman koşulları ve tüketici tercihleri değişiyor.

Bunların hepsi gerçek.

Ancak küresel rekabet yalnızca Türkiye’nin karşılaştığı bir sorun değil. Almanya da rekabet ediyor, Güney Kore de, Japonya da, Çin de. Bu ülkelerin kendi sorunları, ekonomik krizleri ve kapanan işletmeleri de var.

Fakat aralarındaki temel farklardan biri, teknolojiye, verimliliğe, araştırmaya, markalaşmaya ve uzun vadeli üretim stratejilerine yeterince yatırım yapabilmeleridir.

Türkiye’nin sorunu, rekabetin varlığı değil; rekabet koşulları değişirken üretim yapısını yeterince hızlı ve kalıcı biçimde dönüştürememesidir.

Bir sanayici yatırım yaparken önünü görebilmek ister.

Finansmana makul koşullarda ulaşmak, maliyetlerini hesaplayabilmek, hukuk sistemine güvenmek ve uzun vadeli plan yapabilmek ister.

Enflasyon yüksek, kredi maliyetleri ağır, kur ve maliyet dengesi belirsiz olduğunda üreticinin yatırım kararı vermesi zorlaşır.

İthal girdi kullanan işletmeler maliyet baskısıyla karşılaşırken, ihracatçı da uluslararası rakipleriyle fiyat mücadelesinde zorlanabilir.

Sanayileşme, bir dönem yatırım yapıp sonra kendi hâline bırakılabilecek bir iş değildir.

“Sürekli yenilenme, teknoloji geliştirme, verimlilik artışı ve nitelikli insan kaynağı gerektirir.”

Şimdi dönelim başa…

Habere, ülke genelinde 2 bin 368 fabrikanın satışa çıkarıldığı belirtilmişti.

Buna göre; Sanayicilerin finansmana erişmekte zorlandığı, maliyetler karşısında kârlılığın azaldığı ve bazı işletmelerin yatırım planlarını durdurduğu aktarılmış.

Ama tüm bunlara rağmen;

Türkiye’nin önünde hâlâ büyük fırsatlar bulunuyor.

Coğrafi konumumuz, sanayi altyapımız, girişimcilerimiz, mühendislerimiz ve üretim tecrübemiz bizim için önemli bir avantaj.

Ancak bunları kalıcı bir rekabet gücüne dönüştürmek için günü kurtaran tedbirlerin ötesine geçmek gerekiyor.

Fabrikalar bir günde kurulmuyor.

Birikim ister, emek ister, bilgi ister, yıllar ister.

Ama yanlış politikalarla o birikimi kaybetmek, sanıldığından çok daha kısa sürebilir.

Çarkların durması yalnızca bugünün ekonomik sorunu değildir.

Yarın nasıl bir ülke olacağımızın da meselesidir.

KÂBE’Yİ KORUMAK MI?

SAVAŞA GİRMEK Mİ?

Kutsal mekânları korumak, elbette bütün Müslümanların ortak hassasiyetidir.

Ancak bu hassasiyeti askeri müdahale çağrısına dönüştürürken çok dikkatli olmak gerekir.

Çünkü Suudi Arabistan’a asker göndermekle Mekke’yi korumak arasında, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir fark vardır.

Türkiye, Suudi Arabistan’a destek vermek amacıyla asker gönderirse kendisini bir anda Yemen’deki çatışmaların ortasında bulabilir.

Bugün savunma amacıyla atılan bir adım, yarın doğrudan askeri müdahaleye, can kayıplarına ve yıllarca sürebilecek bir krize dönüşebilir.

Üstelik savaşın ne zaman başlayacağını belirlemek mümkün olsa bile ne zaman biteceğini belirlemek her zaman mümkün değildir.

Şunu da unutmamak gerekir: Kâbe’nin güvenliği, yalnızca askeri güç kullanılarak sağlanabilecek bir mesele değildir. Diplomasi, uluslararası iş birliği ve bölgesel barış için yürütülecek girişimler de en az askeri tedbirler kadar önemlidir.

Elbette Türkiye, kutsal mekânlara yönelik gerçek bir tehdide kayıtsız kalmamalıdır. Fakat atılacak her adımın hukuki dayanağı, askeri hedefi ve olası sonuçları açıkça ortaya konulmalıdır.

Türk askerinin hayatı, ülkenin güvenliği ve bölgesel barış söz konusu olduğunda, duygusal çağrıların ötesine geçerek akılcı bir değerlendirme yapmak zorundayız.

Çünkü Kâbe’yi korumak başka, Kâbe’yi koruma gerekçesiyle bir savaşın içine girmek başkadır.

Türkiye’nin görevi, kutsal değerlerini savunurken kendi geleceğini de koruyacak bir politika izlemektir.

Unutmayalım ki savaşın kapısını açmak kolaydır; o kapıyı kapatmak ise bazen yıllar alır.