Hiç kendi kendinize konuşurken yakaladınız mı kendinizi?
Üstelik öyle birkaç kelimeyle de değil… Karşınızda biri varmış gibi anlatıyor, tartışıyor, hatta bazen karşı tarafı susturup zafer mi kazanıyorsunuz?
Merak etmeyin, yalnız değilsiniz.
Bu kulübün üye sayısı tahmin ettiğinizden çok daha fazla.
Üstelik üyelik ücretsiz, aidat yok, toplantılar günün her saatinde yapılabiliyor.
Mesela duşta insanın aklına gelen cevaplar…
Ah, bir de o cevapları zamanında verebilseydik!
Yıllar önce birisi bir laf etmiş, biz de o gün susup kalmışızdır.
Aradan beş yıl geçer, bir sabah dişlerimizi fırçalarken müthiş bir cevap gelir aklımıza. Aynaya bakıp gururla söyleriz:
“Al sana cevap!”
Karşı tarafın haberi yoktur.
Belki de çoktan unutmuştur.
Ama olsun, tartışmayı nihayet kazanmışızdır.
Araba kullananlar ise ayrı bir grup.
Yan koltuk boş olduğu hâlde trafikle, belediyeyle, memleket meseleleriyle tartışırlar.
Bazen öyle hararetlenirler ki kırmızı ışıkta yanlarında duran sürücü, kendisine küfredildiğini sanıp camını açar.
İşin güzel tarafı, kendi kendimize konuşurken hem konuşan hem dinleyen hem de gerektiğinde arabulucu olabiliyoruz.
Biri bizi kızdırıyor, öteki sakinleştiriyor.
Biri yanlış yapıyor, diğeri nasihat veriyor.
Bazen de içimizdeki hâkim, savcı ve avukat aynı anda göreve başlıyor.
Peki, bu kötü bir şey mi?
Her zaman değil.
İnsan düşüncelerini sesli ifade ederek kafasını toparlayabilir, yaşadığı bir olayı değerlendirebilir.
Elbette bu durum kişiyi rahatsız ediyor, günlük hayatını aksatıyor ya da kontrol edemediği bir hâl alıyorsa bir uzmana danışmak gerekir.
Ama arada bir kendi kendine konuşmak, insan olmanın tuhaf ama tanıdık alışkanlıklarından biri.
Bence asıl mesele şu: İnsan bazen konuşacak kimse bulamadığı için değil, kendisini en iyi yine kendisinin anlayacağını düşündüğü için konuşuyor.
Yalnız küçük bir tehlike var.
İnsan kendi kendisiyle konuşa konuşa her tartışmada haklı çıkmaya başlarsa, bir süre sonra gerçek insanlarla anlaşması zorlaşabilir.
Çünkü kendi kendimizle tartışırken karşı tarafın sözünü kesmek serbesttir.
Üstelik son sözü de daima biz söyleriz.
Hayatın en büyük lüksü, insan kendi kendine konuşabilir ama kendisine küstüğü zaman barışmak için çiçek göndermesi gerekmez!
EVİN SAHİBİ KİM?
İnsanlık binlerce yıldır hayvanları evcilleştirdiğini anlatıp duruyor.
Atı evcilleştirdik, köpeği evcilleştirdik, koyunu evcilleştirdik…
Peki ya kediler?
Onlardan pek emin değilim.
Bir kedinin evine girdiğinizi düşünün.
Evet, yanlış okumadınız; sizin evinize değil, onun evine!
Çünkü kediyle aynı evi paylaşmaya başladıktan sonra tapunun kimin üzerinde olduğu pek bir anlam ifade etmiyor..
Sabah kalkarsınız, mama verirsiniz. Beyefendi ya da hanımefendi mamanın başına gider, koklar, size şöyle bir bakar.
Sanki önüne yemek değil de dün akşamdan kalma bir hakaret koymuşsunuzdur.
Kapıyı açarsınız, dışarı çıkmak ister.
Kapıyı kapatırsınız, içeri girmek ister.
Pencerenin önüne oturur, dünyayı seyreder.
Siz de işinizi bırakıp pencereyi açarsınız.
Bir dakika sonra sıkılır, gider.
Tam bilgisayarın başına oturursunuz, klavyenin üzerine kurulur.
Kucağınıza alırsınız, iner.
İndirdiğinizde tekrar kucağınıza çıkmak ister.
Bir de gece mesaisi vardır.
Gündüz on altı saat uyuyan hayvan, saat üçte evin içinde olimpiyat seçmelerine katılır.
Koridorda koşar, koltuğun altına girer, görünmez bir düşmanla mücadele eder.
Siz sabah işe gideceksinizdir ama onun hayatında son derece önemli bir gece yaşanmaktadır.
Bütün bunlara rağmen onu severiz.
Çünkü kedinin insana verdiği sevgi, köpeğinki gibi açık ve coşkulu olmayabilir.
Bazen yanınıza gelip oturması, başını elinize sürtmesi yeter.
O küçük yakınlık, bütün kaprislerini unutturur.
Ama yine de kesinlikle şu soru sorulmalı:
Acaba biz kedileri mi evcilleştirdik, yoksa onlar mı binlerce yıl içinde insanın zaaflarını öğrenip kendilerine uygun bir yaşam düzeni kurdu?
Düşünsenize, kedi hiçbir iş yapmadan barınma, yemek ve sevgi ihtiyaçlarını karşılıyor.
Üstelik evdeki en rahat koltuğu seçme hakkı da kendisinde.
İnsan ise sabah erkenden kalkıp çalışıyor, alışveriş yapıyor, faturaları ödüyor ve akşam eve gelip kedisine hizmet ediyor.
Bütün bunların sonunda bir de teşekkür bekliyor!
Kedinin umurunda mı?
Canı isterse mırlar, istemezse arkasını dönüp gider.
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, her canlıyı kendisine benzetmeye çalışmasıdır.
Kedi bize şunu öğretiyor aslında; Hayat sadece koşturmak, yetişmek ve bir şeyleri başarmaktan ibaret değil.
Bazen güneş alan bir yerde uzanmak da gayet ciddi bir iştir.
Yalnız bir şartla…
O güneş alan yer sizin koltuğunuz olmayacak.
Çünkü evde bir kedi varsa, koltuk çoktan onun olmuştur.
İnsanlık aya gitti, uzaya araç gönderdi, yapay zekâyı geliştirdi.
Ama hâlâ bir kediye masadan inmesi gerektiğini anlatamıyor.
Belki de asıl zekâ, anlatılana uymamakta değil; başkalarına her istediğini yaptırabilmektedir!
ESKİDEN DAHA GÜZELDİ
Geçen yine eski dostlarla bir aradaydık.
Konu eskilerdi;
Ve o cümle yine kuruldu:
“Eskiden hayat başkaydı!”
Ardından çocukluğumuzdan söz etmeye başladık.
“Komşuluk vardı, saygı vardı, sokaklarda çocuk sesleri vardı” diye anlattık.
Geçenlerde yazdığım yazıda da vardı:
İnsanlar birbirine yardım eder,
Kapılar kilitlenmez,
Akşamları ailece oturulurdu.
Şimdi herkesin elinde telefon, kimsenin birbirine ayıracak vakti yok.
İtiraz etmek zor.
Çünkü geçmişin güzel tarafları gerçekten vardı.
Ama insanın hafızası da ilginç bir şey.
Güzel anıları saklıyor, kötüleri zamanla törpülüyor.
Çocukken sobanın başında oturmayı hatırlıyoruz da sabah buz gibi odada yataktan çıkamamayı pek hatırlamıyoruz.
Sokakta oyun oynadığımız günleri anlatıyoruz da kışın çamura bata çıka okula gittiğimizi unutuyoruz.
Eskiden televizyonun karşısına geçer, yayın başlasın diye beklerdik.
Şimdi yüzlerce kanal var, ne izleyeceğimizi bulamıyoruz.
Eskiden birine telefon etmek için evdeki sabit telefonu kullanırdık.
Telefon meşgulse beklerdik.
Şimdi cebimizde dünyanın bütün iletişim imkânları var ama bazen bir mesajı cevaplamak için üç gün düşünüyoruz.
Eskiden fotoğraf çekmek için makineyi alır, filmi bitirir, fotoğrafların çıkmasını beklerdik.
Şimdi bir günde yüz fotoğraf çekiyoruz.
Sonra hiçbirine bakmıyoruz.
Demek ki imkânların çoğalması, mutluluğun da aynı oranda çoğalacağı anlamına gelmiyor.
Öte yandan geçmişi de fazla kutsallaştırmayalım.
Eskiden hastalıkların tedavisi daha zordu,
Bilgiye ulaşmak daha zahmetliydi,
Pek çok insanın eğitim ve yaşam imkânları sınırlıydı.
“Bugünün bütün nimetlerini bir kenara bırakıp geçmişe dönelim” demek de kolay değil.
Belki mesele eskiden ya da şimdi yaşamak değil, yaşadığımız zamanın kıymetini bilmek.
Bugün torununa telefonuyla görüntülü konuşan bir dede, kendi çocukluğunda mektubun haftalarca yolunu gözlemiş olabilir.
Bir zamanlar hayalini kurduğu imkânlar şimdi elinin altında.
Ama bu kez de başka şeylerden şikâyet ediyor.
İnsan galiba biraz da böyle bir varlık. Elindekine alışıyor, sahip olmadığını büyütüyor, geçmişi özlüyor, geleceği bekliyor.
Tam bugünün içinde yaşaması gerekirken aklı başka bir zamanda dolaşıyor.
Yine de geçmişin bir güzelliği vardı elbet. İnsanlar bazen hiçbir özel neden olmadan birbirlerinin kapısını çalardı.
Bir fincan kahvenin, uzun bir sohbetin, birlikte geçirilen sıradan bir akşamın değeri bilinirdi.
Belki de kaybettiğimiz şey eski telefonlar, siyah beyaz televizyonlar ya da sokak oyunları değil.
Birbirimize ayırdığımız zaman.
O hâlde eski günlere dönmemize gerek yok.
Yeni dünyanın imkânlarını kullanırken eski dünyanın güzel alışkanlıklarından birkaçını yanımıza alsak yeter.
Mesela bugün bir dostumuzu arayalım.
Bir mesaj gönderip geçmeyelim; gerçekten “Nasıl olduğunu” soralım. Mümkünse bir kahve içelim, biraz sohbet edelim.
Ama telefonu masanın üzerine koyup arada bir ekrana bakmadan!
Kim bilir, belki yıllar sonra bugünü hatırlayıp “Eskiden ne güzel günlerdi!” diyecek olanlar, bizim bugünkü hâlimizi anlatacak.
Yeter ki o gün geldiğinde, bugünü yaşamak yerine yalnızca özlemiş olmayalım.
HERKES UZMAN
Memlekette bir şey var ki ne ekonomik kriz dinliyor ne de mevsim değişikliğinden etkileniyor.
Her konuda uzmanımız bol olduğundan rahatız yani!
Maç oynanır, herkes teknik direktördür.
Hakem yanlış karar vermiştir, oyuncu yanlış yerde durmuştur, teknik direktör yanlış adamı oynatmıştır.
Maçtan önce kimsenin haberi yoktur ama maç bitince kahvedeki herkes sonucu önceden bildiğini anlatır.
Doktorlar hastalıklarla uğraşır, biz teşhisi çoktan koymuşuzdur. Birisi hapşırsa hemen tavsiyeler başlar: “Şunu iç, bunu kaynat, içine biraz bal koy.”
Üstelik reçeteyi yazan kişinin tıp fakültesiyle tek bağlantısı, hastanede bir kez sıra beklemiş olmasıdır.
Ekonomi deseniz daha da ilginç.
Herkes ülkenin nasıl kalkınacağını bilir.
Biri vergileri indirecek, öteki faizleri değiştirecek, bir başkası bütün sorunları iki kararla çözecektir.
İnsan düşünmeden edemiyor;
Madem çözüm bu kadar kolay, neden kimse bizi ekonomi yönetiminin başına getirmiyor?
Bir de internetten okuduğu üç satır bilgiyle tarih profesörü kesilenler var.
Konu ne olursa olsun, söze “Aslında işin aslı şöyle…” diye başlıyorlar.
Sonra on dakika boyunca anlatıyorlar. Araya girip bir soru sormaya kalksanız, yüzünüzde büyük bir eksiklik bulmuş gibi bakıyorlar.
Elbette herkesin fikir sahibi olması güzel.
Sorun, fikir sahibi olmakla uzman olmayı birbirine karıştırmamızda.
Bazen bir konuda bilgimiz azaldıkça kendimize güvenimiz artıyor.
Bilmediğimiz ayrıntıları görmediğimiz için her şey bize kolay geliyor. İşin içine girdikçe meselenin ne kadar karmaşık olduğunu anlıyoruz.
Belki de bu yüzden en rahat konuştuğumuz konular, en az bildiklerimiz oluyor.
Yine de bir hakkımızı teslim etmek lazım;
Bu kadar çok uzman yetiştirebilen bir toplumun insan kaynağı bakımından ciddi bir potansiyeli var!
Yalnız küçük bir önerim olacak.
Bir dahaki sefere bir konuda ahkâm kesmeden önce kendimize şu soruyu soralım:
“Ben bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece başkasından daha yüksek sesle mi söylüyorum?”
Çünkü bazen susmak cehaletin değil, bilgeliğin işaretidir.
Ama bunu kahvede anlatmayın.
Oradaki uzmanlar alınabilir!