Yaşadığımız şu devirde gazeteci olmak, gerçekten de bir araba yarışçısından daha tehlikeli!
Bir ülkede gazeteciler yazdıkları yazılar, söyledikleri sözler yüzünden özgürlüklerinden oluyorsa, o ülkede basın özgürlüğünü yeniden konuşmanın zamanı gelmiş demektir.
21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü’nü daha geçtiğimiz gün kutladık.
Kimi kutlama mesajları yayımladı, kimi gazeteciliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğundan söz etti.
Mikrofonlar uzatıldı, fotoğraflar çekildi, güzel cümleler kuruldu.
Herkes gazetecilerin önemini bir kez daha hatırladı.
İyi de kardeşim, bir Allah’ın kulu çıkıp da “Siz neler yaşıyorsunuz?” demedi.
Bu anlamlı günde;
Bir tarafta,
“Gazeteciliğin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğunu söyleyenler”
Diğer tarafta,
“Yazdıkları haberler ve yaptıkları açıklamalar nedeniyle gözaltına alınan, tutuklanan, ev hapsine konulan gazeteciler…”
Acaba aklınıza şu soru geliyor mu?
“Bu ülkede demokrasi varsa gazeteciler neden tutuklu?”
Elbette gazeteciler “Yargılanamaz” diye bir şey yok,
Elbette gazeteciler de herkes gibi hukuka uymak zorundadır.
Bilerek “Yalan haber” yapan,
“İftira atan”,
“Başkasının hakkını ihlal eden” bir gazeteci de hukuk karşısında hesap vermelidir.
Bir gazeteci görevi gereği; “Bir yazı yazıyor, bir iddiayı gündeme getiriyor, bir kamu görevlisini eleştiriyor.” Ardından kendisini karakolda, adliyede, hatta cezaevinde bulabiliyor.
Yaptığının derecesine göre bu da olabilir.
İtiraz eden yok.
Gazetecinin özgürlüğü kadar, karşı tarafın da özgürlüğü var.
Ama işin tuhaf tarafı şu;
Henüz hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bile yokken cezaevine gönderilmek…
Dünya Gazeteciler Günü’nde yayımlanan haberler, bu tablonun yalnızca geçmişten kalan bir sorun olmadığını gösteriyor. .
Deutsche Welle’nin 16 Ekim 2026 tarihli haberine göre;
Türkiye’de son bir yılda en az 21 gazeteci tutuklandı; 10 gazeteci cezaevindeydi.
Hukukun en temel ilkelerinden biri, tutuklamanın peşin ceza olmadığıdır. Tutuklama, belirli koşullarda başvurulması gereken istisnai bir koruma tedbiridir.
Bir insanın suç işlediği iddiası, tek başına onun cezaevine gönderilmesi için yeterli değildir.
Hele söz konusu gazetecilikse…
Bir haberin yanlış olduğu düşünülüyorsa bunun hukuki yolları vardır.
Bir kişiye haksızlık yapıldığı iddia ediliyorsa cevap ve düzeltme hakkı vardır.
Şartları oluşmuşsa tazminat ve ceza davaları vardır.
Elbette suçun niteliğine ve ilgili kanuna göre farklı yaptırımlar da gündeme gelebilir.
Ama her tartışmalı haberin, her sert eleştirinin, her rahatsız edici açıklamanın sonu cezaevi olmamalı?
Benim itirazım tam da buna.
Bir gazetecinin yazdığı yazıdan dolayı para cezası alması bile her durumda doğru veya ölçülü olmayabilir.
Çünkü ağır para cezaları da basın üzerinde caydırıcı etki yaratabilir.
Ancak ortada gerçekten suç teşkil eden bir eylem bulunsa dahi, “Tutuklama” otomatik bir cezalandırma yöntemine dönüşmemelidir.
Bir insanı özgürlüğünden mahrum bırakmak kolay bir karar değildir. Gazetecinin ailesi, işi, itibarı, psikolojisi, hayatı etkilenir.
Sonunda beraat etse bile kaybettiği ayları kim geri verecek?
Üstelik cezaevine konulan yalnızca gazeteci değildir.
Onunla birlikte toplumun haber alma hakkı da dört duvar arasına sıkıştırılmış olur.
Dünyanın en tehlikeli mesleklerini düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak “Araba yarışçıları” gelebilir.
Direksiyon başında yüzlerce kilometre hızla viraj dönen, küçük bir hatanın bedelini hayatıyla ödeyebilen yarışçılar…
Madenciler gelir aklımıza.
Yer altında ölümle burun buruna çalışan insanlar…
İtfaiyeciler, arama kurtarma ekipleri,
Savaş bölgelerinde görev yapan askerler…
Peki gazeteciler?
Onların da tehlikeli bir mesleği var.
Üstelik bu tehlike yalnızca savaş muhabirlerinin üzerine yağan bombalardan ibaret değil.
Yolsuzluk iddialarını araştıran bir gazeteci tehdit edilebilir.
Güçlü bir kişinin çıkarlarına dokunan bir haber yapan gazeteci hedef gösterilebilir.
Bir kamu kurumundaki usulsüzlüğü yazan gazeteci hakkında soruşturma açılabilir.
Bir televizyon programında dile getirilen sözler, adli bir sürecin başlangıcına dönüşebilir.
Bazen tehlike bir silahın namlusundan gelir, bazen bir tehdit mesajından, bazen de sabahın erken saatlerinde çalınan kapıdan…
Gazeteci, haberinin doğruluğunu araştırırken bir yandan da başına ne geleceğini düşünmek zorunda kalıyorsa “Orada yalnızca gazetecinin mesleki güvenliği değil, toplumun haber alma özgürlüğü de tehlikededir.”
Üstelik gazetecilikte risk, sadece hapse girmek değildir.
İşsiz kalmak, ilan ve reklam gelirlerinin kesilmesi, haber kaynaklarını kaybetmek, hedef gösterilmek, ailesini endişe içinde bırakmak da bu mesleğin görünmeyen bedelleridir.
Yarışçı pistteki tehlikeyi bilir.
Gazeteci ise;
Hangi cümlesinin,
Hangi haberinin,
Hangi sorusunun kendisini hedef hâline getireceğini bilemez.
Gazetecinin görevi iktidarı alkışlamak değildir.
Muhalefetin her söylediğini doğru kabul etmek de değildir.
Gazetecinin görevi soru sormak, belgeyi araştırmak, iddiayı doğrulamak ve kamuoyunu bilgilendirmektir.
Bir siyasetçi yanlış yapıyorsa bunu yazmalıdır.
Bir belediyede usulsüzlük iddiası varsa araştırmalıdır.
Bir kamu görevlisi hesap vermesi gereken bir işin içindeyse bunu gündeme getirmelidir.
Elbette bütün bunları yaparken gazetecinin de belgeye dayanması, karşı tarafın görüşünü alması ve meslek ilkelerine uyması gerekir.
Özgürlük, sorumsuzluk demek değildir.
Ama gazeteci, haberini yayımlamadan önce “Acaba bu yazı yüzünden tutuklanır mıyım?” diye düşünmeye başlarsa ne olur?
Belki bazı haberleri hiç yazmaz.
Belki bazı soruları hiç sormaz.
Belki elindeki belgeyi çekmecesine kaldırır.
Belki de doğruları söylemek yerine başını belaya sokmayacak cümleler kurmayı tercih eder.
İşte o zaman mesele yalnızca tutuklanan gazetecilerin meselesi olmaktan çıkar ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı zarar görür.
Kamu kaynakları daha az sorgulanır, güçlü insanlar daha az hesap verir, yanlışların üzerini örtmek kolaylaşır.
Bunun bedelini de hepimiz öderiz.
Çünkü gazeteci, toplumun gözü kulağıdır. Gözünüzü kapatabilirsiniz ama gerçekler ortadan kalkmaz.
Kulağınızı tıkayabilirsiniz ama sorunlar çözülmez.
Yalnızca onları daha geç fark edersiniz.
21 Ekim’de gazetecilere çiçek vermek, kutlama mesajı yayımlamak, mesleğin önemini anlatan konuşmalar yapmak elbette güzel.
Fakat gazeteciliğin değerini asıl gösteren şey, işler yolundayken söylenen övgü dolu sözler değildir.
Asıl ölçü, gazetecinin sizin hoşunuza gitmeyen bir haber yaptığı zamandır.
Sizi eleştirdiğinde de gazeteci olarak kalabiliyor mu?
Sizin yanlışınızı yazdığında da hukuk güvencesinden yararlanabiliyor mu?
Sorduğu soruya cevap vermek yerine onu susturmanın yolları mı aranıyor?
Demokrasi, yalnızca sizinle aynı fikirde olanların konuşabildiği bir düzen değildir. Demokrasi, rahatsız edici soruların da sorulabildiği, eleştirinin suç sayılmadığı ve hukukun herkese eşit uygulandığı bir düzendir.
Bir gazetecinin tutuklanması gerektiği iddia ediliyorsa, bunun somut ve hukuken yeterli gerekçeleri ortaya konulmalıdır.
Tutuklama, eleştiriyi cezalandırmanın veya topluma gözdağı vermenin aracı hâline gelmemelidir.
Çünkü gazeteciyi susturmakla haberin konusu ortadan kalkmaz.
Yolsuzluk iddiası varsa, gazeteciyi tutuklamak o iddiayı cevaplamaz.
Bir haber yanlışsa, gazeteciyi cezaevine göndermek tek başına gerçeği ortaya çıkarmaz.
İddialar araştırılır, belgeler incelenir, varsa suç ortaya konulur ve hukuk işletilir.
İhtiyacımız olan şey de budur.
21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü geçti.
Kutlamalar yapıldı, mesajlar yayımlandı.
Ama gazetecilerin özgürlüğünün, yalnızca yılda bir gün hatırlanacak bir mesele olmadığı da anlaşılmalı.
Bir ülkede gazeteciler yazdıkları ve söyledikleri yüzünden tutuklanıyorsa, o ülkenin vatandaşları gerçeği kimden öğrenecek?
Gazetecinin en büyük güvencesi, hukukun kendisidir.
Bir gazeteci suç işlemişse hukuk önünde hesap versin.
Ama sırf eleştirdiği, soru sorduğu, bir iddiayı gündeme getirdiği için özgürlüğünden olmasın.
Çünkü gazetecinin kalemi sustuğunda yalnızca bir kişi susmaz.
Bir toplumun gerçeği öğrenme hakkı da susar.
Bu vesile ile meslektaşlarımın Dünya Gazeteciler Günü kutlu olsun…
Ama dilerim bir gün bu kutlamalar sırasında;
Gazetecilerin nerede olduğunu değil, özgürce neler yazabildiğini konuşarak yaparız.
TÜRKİYE VE DOĞU AKDENİZ
Doğu Akdeniz’de yıllardır süren deniz yetki alanları mücadelesinde yeni bir gelişme yaşandı.
Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, Türkiye ile Libya arasında 2019 yılında imzalanan “Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” mutabakatını 20 Ekim Salı günü kabul etti.
Bu kararın ardından Mısır, anlaşmayı “Hükümsüz ve geçersiz” ilan etti.
Avrupa Birliği, Yunanistan ve İsrail’den de itirazlar geldi.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise anlaşmanın hem hukuken hem siyaseten meşru olduğunu açıkladı.
Altı yıl önce imzalanmış bir anlaşma bugün yeniden gündeme gelince neden önemli oldu?
Çünkü mesele yalnızca denizde bir sınır çizgisi değil; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hakları, enerji kaynakları ve bölgenin geleceğinde söz sahibi olma iradesidir.
Türkiye ile Libya arasındaki mutabakat, iki ülkenin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını belirlemeyi amaçlıyor.
Bu düzenleme, Türkiye’nin Akdeniz’deki kıta sahanlığı iddialarını desteklerken, Yunanistan’ın adalarına tanıdığı, “Geniş deniz yetkileriyle” çelişiyor.
Mısır ise 2020 yılında Yunanistan ile kendi deniz yetki alanları anlaşmasını imzalamıştı.
Türkiye-Libya mutabakatı, Mısır’ın bu anlaşmayla şekillenen deniz sınırlandırması yaklaşımıyla uyuşmuyor.
Kahire yönetimi, Türk-Libya mutabakatının kendi münhasır ekonomik bölgesindeki haklarını ihlal ettiğini ileri sürüyor.
Yani Mısır’ın itirazı, yalnızca hukuki bir metne yönelik değil; Doğu Akdeniz’de oluşmasını istediği dengelerle de ilgili. Yunanistan’la kurduğu iş birliğinin korunması ve kendi deniz yetki alanlarının kabul görmesi, Mısır’ın bölgesel çıkarları açısından önem taşıyor.
İyi de bizim hiç hakkımız yok mu?
Bütün doğu Akdeniz’i Mısır ve Yunanistan mı dizayn edecek yani?
İşte bu aşamada Türkiye’nin tezinin temelinde önemli bir coğrafi gerçek bulunuyor.
Türkiye, Akdeniz’in en uzun kıyı şeritlerinden birine sahip ülkelerinden biri.
Buna karşılık Yunanistan’ın, özellikle Girit ve diğer adalar üzerinden ileri sürdüğü deniz yetki alanı taleplerinin Türkiye’nin denize erişimini ve kıta sahanlığı iddialarını daraltacağı görüşü Ankara tarafından uzun süredir savunuluyor.
Deniz yetki alanlarının belirlenmesinde uluslararası hukuk, kıyıların coğrafi konumu, ilgili ülkelerin hakları ve hakkaniyet ilkesi önem taşıyor.
Adaların deniz yetki alanlarına etkisi de her durumda aynı şekilde değerlendirilmiyor; coğrafi koşullar ve sınırlandırmanın bütünü dikkate alınıyor.
O sebeple Türkiye ile Libya arasındaki mutabakat da bu çerçevede, iki ülkenin karşılıklı rızasıyla oluşturulmuş bir düzenleme.
Türkiye’nin savunduğu temel nokta açık: Doğu Akdeniz’deki sınırlar belirlenirken Türkiye’nin ana kara kıyıları görmezden gelinemez.
Türkiye’nin hak iddialarını “Başka ülkeler itiraz ediyor” diye geçersiz saymak da hukuki bir değerlendirme yerine, siyasi bir yaklaşım olur.
Mısır ve Avrupa Birliği mutabakata itiraz ederken Türkiye olarak, anlaşmanın meşru olduğunu savunuyoruz.
Buradaki asıl mesele;
Türkiye’yi denklem dışına çıkarmak…
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve deniz ulaşım yolları, bölge ülkeleri açısından büyük ekonomik ve stratejik değer taşıyor.
Bu nedenle deniz yetki alanlarının nasıl çizileceği, gelecekte hangi ülkenin hangi kaynaklardan yararlanabileceğini de etkiliyor.
Türkiye’nin yıllardır karşı çıktığı mesele, bölgedeki bazı ülkelerin kendi aralarında anlaşmalar yaparken Türkiye’nin coğrafi konumunu ve hak iddialarını yeterince dikkate almaması. .
Türkiye-Libya mutabakatı ise Ankara’ya, Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için diplomatik ve hukuki bir dayanak sağlıyor.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını savunması, başka ülkelerin çıkarlarını yok sayması anlamına gelmez.
Aynı şekilde Mısır’ın veya Yunanistan’ın kendi çıkarlarını savunması da Türkiye’nin haklarının ortadan kaldırılması için gerekçe olamaz.
Burada asıl ihtiyaç, ülkelerin birbirlerinin haklarını tanıdığı, deniz sınırlarının hakkaniyet temelinde belirlendiği ve kaynakların adil paylaşımını mümkün kılan bir uzlaşmadır.
Ancak böyle bir uzlaşmanın yolu, Türkiye’yi dışlamaktan veya iki ülke arasında yapılmış bir anlaşmayı yalnızca siyasi itirazlarla hükümsüz ilan etmeye çalışmaktan geçmez.
Ankara, bölgenin geleceğinin Türkiye yokmuş gibi tasarlanmasını kabul etmiyor.
Denizlerde kalıcı çözüm, güç gösterilerinden değil, uluslararası hukuk ve hakkaniyet temelinde yürütülecek müzakerelerden geçer.
Türkiye’nin beklentisi:
“Haklarının tanınması, adil bir paylaşım ve Doğu Akdeniz’de kalıcı barıştır...