Sosyal medyada sürekli olarak şu pompalanıyor ve:
“Türkiye ile Yunanistan arasında savaş çıkarsa ne olur?” diye sorular soruluyor.
Ben de “Hakikaten böyle bir savaş olur mu?” diye merak etmedim değil.
İhtimal yok ama yine de…
Uzun uzun araştırmaktansa, işin kolayına kaçarak dedim ki;
“Şunu Yapay Zekaya sorayım.”
Uzun zamandır ayrı kalmıştım kendisinden.
Uzun uzun araştırdı.
Oraya baktı, buraya baktı.
Düşündü, taşındı.
Yorumları okudu, gazete kupürlerini karıştırdı.
“Hazırım” dedi ve yazmaya başladı.
İşte cevabı.
Bundan sonrası tamamen onun yorumudur.
Benimle alakası yok yani.
Buyurun okuyun.
15 milyon nüfuslu Yunanistan, 85 milyon nüfuslu Türkiye’ye saldıracakmış!
Hem de ilk 24 saat içinde Türkiye’ye ağır darbeler indirip ardından NATO’nun devreye girmesini sağlayacakmış.
Peki, neden?
Bir habere göre, Yunanistan’da yayımlanan Ta Nea Gazetesi;
Türkiye ile yaşanabilecek olası bir çatışmada Yunan ordusunun uygulayabileceği dört aşamalı bir saldırı senaryosunu gündeme getirmiş.
Senaryoda;
Türk hava üslerinin ve askeri hedeflerin vurulması,
Türkiye’nin karşılık vermesi ve
İlk 24 saatin ardından uluslararası toplumun ateşkes için devreye girmesi öngörülüyor.
Önce bir noktayı açıklığa kavuşturalım. Bu, Yunanistan’ın resmen ilan ettiği bir savaş planı değil.
Olası bir çatışmaya ilişkin, basında yayımlanmış varsayımsal bir senaryo.
Fakat yine de insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor.
Birinci soru şu;
Neden?
Yunanistan’ın nüfusu yaklaşık 15 milyon,
Türkiye’nin nüfusu ise 85 milyon.
Elbette savaşların sonucunu yalnızca nüfus belirlemez.
Silah teknolojisi,
Askeri hazırlık,
Coğrafya ve uluslararası dengeler de önemlidir.
Ancak bütün bunları bir yana bıraksak bile, iki ülke arasında çıkacak bir savaşın “Yunanistan’a ne kazandıracağı?” sorusu ortada duruyor.
Diyelim ki Yunanistan ilk saldırıyı gerçekleştirdi.
Türkiye’nin bazı askeri tesislerini vurdu.
Peki, sonra?
Türkiye’nin karşılık vermeyeceğini mi düşünüyorlar?
Bir ülkenin hava üslerini vurmakla savaşın biteceğine,
Karşı tarafın bütün askeri kapasitesinin ortadan kalkacağına kim, nasıl inanabilir?
Üstelik Türkiye ile Yunanistan’ın yalnızca denizden değil, kara sınırı üzerinden de komşu olduğunu unutmamak gerekiyor.
İlk 24 saatte biteceği varsayılan bir çatışmanın, 24 saat sonra çok daha geniş bir savaşa dönüşmeyeceğinin garantisi var mı?
İkinci soru:
*Savaşın sonunda ne elde edilecek?
*Yunanistan Türkiye’den toprak mı talep edecek?
*Ege’deki adalarını mı genişletecek? *Türkiye’nin hangi toprağını, hangi hakkını, hangi kazanımını hedef alacak?
*Yoksa elindeki adaları, şehirlerini ve ekonomik kazanımlarını tehlikeye atmayı mı göze alacak?
Savaşın başlangıcını kurgulamak kolaydır.
Haritaların üzerinde oklar çizilir,
Hedefler belirlenir,
Uçaklar havalanır,
Füzeler ateşlenir.
Fakat savaşın sonunu aynı kesinlikle hesaplamak mümkün müdür?
Bir füzenin nerede patlayacağını hesaplayabilirsiniz; ama o patlamanın iki ülkenin halklarında, ekonomilerinde ve geleceklerinde açacağı yaraları aynı kolaylıkla hesaplayamazsınız.
Üçüncü soru:
NATO bu işin neresinde?
Türkiye de Yunanistan da NATO üyesi. Yani aynı ittifakın içinde yer alan iki ülkeden söz ediyoruz.
*Böyle bir savaşta NATO ne yapacak?
*Bir müttefikinin diğerine saldırması karşısında nasıl bir tutum alacak?
Üstelik saldırıyı ilk kimin başlattığı, hangi gerekçeye dayandırdığı ve uluslararası hukukun nasıl işleyeceği de tartışmanın merkezinde olacak.
Haberdeki senaryonun en dikkat çekici taraflarından biri, Yunanistan’ın ilk 24 saatte askerî avantaj elde ettikten sonra uluslararası müdahaleyle ateşkes sağlanacağını ve müzakere masasına avantajlı oturacağını varsayması.
*Ama ya hesap tutmazsa?
*Ya savaş 24 saatte bitmezse?
*Ya karşılıklı saldırılar büyür, ekonomik ilişkiler çöker, turizm durur, ticaret zarar görür ve iki ülkenin insanları yıllarca sürecek bir düşmanlığın içine sürüklenirse?
İki NATO ülkesinin savaşması, yalnızca Türkiye ve Yunanistan’ın meselesi olarak kalmayacaktır.
Böyle bir çatışmanın bölgeye ve ittifakın bütünlüğüne vereceği zarar da hesaba katılmalıdır.
Bir de halklar var.
Defalarca Yunanistan’a giden vatandaşlarımızın anlattıklarında, Yunan halkıyla Türk halkı arasında gündelik yaşamda karşılaşılan dostluklara, komşuluğa ve karşılıklı sempatiye sıkça rastlıyoruz.
Elbette iki ülke halklarının tamamının aynı düşündüğünü söyleyemeyiz.
Fakat sıradan insanların birbirleriyle bir arada yaşama ve anlaşma isteği, siyasi gerilimlerden çok daha gerçek bir zemine dayanıyor.
Öyleyse halklar arasında gündelik hayatta aşılmaz bir düşmanlık yokken, bu savaş senaryoları neden gündeme taşınıyor?
Siyasi gerilimlerin iç politikada nasıl kullanıldığı, seçim dönemlerinde milliyetçi söylemlerin nasıl öne çıktığı bilinen bir tartışma.
Bu senaryonun da iç siyasete yönelik bir mesaj taşıyıp taşımadığı sorulabilir.
Ancak ortada bunu doğrudan seçim hesabına bağlayan somut bir kanıt bulunmadan kesin hüküm vermek doğru olmaz.
Yine de şu soruyu sormak hakkımız: Siyasetçiler, halkların birbirine karşı korkularını ve öfkelerini büyütmek yerine, sorunları çözmek için neden aynı çabayı göstermiyor?
Türkiye ile Yunanistan arasında çözülmesi gereken sorunlar olabilir.
Ege’de, deniz yetki alanlarında, hava sahasında ve tarihsel meselelerde anlaşmazlıklar yaşanabilir.
Fakat sorunların varlığı, savaşın kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez.
15 milyonluk bir ülkenin 85 milyonluk bir ülkeye saldırmasının askeri açıdan mümkün olup olmadığını tartışmak bir yana, asıl mesele şudur:
Böyle bir savaş kime ne kazandıracak?
Yunanistan’ın Türkiye’ye saldırdığı, Türkiye’nin karşılık verdiği, NATO’nun araya girdiği ve 24 saat sonra tarafların masaya oturduğu bir senaryo kâğıt üzerinde kurulabilir.
Ama o 24 saatin içinde kaç insanın hayatını kaybedeceğini, kaç ailenin dağılacağını, kaç çocuğun geleceğinin kararacağını kim hesaplayacak?
Savaşın kazananı olduğunu söyleyenler, çoğu zaman “Kaybedenlerin kim olduğunu” anlatmazlar.
Türkiye ile Yunanistan’ın ihtiyacı;
24 saatlik bir savaş senaryosu değil,
Gelecek 24 yılı barış içinde geçirebilmenin hesabını yapmaktır.
GÖZÜNÜZÜ FEDA EDER MİYDİNİZ?
Zaleucus, MÖ. 7. yüzyılda yaşamış Yunan uygarlığının ilk yazılı kanunlarını kaleme alan yasa koyucudur.
Adalet Tanrıçası Athena tarafından kendisine verilen yasaları Zaleucus’un, Locrian Kodeksi ismi ile yazılı hale getirdiği rivayet edilir.
‘Parlayan’ adı ile ölümsüzleşen ismi ile Işığın Kaynağı Kanun Koruyucu Zaleucus’un yasalarının önemi ise adaletten şaşmamasıdır.
*İnsan, söz konusu kendi evladı olduğunda adaletten ne kadar uzaklaşabilir?
*Bir baba, oğlunu kurtarmak için yasaları eğip bükmeye kalkışır mı?
*Peki ya adalet, insanın kendi canından, kendi gözünden vazgeçmesini gerektirirse ne yaparız?
Yüzyıllar öncesinden anlatılan bir hikâye, bugün bile bu soruların karşısında bizi çaresiz bırakacak kadar çarpıcı.
Rivayete göre Zaleucus, MÖ 7. yüzyılda yaşamış, Antik Yunan dünyasının ilk yazılı kanunlarını hazırlayan yasa koyuculardan biridir.
Locri kentinde uyguladığı yasalarla tanınan Zaleucus’un en önemli özelliği, “Adalet karşısında hiç kimseye ayrıcalık tanımamasıdır.”
Makam, mevki, zenginlik, akrabalık…
Hiçbiri yasanın önüne geçemez.
Ta ki kendi oğlunun suçlandığı güne kadar…
Anlatıya göre; “Zaleucus’un oğlu hırsızlıkla suçlanır.”
Yasanın hükmü ağırdır:
“Suçlu bulunan kişinin iki gözü de kör edilecektir.”
Mahkeme toplanır, yargılama yapılır ve karar açıklanır.
Zaleucus’un oğlu iki gözünü de kaybedecektir.
Şimdi düşünün…
Karşınızda kendi evladınız var.
Bir zamanlar elinden tuttuğunuz, düştüğünde kaldırdığınız, canınızdan bir parça bildiğiniz çocuk…
Bir hata yapmış ve karşılığında ömür boyu taşıyacağı ağır bir cezayla karşı karşıya.
Baba yüreği ne der?
Hangi anne, hangi baba evladının gözlerinin kör edilmesine kolayca razı olabilir?
İlk akla gelen, onu kurtarmak için her yolu denemek değil midir?
Birilerini aramak, hatırlı dostları devreye sokmak, yasanın bir istisnasını bulmak, hatta adaleti kendi evladımız için bir kenara bırakmak gerekir mi?…
Zaleucus’un hikâyesini farklı kılan da tam burada başlar.
Rivayete göre Zaleucus, “Mahkemeden oğlunun cezasını kaldırmasını istemez.”
Yasanın değişmesini, oğluna ayrıcalık tanınmasını da talep etmez.
Bunun yerine hâkimlerin karşısına çıkar ve “Oğlunun bir gözünün bağışlanmasını” ister.
Karşılığında “Kendi gözlerinden birini feda etmeyi” teklif eder.
Böylece oğlunun bir gözü kurtulacak, diğer gözünü ise babası verecektir.
Yasa çiğnenmeyecek, ceza uygulanacak, ama bir baba da oğlunun acısını paylaşacaktır.
Bu hikâyenin tarihsel ayrıntıları tartışmalı olabilir.
Ancak yüzyıllardır anlatılmasının bir nedeni var;
Adaletin ne anlama geldiğini, insanın kendi çıkarları söz konusu olduğunda ilkelerinden ne kadar kolay vazgeçebildiğini sorgulatması…
Çünkü adalet, yalnızca başkalarının karşısında savunduğumuz bir kavram değildir.
Asıl sınav, sevdiğimiz insanlar söz konusu olduğunda başlar.
*Başkalarının çocuğu suç işlediğinde ceza isteriz; bizim çocuğumuz hata yaptığında ise bir mazeret ararız.
*Başkasının yakını kayrıldığında öfkeleniriz; bizim yakınımız kayrıldığında çoğu zaman susarız.
*Başkasının hakkı yenildiğinde adaleti hatırlarız, kendi işimiz görülsün diye bir kapı açıldığında ise adaletin sesini duymamayı seçebiliriz.
Oysa adalet, “Kişiye göre değişiyorsa” adalet olmaktan çıkar.
Kanunlar “Güçlüye başka, Güçsüze başka” uygulanıyorsa orada hukuk değil, ayrıcalık vardır.
Zaleucus’un hikâyesi bize yalnızca bir babanın fedakârlığını anlatmıyor.
Aynı zamanda çok daha zor bir soruyu önümüze koyuyor;
Bir insan, kendi evladını kurtarmak uğruna adaleti feda etmiyorsa, bunu yapabilmek için kendinden ne kadar vazgeçebilir?
Elbette bugün adaleti sağlamak için insanların gözlerini feda etmesini savunmuyoruz.
Çağdaş hukukta cezaların insan haklarına, hukuka ve orantılılık ilkesine uygun olması gerekir.
Buradaki mesele, gözün kendisi değil; ilkenin bedelidir.
Jean Goujon’un 16. yüzyılda yaptığı ve Louvre Müzesi’nde sergilenen, Zaleucus’un fedakârlığıyla ilişkilendirilen eser de bu anlatıyı sanatın hafızasına taşımıştır.
Yüzyıllar geçse de insanın vicdanıyla, adaletle ve sevdikleriyle imtihanı değişmemiştir.
Şimdi soruyu kendimize soralım.
Bir baba olsaydınız, oğlunuzun bir gözünü kurtarmak için kendi gözünüzü feda eder miydiniz?
Yoksa adaletin gereğini yerine getirmesini kabul edip evladınızın cezasını çekmesine mi razı olurdunuz?
Daha da önemlisi, kendi evladınız için bile adaletten vazgeçmemeyi başarabilir miydiniz?
Kısaca;
Siz olsaydınız, gözünüzü feda eder miydiniz