Bazen büyük bir ülke olduğunun anlaşılması için nutuklara değil, “Zor zamanlarda aldığı kararlara” bakmak gerekir.
Yıl: 1929…
Dünya tarihinin en büyük ekonomik bunalımlarından biri başladı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde patlayan kriz kısa sürede Avrupa’ya ve dünyanın geri kalanına yayıldı.
Fabrikalar kapandı,
Ticaret daraldı,
İşsizlik büyüdü.
Dünya ekonomisi adeta frene bastı.
Peki Türkiye ne yaptı?
Ne yazık ki bu krizden kaçamadı.
Üstelik Türkiye’nin ekonomisi, bugünün Türkiye’sinden çok farklıydı.
Nüfusun ezici çoğunluğu köylerde yaşıyor,
Ekonominin temelini tarım oluşturuyor,
Sanayi ise son derece zayıf durumdaydı.
Yani Türkiye’nin elinde ne “Wall Street” vardı ne de güçlü bir “Sanayi altyapısı…”
Ama bir devlet aklı vardı.
Ve belki de asıl hikâye burada başlıyor.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında atılan en önemli adımlardan biri, Osmanlı’dan devralınan “Aşar vergisi” 17 Şubat 1925’te 552 sayılı kanunla kaldırıldı.
Bu sıradan bir vergi değişikliği değildi.
Tarım ürünlerinden ayni olarak alınan bu vergi, köylünün üretimden elde ettiği geliri ciddi biçimde etkiliyordu.
Cumhuriyet yönetimi, devlet gelirleri açısından son derece önemli olan bu vergiden vazgeçti.
Aşar’ın kaldırılmasıyla ortaya çıkan gelir kaybını telafi etmek için başka vergi düzenlemeleri yapıldı.
Dolayısıyla vergi sistemi değiştirilerek, köylü üzerindeki yük azaltılmıştı.
Daha sonra 682 sayılı kanunla, “Her çeşit fidan ve tohumun bedelsiz dağıtılmasını”, ayrıca devletin elindeki bazı arazilerin fidanlık kurulması amacıyla Ziraat Vekâletine ve idarelere bedelsiz tahsis edilmesi düzenlendi.
İhtiyaç sahiplerine arazi dağıtımları yapıldı,
Ziraat Bankası kredileri artırıldı,
Tohum ıslahı ve tarım eğitimi üzerinde çalışıldı.
1920-1938 arasında 8 tane tohum ıslah ve deneme istasyonu kuruldu.
Eskişehir’deki Sazova istasyonunda 1929 yılında ilk kez ıslah edilmiş tohum dağıtımına başlandı.
Gazi Orman Çiftliği de bunun başka bir örneğiydi.
Kurak ve verimsiz görünen Ankara topraklarında modern tarım tekniklerinin uygulanabileceği gösterilmeye çalışıldı. Makineli tarım, tohum ıslahı, hayvancılık ve çiftçi eğitimi aynı modelin parçalarıydı.
Çünkü mesele yalnızca “Çiftçiye yardım etmek” değildi.
Çiftçiyi üretici hale getirmekti.
Sonra dünya krizi geldi.
Ve Türkiye de bundan ciddi biçimde etkilendi.
Türkiye’nin ihracatı:
1928’de 88,3 milyon dolarken
1932’de 48 milyon dolara düştü.
Tarım ürünlerinin fiyatları çöktü.
Buğday fiyat endeksi:
1929’da 103,5 iken
1932’de 29,2’ye indi.
Türkiye’nin dış ticareti daraldı.
Milli gelir geriledi.
Köylünün geliri düştü.
Yani Türkiye Büyük Buhran’dan “Hiç etkilenmeden” çıktı demek olmaz.
Elbette etkilendi.
Hem de ciddi biçimde.
Ama başka bir şey yapıldı:
Krizden yeni bir ekonomi modeli çıkardı.
“Devletçilik” böyle bir ortamda güç kazandı
1923’ten 1930’a kadar Türkiye’nin ekonomik politikası özel girişimi destekleyen, liberal ağırlıklı bir çizgideydi.
Ancak özel sermaye birikimi yetersizdi.
Sanayi altyapısı zayıftı.
Sermaye yoktu.
1929 Buhranı da bu tabloya ağır bir darbe vurdu.
Bunun üzerine devlet ekonomide daha fazla sorumluluk üstlenmeye başladı.
1930’larda “Devletçilik” olarak adlandırılan yeni dönem böyle şekillendi.
Devlet artık sadece düzenleyen değil;
Fabrika kuran,
Yatırım yapan,
Demiryolu yapan,
Banka kuran,
Sanayiyi planlayan bir aktör haline geliyordu.
Bu yüzden 1930’ların Türkiye’si yalnızca “Krizden kurtulan Türkiye” değil, Artık “Ekonomik yapısını değiştiren bir ülke” konumundaydı.
Bu dönemlerde “Hiç dış borç alınmadı” demek doğru değildi tabi.
Alındı alınmasına ama bu krediler bazı büyük sanayi yatırımlarında kullanıldı.
Örneğin Sovyetler Birliği’nden alınan 8 milyon dolarlık kredi, 20 yıl vadeli ve faizsiz bir kredi olarak sanayi programında kullanıldı; Kayseri ve Nazilli dokuma fabrikaları gibi yatırımlar bu finansman ve teknik yardımdan yararlandı.
Karabük Demir ve Çelik Fabrikası’nın finansmanında ise İngiliz kredisi kullanıldı.
1936’da İngiliz hükümeti, yaklaşık 3 milyon sterlinlik krediyle projeyi destekledi.
Kredi 10 yıl vadeli ve yüzde 5,5 faizliydi.
Yani Atatürk döneminde alınan kredilerin özelliği; “Borcu tüketmek” değil, “Üretim kapasitesi yaratmaktı…”
O tarihte Türkiye, Büyük Buhrandan tek bir reçeteyle değil;
Tarım politikalarıyla,
Vergi düzenlemeleriyle,
Tohum ıslahıyla,
Çiftçi eğitimiyle,
Devletçilikle,
Sanayi yatırımlarıyla,
Dış ticarette kliring ve takas uygulamalarıyla,
Türk parasını korumaya yönelik düzenlemelerle,
Ve nihayetinde devletin ekonomide doğrudan yatırımcı olmasıyla çıktı…
1929 krizinin ardından Türkiye, “Dünyada kriz yokmuş gibi davranmak” yerine kriz gerçeğini kabul edip, ekonominin yapısını değiştirmeye çalıştı.
1930’da Merkez Bankası’nın kurulması da bu dönüşümün önemli parçalarından biri haline geldi.
Kısaca,
1929’da dünya ekonomisi çökerken;
Türkiye’nin önünde hazır bir reçete yoktu.
Sanayisi zayıftı.
Sermayesi yetersizdi.
Nüfusunun çok büyük bölümü tarımla uğraşıyordu.
Üstelik Osmanlı’dan kalan borçlar da ödeniyordu.
Buna rağmen Cumhuriyet yönetimi bir tercih yaptı:
Üretmek,
Köylünün üzerindeki eski yükleri azaltmak,
Tohumunu geliştirmek,
Tarımı bilimle buluşturmak,
Çiftçiyi eğitmek,
Kendi fabrikalarını kurmak,
Kendi demiryollarını yapmak,
Parayı korumak,
Dış ticareti dengelemek,
Ve mümkün olduğunca kendi ekonomik gücünü yaratmak…
1929-1935 döneminde sanayinin yıllık ortalama büyüme hızının yüzde 17 civarında gerçekleştiğini gösteren çalışmalar bulunuyor.
İşte Atatürk döneminin ekonomik hikâyesini böyleydi.
Mesele, “Kriz gelince hiç yara almamak değildir.”
Mesele, “Yara aldığınız halde ayağa kalkacak bir ekonomik yapı kurabilmektir.”
Bazen tarihte asıl başarı, fırtınayı hiç yaşamamak değil, fırtınanın içinden daha güçlü bir ülke çıkarabilmektir.
Atatürk’ün tam olarak bunu yapmıştır.
30 AĞUSTOS’A DOĞRU
30 Ağustos’a az kaldı.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlayacağız.
Bayraklar asılacak, marşlar söylenecek, Büyük Taarruz’un ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin hikâyesi yeniden anlatılacak.
Anlatılmalı da…
Çünkü 30 Ağustos, yalnızca bir savaşın kazanıldığı tarih değil;
Bir milletin, yokluk içinde ayağa kalktığı,
Ordusunu yeniden kurduğu ve
Bağımsızlığını kendi gücüyle kazandığı gündür.
Ama 30 Ağustos’un bugün pek hatırlamadığımız başka bir tarafı daha var.
Bir zamanlar bu bayramın adı yalnızca Zafer Bayramı değildi.
“Zafer ve Tayyare Bayramı” ydı.
Ve bu küçük ayrıntı, aslında Cumhuriyet’in nasıl bir gelecek tasarladığını anlatan önemli bir ayrıntıydı…
Cumhuriyet daha kurulalı iki yıl olmuştu,
Ülke fakirdi,
Savaşlardan çıkmıştı,
Yollar yok denecek kadar azdı,
Sanayi yoktu,
Uçak yapmak bir yana, uçak satın almak bile büyük bir meseleydi…
Ama Cumhuriyet’in önünde başka bir hedef vardı:
Sadece savaşı kazanmak değil, geleceğin dünyasında güçlü bir ülke olmak.
Büyük Zafer’in üzerinden daha iki yıl geçmişti ki 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kuruldu.
Tayyare Cemiyeti bu anlayışın ürünlerinden biriydi.
Amaç yalnızca orduya uçak almak değil;
Halkın havacılığa ilgisini artırmak,
Pilotlar ve makinistler yetiştirmek,
Havaalanları ve hangarlar kurmak,
Hatta zaman içinde kendi uçaklarını yapabilecek bir ülke haline gelmekti…
Kısacası:
Zaferi gökyüzüne taşımaktı.
İşte bu yüzden Zafer Bayramı’nın hemen ardından, 31 Ağustos’ta kutlanmaya başlanan Tayyare Bayramı ile halktan havacılık için destek toplanıyordu.
İnsanlar para veriyor,
Köyler ve kasabalar uçak almak için yardım topluyor,
Alınan uçaklara bağış yapan yerlerin isimleri veriliyordu.
Bugün kulağa biraz şaşırtıcı gelen şey şuydu:
Bir kasabanın adı bir uçağa verilmişti.
Bir köy, uçak almak için para topluyor,
Bir aile, bir uçak alınmasına katkıda bulunuyordu.
Ve o uçak, milletin ortak gururu olarak gökyüzüne çıkıyordu.
Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarında havacılık yalnızca askeri bir mesele olarak görülmüyordu.
Bir “Gelecek meselesi” olarak görülüyordu.
Bugün “Tayyare Bayramı” dediğimizde belki çoğumuzun aklına hiçbir şey gelmiyor.
Çünkü zaman içinde bu isim unutuldu ve sadece 30 Ağustos kaldı.
Tayyare Bayramı ise tarihin sayfaları arasında kayboldu.
Oysa erken Cumhuriyet döneminin insanlarına sorabilseydik, belki de 30 Ağustos’u yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer olarak görmeyeceklerdi.
Onlar için mesele şuydu:
30 Ağustos’ta kazandığımız bağımsızlığı, 31 Ağustos’ta göklere taşıyabilir miyiz?
İşte Tayyare Bayramı’nın asıl anlamı buradaydı.
Çünkü bir millet yalnızca savaş kazanarak geleceğini kuramaz.
Zaferden sonra ne yaptığı da önemlidir.
Atatürk, Cumhuriyet’i kurarken baktığı şey sadece geçmiş değildi;
Gelecekti.
Uçaklara,
Fabrikalara,
Demiryollarına,
Okullara,
Bilime,
Üretime bakıyordu.
Ve daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında havacılığın önemini anlatmaya çalışıyordu.
Bugün üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, o günleri yeniden düşündüğümüzde bir şey daha iyi anlaşılıyor:
30 Ağustos yalnızca “Kazandık” demek değildi.
Aynı zamanda:
“Şimdi ne yapacağız?” demekti..
İşte Tayyare Bayramı bu sorunun cevabının bir parçasıydı.
Bu yıl 30 Ağustos’a doğru giderken Zafer Bayramı’nı kutlayacağız.
Ama bir an için o eski adı da hatırlayalım:
30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı.
Çünkü o isim bize, Cumhuriyet’in kurucu kuşağının zaferden sonra ne düşündüğünü anlatıyor.
Onlar yalnızca düşmanı ülkeden çıkarmayı düşünmediler.
Kendi uçağını yapabilen, kendi teknolojisini üretebilen, gökyüzünde söz sahibi olabilen bir Türkiye hayal ettiler.
Belki de bu yüzden Tayyare Bayramı’nın unutulmuş olması, yalnızca eski bir bayramın unutulması değildir.
Bir düşüncenin de unutulmasıdır:
Zafer, ancak geleceğe taşınırsa kalıcı olur.
30 Ağustos’a doğru giderken, bu yıl biraz da bunu hatırlayalım.
Önce zaferi hatırlayalım.
Sonra o zaferin bize yüklediği sorumluluğu…
Ve gökyüzüne bakalım.
Çünkü bir zamanlar bu millet, kazandığı zaferin hemen ardından gözünü oraya çevirmişti.
TEYYAREDE NEREDEYİZ?
Bugünkü tabloyu kabaca şöyle koyabiliriz:
HÜRKUŞ: Türkiye’nin özgün tasarladığı temel eğitim uçağı. HÜRKUŞ-A, EASA tip sertifikası aldı; HÜRKUŞ-B’nin üretimi ve teslimat süreci yürütülüyor.
HÜRJET: Türkiye’nin özgün jet eğitim uçağı. İlk uçuşunu 25 Nisan 2023’te yaptı ve 2026 itibarıyla test faaliyetleri sürüyor.
KAAN: Türkiye, 5. nesil muharip uçak tasarlayıp geliştirmeye çalışıyor. İlk uçuş 21 Şubat 2024’te gerçekleşti. Devletin strateji belgesinde 2028’de envantere giriş hedefi belirtiliyor.
ANKA III: Jet motorlu, insansız savaş uçağı alanında özgün bir platform geliştiriliyor.
Türkiye, F-16’ları sadece kullanmadı; uzun yıllar Türkiye’de üretti, sistem entegrasyonu ve uçuş testlerini gerçekleştirdi.
Türkiye’nin bugün geldiği yeri anlatırken “Türkiye uçak yapıyor, dolayısıyla uçak sanayisinde dünyanın liderleri arasında” demek doğru olmaz.
Çünkü uçak sanayii sadece gövdeyi tasarlamak değildir.
Asıl mesele;
Motor, Radar, Aviyonik, Uçuş bilgisayarı, Sensör füzyonu, Elektronik harp, Silah sistemleri, Malzeme teknolojisi, Kompozitler, Üretim altyapısı, Test ve sertifikasyon gibi yüzlerce teknolojinin aynı anda yönetilebilmesidir.
Türkiye bu alanların önemli bir bölümünde ciddi yetenekler geliştirdi.
Ancak özellikle yüksek performanslı savaş uçağı motoru gibi kritik alanlarda dışa bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmış değil.
Tarihsel olarak bakarsak:
1925: Tayyare Cemiyeti
1930’lar: Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ ve uçak fabrikaları
1980’ler: F-16 üretimi ve teknoloji kazanımı
2000’ler: Özgün hava araçları
2024: KAAN’ın ilk uçuşu
Bugün: KAAN, HÜRJET, HÜRKUŞ, ANKA III ve yeni nesil hava platformları
Yani Türkiye’de; “Tayyare Bayramı unutuldu ama tayyare meselesi bitmedi.”