Çok eskilerde şöyle düşündük;

2000 yılı gelecek,

Yeni dünyalara kavuşulacaktı.

Yeni yeni icatlar yapılacak,

İnsanlar medeniyete koşacaktı…

Zengin olacaktık ve refaha erecektik.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştıracak,

Bilim daha çok konuşulacak,

İnsan aklı biraz daha öne çıkacaktı..

Eski kafalar gidecek,

Modern düşünceler dünyaya hâkim olacaktı.

Sarsılmaz yapılara sahip olacaktık.

Deprem olduğunda binalarımız yıkılmayacak,

Yollarımız çökmeyecek,

Şehirlerimiz felç olmayacaktı.

Çocuklarımız daha iyi eğitim alacak,

Gençlerimiz gelecek kaygısı yaşamayacaktı.

Ne umutlanmıştık ama!

Milenyum gelecek, dertler bitecekti…

Tam 26 sene geçmiş.

Geçti de ne olmuş?

Dolar leylekler gibi uçmuş, gitti.

Arkasından fiyatlar koştu.

Maaşlar hep pahalılıklara, kiralara, masraflara yetişmeye çalıştı.

Emeklinin, çalışanın, dar gelirlinin cebindeki para ise daha ayın ortasını göremeden buhar oldu.

Dış borç gırtlağa dayandı.

İç borç deseniz ödenecek gibi değil.

Ülkenin fabrikaları, arazileri, limanları, işletmeleri elden çıktı kimse kalmadı…

Bir zamanlar “Bu ülkenin taşı toprağı altın” denilirdi,

Şimdi taşını toprağını hesaplayanlara uzaktan bakıyoruz.

“Bırakın artık eski kafaları” demiştik.

Eski kafalar gitmedi.

Üstelik bazıları teknolojiyle buluşup daha da güçlendi.

Elimizde akıllı telefonlar var ama nedense aklımızı kullanmayı unuttuk.

Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyesinde konuşuyoruz ama yanımızdaki insanı dinlemeye tahammül edemiyoruz.

Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay.

Fakat doğru bilgiyle yalanı ayırmak hiç olmadığı kadar zorlaştı.

Bir tuşa basıyoruz.

Bir haber geliyor.

Bir başka tuşa basıyoruz.

Bir başka “Gerçek” geliyor.

Sonunda hangisinin gerçek olduğunu anlamaya çalışırken gerçeğin kendisini kaybediyoruz.

Modernleşecektik.

Eleştiriye tahammül edecektik.

Farklı düşünene düşman olmayacaktık.

Baskı azalacak, özgürlükler genişleyecekti.

Öyle olmadı.

Eleştiriye tahammül azaldı.

Sesini yükseltenin üzerine gidildi.

İtiraz eden suçlandı.

Sorgulayan “Hain” ilan edildi.

Baskı, şiddet, kutuplaşma derken insanlar soluğu hapislerde aldı.

Bir ülkenin hapishanelerinin adı, siyasetinin gündeminden daha fazla konuşuluyorsa orada bir şeyleri yeniden düşünmek gerekmiyor muydu?

“Adalet mülkün temelidir” derdik.

Adaletin “A” sı ortada gözükmüyor.

“Değerler” desen hepten kayıp.

Adetler, gelenekler, ahlaki ölçüler birbirine karıştı.

Dün “Yanlış” dediğimize bugün “Doğru”,

Dün “İhanet” dediğimize bugün “Başarı”,

Dün “Savunduğumuza” bugün “Saldırı” diyebiliyoruz.

Çünkü ölçümüz değişmiş.

“İlkemiz” değil, “Tarafımız” belirliyor neyin doğru olduğunu.

Bir insan bizim tarafımızdaysa yaptığı yanlışın bir açıklaması mutlaka bulunuyor.

Karşı taraftaysa yaptığı doğrunun bile bir kusuru mutlaka bulunuyor.

Kırmızı çizgiler yerlerde sürünüyor.

Siyasette dün söylenen, bugün unutuluyor.

Dün birbirine ağır sözler söyleyenler bugün aynı masada oturabiliyor.

Dün “Asla” denilen kapılar, bugün ardına kadar açılabiliyor.

Partiler Butlan ile atama ellerde,

Liderler ise hayallerde geziyor.

Siyaset, fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp koltukların paylaşıldığı bir oyuna dönüştüğünde, vatandaşın elinde geriye sadece seyretmek kalıyor.

Partisini bırakan başka partiye üşüşüyor.

İlkesini bırakan makamına sarılıyor.

Siyasetçi dün söylediğini bugün inkâr ediyor.

Vatandaş da bütün bunları izleyip,

“Acaba sorun bende mi?” diye kendinden şüphe ediyor.

Bir de deprem meselesi vardı.

2000’de “Artık böyle binalar yapılmayacak” diye umutlanmıştık.

Bilim ilerleyecekti.

Şehirler planlanacaktı.

Depreme dayanıklı binalar yapılacaktı.

Deprem geldi.

Yine enkazların başında bekledik.

Yine “Neden?” diye sorduk.

Yine “Kader” diyenler çıktı.

Yine sorumluluk tartışıldı.

Yine birkaç ay konuşuldu.

Sonra hayat normale döndü.

Oysa enkazın altında kalan yalnızca insanlar değildi.

Bir ülkenin yıllardır biriktirdiği ihmaller enkazın altında kaldı.

Teknolojiye bakınca gerçekten çağ atladık.

Cep telefonları bilgisayardan güçlü.

Yapay zekâ şiir yazıyor, resim yapıyor, hesaplıyor, konuşuyor.

Arabalar kendi kendine park ediyor.

Dünyanın öbür ucundaki görüntüyü anında izliyoruz.

Ama insan ilişkilerinde hâlâ “Sen kimsin de benimle aynı fikirde olmuyorsun?” noktasındayız.

Demek ki teknoloji gelişmiş.

Ama insan aynı hızda gelişmemiş.

Belki de sorun tam burada.

Ülke yokuş aşağı, freni patlamış araba gibi hızla gidiyor.

Bizimkiler koltuklarında dualarla seyrediyor.

Parti, siyaset, ilke, dava...

Hepsi yere düşmüş.

Koltuklar ise dimdik ayakta.

Birileri koltuğunu korumak için kırk takla atıyor.

Birileri koltuğa ulaşmak için kırk parti değiştiriyor.

Birileri de bütün bunları seyredip “Memleketin hali ne olacak?” diye soruyor.

Cevap mı?

Henüz bilen yok.

Ve biz hâlâ umut ediyoruz.

Belki yarın düzelir.

Belki ekonomi toparlanır.

Belki adalet yeniden ayağa kalkar.

Belki siyaset yeniden itibar kazanır.

Belki insanlar birbirine yeniden güvenmeye başlar.

Belki çocuklarımız daha güzel bir ülkede yaşar.

Belki...

İşte insanı ayakta tutan da bu “Belki”.

Ama bir soru var:

Kaç tane “Belki” daha bekleyeceğiz?

2000’de bize bir gelecek vaat edildi.

Milenyum geldi.

26 yıl geçti.

Dünyada teknoloji devrim yaptı.

Yapay zekâ ortaya çıktı.

Uzay araştırmaları bambaşka bir noktaya geldi.

İnsanlık başka gezegenlerde yaşam arıyor.

Biz ise hâlâ aynı soruların peşindeyiz:

Ekonomi ne olacak?

Adalet ne olacak?

Eğitim ne olacak?

Deprem ne olacak?

Siyaset ne olacak?

Ülke ne olacak?

Belki de mesele milenyumda değildi.

Mesele takvimde hiç olmadı.

Bir yılın değişmesiyle dünya değişmiyor,

Yeni yüzyıla girmekle kafalar değişmiyor,

Takvim yaprağı çevirmekle demokrasi gelmiyor du…

Medeniyet, telefonun modelinde değildi,

Medeniyet, insanın insana davranışındaydı aslında.

Zenginlik, cebindeki para kadar değildi,

Hukuk, yalnızca kanun kitaplarında yazanlardan ibaret değildi,

Demokrasi de sandığın kurulmasından ibaret değildi elbette...

Asıl mesele zihniyetti,

Asıl mesele liyakatti,

Asıl mesele adaletti…

Asıl mesele, yanlış yapanın kim olduğuna bakmadan “Yanlış” diyebilmekteydi galiba…

Tam 26 yıl geçti.

Daha ne kadar geçecek belli değil.

İçimizde hâlâ bir umut var:

“İyiye gideceğiz…”

Belki gerçekten gideceğiz.

Belki çocuklarımız bizden daha güzel bir ülke görecekler.

Ömrümüz olursa bir gün dönüp bugünlere bakacağız ve “Neler yaşamışız!” diyeceğiz.

Ama ya olmazsa?

Ya bir gün bütün bu yılların hesabını yaptığımızda elimizde sadece boşa harcanmış zaman kalırsa?

Ya bizden sonrakiler dönüp bize bakarsa?

Ve bütün bu olanları anlattığımızda, bize kızgınlıkla sorarlarsa:

“Bunca şeyi gördünüz de ne yaptınız?”

İşte o zaman verecek cevabımız var, merak etmeyin.

“Biz gerçekten safmışız…”

İPTAL DAVASI?

Çerçeve Kanunu Meclis’ten geçti. Oylamanın dikkat çeken taraflarından biri de YENİ Parti grubundaki “Demokratik Hak” adı altında bölünmeydi:

35 milletvekili “Evet”,

54 milletvekili ise “Hayır” oyu verdi.

İYİ Parti’nin 29 milletvekilinin tamamı da “Hayır” dedi.

54 milletvekili isterse; bu kanunun Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürerek Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açabilir.

Anayasa’nın 150. maddesi açık: Doğrudan iptal davası açma hakkı;

Cumhurbaşkanı’na,

Meclis’te en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve

Meclis üye tamsayısının en az beşte biri oranındaki milletvekillerine ait.

Buna göre anladık ki YENİ Parti açısından ortada hukuki bir engel görünmüyor.

İşte şimdi YENİ Parti’ye şu soru sorulabilir:

“Madem bu kanuna karşısınız, madem 54 milletvekiliniz Meclis’te hayır oyu verdi; neden Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuyorsunuz?”

Üstelik bunun için sonsuz bir süre de yok. Kanunun Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren esas yönünden iptal davası açma süresi 60 gün.

Madem oylamada milletvekilleri serbest bırakıldı, o halde 54 milletvekili de hür iradeleri ile iptal davası açsınlar…

İYİ Parti açısından durum biraz farklı.

İYİ Parti’nin 29 milletvekili bulunuyor ve tek başına Meclis’in en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubundan biri olmadığı sürece doğrudan iptal davası açma yetkisi yok.

Ancak Meclis üye tamsayısının en az beşte biri milletvekili bir araya gelerek dava açabilir.

Yani İYİ Parti’nin önünde hukuken başka bir yol daha var:

Yeterli sayıda milletvekiliyle ortak başvuru.

O halde İYİ Parti’ye de şu soru sorulabilir:

“Madem Çerçeve Kanunu’na bütünüyle karşısınız, neden Anayasa Mahkemesi yolunu zorlamıyorsunuz?”

Burada mesele artık yalnızca hukuk değil, siyasettir.

Meclis’te “Hayır” demek bir siyasi iradedir.

AYM’ye başvurmak ise o iradeyi hukuk alanında sonuna kadar takip etmektir.

Bir parti, “Bu kanun yanlıştır” diyebilir.

Bir başka parti, “Bu kanun Anayasa’ya aykırıdır” diyebilir.

Ama ikinci cümleyi kuruyorsa, vatandaşın karşısına çıkıp şu soruyu da cevaplamalıdır:

“Öyleyse neden Anayasa Mahkemesi’ne gitmediniz?”

Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin kapısı, bu konuda tamamen kapalı değildir.

Tam tersine, Anayasa koyucu o kapıyı özellikle Meclis’teki belirli siyasi aktörlere açmıştır.

Şimdi sıra siyasi iradede.

54 milletvekilinin “Hayır” oyu, sandıktan çıkan bir muhalefet iradesiydi.

AYM’ye yapılacak başvuru ise bunun hukuk önündeki devamı olur.

Ve vatandaşın bilmek istediği de tam olarak budur:

“Hayır” dediniz.

Peki şimdi bu “Hayırların” arkasında duracak mısınız?