Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta Mekke’de imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ilk bakışta üç ülkenin yaptığı sıradan bir savunma işbirliği anlaşması gibi görülebilir.
Ama değil.
Çünkü anlaşmanın temel cümlesi son derece önemli:
“Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek.”
Bu nedenle anlaşma daha ilk günden NATO’nun 5. maddesine benzetildi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da “Mekanizmanın NATO’nun 5. maddesine teknik olarak benzediğini, ancak verilecek karşılığın istihbarat paylaşımından askeri yardıma kadar değişebileceğini” söyledi.
Burada çok önemli bir ayrıntı var.
“Birimize saldırı hepimize saldırıdır” demek, “Yarın hepimiz otomatik olarak savaşa gireriz” demek değildir.
Üstelik 13 Ağustos itibarıyla anlaşmanın devamında nelerin planlandığı da daha açık hale geldi.
Şöyle ki:
Yüksek düzeyde siyasi ve askeri koordinasyon, kara-deniz-hava ve siber alanda ortak tatbikatlar, insansız sistemler, elektronik harp, yapay zekâ, istihbarat ve savunma sanayii alanlarında işbirliği öngörülüyor.
Anlaşmanın başka ülkelere açılabileceği de belirtiliyor; Mısır’ın adı özellikle geçiyor.
Yani ortada yalnızca fotoğraf çektirilmiş bir diplomatik metin yok.
Ama henüz NATO gibi ayrıntıları kamuoyuna açıklanmış, oturmuş bir askeri komuta sistemi de yok.
İşte bütün mesele burada.
Türkiye’ye ne kazandırıyor?
Önce hakkını teslim edelim.
Türkiye açısından anlaşmanın “En önemli getirisi caydırıcılık.”
Türkiye zaten NATO üyesi.
Zaten güçlü bir ordusu var.
Zaten savunma sanayii giderek daha fazla kendi sistemlerini üretiyor.
Şimdi bunun yanına Pakistan’ın askeri kapasitesi ve nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve enerji gücü ekleniyor.
Üç ülkenin toplam kapasitesi küçümsenecek gibi değil.
Türkiye askeri teknoloji ve operasyonel tecrübe getiriyor.
Pakistan askeri kapasitesi ve nükleer caydırıcılığıyla masada.
Suudi Arabistan ise para, enerji ve Körfez’deki stratejik konumuyla önemli bir ağırlık oluşturuyor..
Bu nedenle anlaşmanın en basit ifadesiyle anlamı şu:
“Artık, Türkiye’ye saldırmanın maliyeti yüksek…”
Bu kötü bir şey değil.
Tam tersine, savunma anlaşmalarının temel amacı zaten budur.
Savaşı kazanmak kadar, karşı tarafı savaşa girmekten vazgeçirmek...
Peki bizden ne götürecek?
İşte burada işler değişiyor.
Çünkü Türkiye artık sadece kendisine yönelik tehditleri değil,”Suudi Arabistan ve Pakistan’a yönelik tehditleri de kendi güvenlik hesabının içine almak zorunda kalabilir.”
Diyelim ki: Suudi Arabistan ile İran arasında yeniden ciddi bir çatışma çıktı.
Diyelim ki: Suudi Arabistan’a füze saldırısı yapıldı.
Soru şu:
Türkiye ne yapacak?
Cevap ise şu:
Anlaşmanın gereği olarak destek vermesi gündeme gelecek.
Ama bu desteğin biçimi ne olacak?
İstihbarat mı?
Hava savunma sistemi mi?
Mühimmat mı?
Lojistik destek mi?
Askeri personel mi?
Yoksa doğrudan savaş gücü mü?
İşte burada anlaşmanın en önemli belirsizliği ortaya çıkıyor.
Kamuoyuna açıklanan çerçeve, saldırının ortak güvenlik meselesi olduğunu ortaya koyuyor; fakat her senaryoda “Türkiye’nin hangi askeri karşılığı vermek zorunda olduğu ayrıntılı biçimde ortaya konmuş değil.”
Reuters da ilk açıklamalarda somut askeri yükümlülüklerin ayrıntılarının belirsiz olduğunu vurgulamıştı.
Dolayısıyla:
“Suudi Arabistan’a saldırıldı, Türkiye otomatik olarak savaşa girdi” demek yanlış.
Ama:
“Türkiye artık böyle bir savaştan tamamen uzak durabilir” demek de eskisi kadar kolay değil.
İşte anlaşmanın bizden götürebileceği en önemli şey budur:
Dış politika hareket alanının bir bölümünü, ortak güvenlik mekanizmasına bağlamak.
Peki ya, Pakistan-Hindistan savaşı çıkarsa ne olacak?
Türkiye otomatik olarak Hindistan’la savaşacak mı?
Hayır.
Çünkü savunma anlaşmasının mantığı, taraflardan birinin kendi başlattığı saldırgan savaşı diğerlerine otomatik olarak yüklemek değildir.
Pakistan’ın Hindistan’a saldırması başka şeydir.
Hindistan’ın Pakistan’a saldırması başka şey.
Ancak ikinci durumda, yani Pakistan’ın saldırıya uğradığı kabul edilirse, Mekke Anlaşması’nın nasıl işletileceği Türkiye açısından gerçek bir sınava dönüşebilir.
Peki Yunanistan?
Şimdi gelelim Türkiye açısından daha doğrudan önemli bir noktaya.
Yunanistan’ın askeri hazırlıkları artıyor mu?
Evet…
Yunanistan son yıllarda ciddi bir askeri modernizasyon programı yürütüyor.
F-35 programı, hava savunma sistemi ve özellikle “Achilles Shield” olarak anılan entegre hava savunma projesi bunun göstergeleri arasında.
Fakat buradan:
“Yunanistan savaşa hazırlanıyor” sonucunu kesin bir gerçek gibi yazmak doğru olmaz.
Daha doğru ifade:
“Yunanistan askeri kapasitesini ciddi biçimde artırıyor.”
Bu başka bir şey.
Peki Mekke Anlaşması bunun karşılığı mı?
Bunu da kesin olarak söyleyemeyiz.
Çünkü anlaşmanın resmi açıklamalarında hedef olarak Yunanistan gösterilmiyor.
Türkiye tarafı da anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını özellikle vurguluyor.
Hatta İran’ın dahi resmi hedef olmadığı belirtiliyor.
Ama stratejik açıdan bakarsak...
Türkiye’nin aynı anda NATO içinde kalıp Pakistan ve Suudi Arabistan’la yeni bir savunma mekanizması kurması, Yunanistan’ın da dikkatle izleyeceği bir gelişmedir.
Çünkü Yunanistan Türkiye ile NATO’da aynı ittifakın üyesi.
Dolayısıyla Ankara’nın NATO dışındaki askeri ilişkilerinin genişlemesi, Atina’nın güvenlik hesaplarına ister istemez girer.
Peki biz NATO’dan çıkıyor muyuz?
Hayır.
Mekke Anlaşması Türkiye’yi NATO’dan çıkarmaz.
Hatta tam tersine, Türkiye Temmuz 2026’da Ankara’daki NATO Zirvesi’nde kolektif savunma ve NATO’nun 5. maddesine bağlılığını yeniden teyit etti.
Türkiye’nin İngiltere ile aynı zirve sırasında imzaladığı yeni Güvenlik ve Savunma Ortaklığı da Türkiye’nin NATO içindeki rolünün devam ettiğini açıkça ortaya koyuyor.
NATO Antlaşması’nın 13. maddesi de üyelikten ayrılmanın ayrı bir hukuki prosedür olduğunu söylüyor:
Üye devlet ayrılma kararını ABD hükümetine bildiriyor ve bildirimden bir yıl sonra antlaşmadan çıkıyor.
Dolayısıyla:
Mekke Anlaşması = NATO’dan çıkış diye bir denklem olması mümkün değil...
Türkiye’nin yaptığı şey daha çok şu:
NATO’daki yerini korurken NATO dışında da yeni güvenlik bağlantıları kurmak.
Ama burada NATO açısından bir problem yok mu?
İşte mesele de bu zaten.
Hukuken otomatik bir problem yok.
Siyasi ve stratejik açıdan ise önemli bir soru var.
Bir NATO üyesi aynı zamanda başka bir karşılıklı savunma mekanizmasının parçası olabilir mi?
Olabilir.
NATO Antlaşması bunu otomatik olarak yasaklamıyor.
Fakat sorun başka yerde çıkabilir.
Örneğin Pakistan ile Hindistan arasında savaş çıktı.
Türkiye Pakistan’a destek verdi.
Sonra Hindistan Türkiye’yi hedef aldı.
Bu durumda Türkiye NATO’nun 5. maddesini gündeme getirebilir mi?
Burada cevap otomatik olarak “Evet” değildir.
Çünkü NATO’nun 5. maddesinin kendi coğrafi ve hukuki kapsamı vardır.
Ayrıca NATO’nun 5. maddesi bile “Bütün NATO ülkeleri otomatik olarak savaşa girer” anlamına gelmez; her müttefik gerekli gördüğü yardımı belirler.
Dahası, bir ülkenin kendi başlattığı savaşın sonucunda uğradığı karşı saldırıyla NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını işletmeye çalışması ciddi bir hukuki ve siyasi tartışma yaratır.
Dolayısıyla Türkiye’nin aynı anda iki farklı savunma sisteminin içinde bulunması NATO’dan çıkış değil, NATO içindeki müttefiklerle koordinasyon bakımından yeni sorular demektir.
Anayasa açısından da bir başka soru var
Burayı da atlamamak gerekir.
Bir savunma anlaşması imzalamak başka şeydir.
Türk askerini başka bir ülkeye göndermek başka şeydir.
TBMM’nin Anayasa’nın 92. maddesi çerçevesindeki yetkileri, yabancı ülkelere asker gönderilmesi ve yabancı askerlerin Türkiye’de bulunması gibi konularda ayrıca devreye girer.
TBMM’nin kendi içtüzüğünde de savaş hâli ve silahlı kuvvet gönderilmesine ilişkin usuller açıkça düzenlenmiş durumda.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması:
“Pakistan’a asker göndermeye şimdiden izin verildi” anlamına gelmez.
Ama ileride anlaşmanın uygulanması için askeri kuvvet kullanılması gerekirse, o zaman ayrıca Türkiye’nin anayasal mekanizmaları gündeme gelir.
Bu ayrım çok önemli.
Peki diğer ülkeler ne diyor?
Burada da abartılı manşetlerden kaçınmak gerekiyor.
Hindistan
En açık tepki Hindistan’dan geldi.
Yeni Delhi anlaşmanın ulusal güvenlik ve bölgesel istikrar üzerindeki sonuçlarını inceliyor.
ABD
ABD’nin bölgedeki güvenlik ilişkileri nedeniyle anlaşmayı yakından takip etmesi beklenir. Ancak şu aşamada Washington’ın anlaşmayı “Düşmanca” ilan ettiği veya Türkiye’ye karşı bir yaptırım kararı aldığı yönünde sağlam bir resmi açıklama bulunmuyor.
Üstelik üç ülkenin de ABD ile çeşitli düzeylerde ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle anlaşmayı doğrudan “ABD karşıtı ittifak” olarak tanımlamak fazla kolaycı olur.
NATO
NATO açısından da şu anda Türkiye’nin üyeliğinin sorgulandığını gösteren bir gelişme yok.
Tam tersine, Türkiye kısa süre önce NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı ve ittifakın kolektif savunma taahhüdünü yeniden teyit etti.
Yunanistan
Yunanistan’ın Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la askeri ilişkilerinin gelişmesini izlemesi şaşırtıcı olmaz.
Zaten Avrupa Parlamentosu’nda daha önce Türkiye-Pakistan askeri işbirliğinin Yunanistan ve AB güvenliği bakımından doğurabileceği sonuçlar konusunda soru da yöneltilmişti.
Fakat Mekke Anlaşması’na ilişkin Atina’dan “Bu Türkiye’nin bize karşı savaş hazırlığıdır” şeklinde doğrulanmış bir resmi açıklama yok.
İran
İran açısından anlaşmanın özellikle Suudi Arabistan boyutu nedeniyle dikkat çekici olması kaçınılmaz.
Fakat Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını özellikle vurguluyor. Reuters da anlaşmanın resmi olarak İran’a karşı ilan edilmediğini aktarıyor.
Dolayısıyla:
“Mekke Anlaşması İran’a karşı kuruldu” demek de bugün için resmi gerçek değil.
Ama:
“İran’ın bölgesel hesaplarını değiştirebilecek bir güvenlik yapılanmasıdır” demek çok daha makul bir stratejik yorumdur.
Burada asıl mesele Suudi Arabistan.
Çünkü Pakistan ile Türkiye’nin askeri ilişkileri zaten yıllardır gelişiyor.
Suudi Arabistan ise Türkiye’yi Körfez güvenlik sisteminin içine daha fazla çekiyor.
Riyad’ın temel meselesi güvenlik.
İran tehdidi.
Yemen.
Husi saldırıları.
Körfez’in güvenliği.
Enerji tesisleri.
Deniz yolları.
Ve ABD’nin güvenlik garantilerinin geleceğine ilişkin soru işaretleri.
Bu nedenle Suudi Arabistan açısından Mekke Anlaşması, “Amerika’nın yerine Türkiye ve Pakistan’ı koymak” kadar basit olmayabilir.
Daha doğru ifade:
“Tek bir güvenlik sağlayıcısına bağımlı kalmamak.”
Yani Riyad alternatif güvenlik kanalları oluşturuyor olabilir.
Türkiye neden buna ihtiyaç duydu?
İşte asıl soru burada.
Türkiye’nin zaten NATO’su var.
Amerika ile savunma ilişkileri var.
İngiltere ile yeni Güvenlik ve Savunma Ortaklığı var.
Avrupa ile NATO üzerinden bağlantısı var.
Kendi savunma sanayii giderek güçleniyor.
O halde neden Pakistan ve Suudi Arabistan?
Bence cevabı şu:
Türkiye artık sadece kendisini savunmaya değil, kendi çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturmaya çalışıyor.
Bu, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir değişimin işareti olabilir.
Batı’yı bırakmak değil.
NATO’dan çıkmak hiç değil.
Ama yalnızca NATO’ya güvenmek de istememek.
Başka bir ifadeyle: “NATO’dayım ama güvenliğimin tamamını NATO’ya bırakmam” mesajı.
Bu, stratejik açıdan anlaşılabilir bir politika.
Şimdi gelelim vatandaşın soracağı en basit soruya:
Bu anlaşma iyi mi, kötü mü?
Şöyle cevap verilebilir:
Şimdilik iyi bir caydırıcılık hamlesi; fakat nasıl uygulanacağına bağlı olarak Türkiye için ciddi riskler de taşıyor.
Burada mesele anlaşmayı imzalamak değil, savaş çıktığında ne yapacağımız?
Mekke Anlaşması’nın bugün için en büyük avantajı savaşı başlatmak değil, savaşı önlemek için caydırıcılık yaratmak.
Fakat her savunma paktının bir paradoksu vardır:
Ve belki de en önemli sorulardan biri de şu:
Türkiye artık sadece “Bize kim saldırırsa ne yaparız?” sorusunu değil, “Müttefiklerimizden birine saldırılırsa biz ne yaparız?” sorusunu da cevaplamak zorunda.