Bazı yatırımlar vardır…

Yapıldığı gün pek konuşulmaz.

Kurdele kesilir, birkaç alkış duyulur, sonra hayat kaldığı yerden devam eder.

Ama yıllar geçtikçe o yatırım büyür, gelişir ve bir şehrin kaderini değiştiren en önemli adımlardan biri hâline gelir.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi işte böyle bir eserdir.

Bugün Çanakkale sokaklarında yürürken gördüğümüz gençlerin, dolup taşan kafelerin, öğrenci servislerinin, kiralık ev ilanlarının, kitapçıların, kırtasiyelerin, yurtların ve üniversiteyle iç içe yaşayan bir şehrin hikâyesi, 1992 yılında atılan bir imzayla başladı.

O imzanın sahibi dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'di.

Bugün üniversiteyi doğal karşılıyoruz.

Sanki hep varmış gibi…

Oysa otuz yılı biraz aşkın bir süre önce Çanakkale bambaşka bir şehirdi.

Üniversite yoktu.

On binlerce öğrenci yoktu.

Şehrin ekonomik ve sosyal hayatına canlılık katan o büyük insan hareketliliği yoktu.

Elbette Çanakkale yine bu güzel toprakların önemli şehirlerinden biriydi.

Ama üniversitenin gelişiyle birlikte şehir yalnızca nüfus olarak değil; kültürel, bilimsel ve ekonomik olarak da yeni bir döneme girdi.

Bugün binlerce genç Türkiye'nin dört bir yanından Çanakkale'ye geliyor.

Kimisi burada eğitim görüyor.

Kimisi akademisyen oluyor.

Kimisi mezun olduktan sonra bu şehirde kalıp iş kuruyor, ailesini burada kuruyor.

Bir üniversite yalnızca diploma veren bir kurum değildir.

Bir üniversite bir şehrin ufkudur.

Bilimidir.

Sanatıdır.

Kültürüdür.

Ekonomisidir.

Bugün Çanakkale'de evini öğrenciye kiralayan vatandaş da, sabah dükkânını açan esnaf da, minibüs şoförü de, kitapçı da, lokantacı da üniversitenin oluşturduğu hareketliliğin bir parçasıdır.

Bu gerçeği inkâr etmek mümkün değildir.

Üniversite, yalnızca kampüsün içinde yaşayan bir kurum değildir.

Şehrin tamamına hayat veren bir damardır.

Elbette bugün bu noktaya gelinmesinde rektörlerin, akademisyenlerin, idari personelin, öğrencilerin, yerel yöneticilerin ve katkı sunan herkesin emeği vardır.

Ancak şu soruyu da sormak gerekir:

Eğer o gün bu üniversite kurulmasaydı, bugün konuştuğumuz Çanakkale aynı Çanakkale olur muydu?

Belki olurdu…

Ama mutlaka farklı olurdu.

Çünkü bazı kararlar yalnızca bugünü değil, gelecek otuz, kırk, elli yılı şekillendirir.

İşte devlet yönetiminde asıl önemli olan da budur.

Günü kurtarmak değil…

Geleceği kurmaktır.

Süleyman Demirel'in siyaset hayatı boyunca attığı adımlar elbette farklı açılardan değerlendirilebilir.

Seveni de olmuştur, eleştireni de…

Fakat eserler söz konusu olduğunda, tartışmaların yerini somut gerçekler alır.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi bugün yüzlerce bölümde eğitim veren, binlerce öğrencisi ve akademisyeniyle bilim üreten, yalnızca Çanakkale'nin değil Türkiye'nin önemli yükseköğretim kurumlarından biridir.

Bu başarı, otuz yılı aşkın bir emeğin sonucudur.

Ama her emeğin bir başlangıcı vardır.

O başlangıç da 1992 yılında atılan imzadır.

Ne yazık ki biz, çoğu zaman eserlerden faydalanırken o eserlerin arkasındaki isimleri unutuyoruz.

Belki Süleyman Demirel'in Çanakkale'de görkemli bir anıtı yok.

Belki her köşe başında adı yazmıyor.

Ama bu şehirde üniversite sayesinde yetişen her gençte…

Bilim üreten her akademisyende…

Kepengini öğrenci umuduyla açan her esnafta…

Evini öğrencisine emanet eden her ailede…

O imzanın sessiz bir izi vardır.

Vefa, sadece bir ismi caddeye vermek değildir.

Vefa; geçmişte atılan doğru adımları hatırlamak, onları hakkıyla teslim edebilmektir.

Bugün Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'ne baktığımızda sadece binaları değil, yıllar önce geleceği düşünen bir anlayışı da görmeliyiz.

Çünkü bazı insanlar ardında yalnızca hatıralar bırakmaz.

Şehirlerin kaderini değiştiren eserler bırakır.

Ve o eserler, onları inşa edenlerin en güçlü hatırası olarak yaşamaya devam eder.

ASELSAN

Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde büyük bir atılım gerçekleştirdi. Gökyüzünde gururla izlediğimiz yerli ve millî sistemler, dünyanın dikkatini çeken elektronik harp teknolojileri, radarlar, haberleşme sistemleri…

Artık ASELSAN denildiğinde yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın sayılı savunma şirketlerinden biri akla geliyor.

Peki bu yolculuk nerede başladı?

Bugün bu soruyu gençlere sorsanız, büyük ihtimalle ASELSAN'ın son yıllarda kurulduğunu sananlar bile çıkacaktır.

Oysa takvim yapraklarını tam elli bir yıl geriye çevirmek gerekiyor.

Yıl 1975…

Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtı'nın ardından ağır bir silah ambargosuyla karşı karşıya kalmıştı. Dost bildiklerimiz, ihtiyaç duyduğumuz silahları vermiyor, yedek parçaları göndermiyor, adeta “Bağımsız hareket edemezsiniz” mesajı veriyordu.

İşte tam o günlerde, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, sadece o günün sorununu çözmeye değil, Türkiye'nin yarım asır sonrasını inşa etmeye yönelik bir karar aldı ve ASELSAN kuruldu…

Bugün bu kararı sıradan bir yatırım gibi değerlendirmek büyük haksızlık olur.

Çünkü o gün kurulan sadece bir fabrika değildi.

Bir fikirdi…

Bir vizyondu…

Bir bağımsızlık iradesiydi.

Belki o gün kimse bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu anlayamadı.

Çünkü büyük eserlerin değeri, çoğu zaman onları kuranlar hayatta değilken daha iyi anlaşılır.

Aradan geçen yıllar bunu fazlasıyla ispatladı.

Bugün ASELSAN, dünyanın birçok ülkesine teknoloji ihraç eden, binlerce mühendisin görev yaptığı, savunma elektroniğinde küresel ölçekte tanınan bir kurum hâline geldi.

Bir zamanlar telsiz almakta zorlanan Türkiye, bugün kendi radarını, kendi elektronik harp sistemini, kendi haberleşme altyapısını geliştirebiliyor.

Bu başarı elbette sadece bir kişiye ait değildir.

Bu noktaya gelinmesinde yıllar boyunca çalışan mühendislerin, bilim insanlarının, teknisyenlerin ve farklı dönemlerde görev yapan hükümetlerin emeği vardır.

Ancak şu gerçeği de görmezden gelemeyiz:

Bir binanın kaç katlı olacağını tartışabilirsiniz.

Ama önce o binanın temelini atacak birinin çıkması gerekir.

İşte Süleyman Demirel'in yaptığı da buydu:

Temel atmak!

Bugün o temel üzerinde yükselen eserle hepimiz gurur duyuyoruz.

Ne gariptir ki ülke olarak bazen eserleri alkışlıyor, ama o eserlerin hangi şartlarda ortaya çıktığını unutuyoruz.

Kıbrıs'tan sonra uygulanan ambargo, Türkiye'ye çok ağır bir ders vermişti.

Savunmanız başkasının insafına bırakılırsa, bağımsızlığınız da başkasının kararına bağlı hâle gelir.

Demirel bu gerçeği gördü.

Belki de bu yüzden, o günün ekonomik şartlarına rağmen ASELSAN gibi stratejik bir kurumun kurulmasına öncülük etti.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, bunun ne kadar isabetli bir karar olduğu çok daha net anlaşılıyor.

Aslında bu, Demirel'in siyaset anlayışını da özetliyor.

O, günlük tartışmaların ötesinde kalıcı eserler bırakmaya önem veren bir siyasetçiydi.

Barajlar yaptı.

Yollar yaptırdı.

Üniversiteler açtı.

Sanayi yatırımlarını destekledi.

Elbette her siyasetçi gibi eleştirildi, yanlışları da tartışıldı.

Ancak bir devlet yöneticisini değerlendirirken sadece siyasi polemiklere bakmak eksik kalır.

Geride bıraktığı kurumlara da bakmak gerekir.

ASELSAN bunların en önemlilerinden biridir.

Bugün dünyanın hayranlıkla takip ettiği savunma teknolojilerimizin hikâyesi yazılırken, o ilk sayfalarda 1975 yılının ve Süleyman Demirel'in adını da görmek gerekir.

Çünkü tarih, sadece başarıyı yaşayanları değil, o başarının ilk adımını atanları da yazar.

Bizim ise bazen hafızamız kısa oluyor.

Eserlerden yararlanıyoruz.

Ama o eserlerin arkasındaki imzaları unutuyoruz.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Bugün gururla adını andığımız ASELSAN olmasaydı, Türkiye savunma sanayiinde aynı noktaya gelebilir miydi?

Bu sorunun cevabı, aslında 1975 yılında atılan o imzanın büyüklüğünü de anlatıyor.

Bazı imzalar, atıldığı gün alkışlanmaz.

Ama yıllar geçtikçe bir milletin hafızasında yerini alır.

ASELSAN’ın kuruluşuna atılan imza da işte böyle bir imzadır.

“Gökyüzünde güven veren her millî sistemde, sınırda görev yapan Mehmetçiğin kullandığı her yerli teknolojide ve 'Biz de yapabiliriz' diyen her Türk mühendisinin hayalinde, 1975'te atılan o imzanın izi vardır. İşte bazı devlet adamları konuşmalarıyla değil, geride bıraktıkları eserlerle yaşamaya devam eder.”

İKİ ŞEY

“Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz.”

Roma’da bulunan “Campo de Fiori” var.

Yani “Çiçek Meydanı.”

Bu heykel ise 17 Şubat 1600 tarihinde, heykelin yer aldığı noktada diri diri yakılarak öldürülen “Giordano Bruno” ya ait.

“Hümanist filozof, gökbilimci ve edebiyatçı Bruno”, güneş merkezli sistemi ve evrenin birliğini savunarak “Kilise’nin dogmalarına ters düştüğü için” Engizisyon’a teslim edilmişti.

Savunduğu fikirlerin “Sapkınca olduğunu kabul etmesi ve tövbe etmesi karşılığında” hayatı bağışlanacaktı.

Ancak Bruno geri adım atmadı.

Kendisine idam kararını okuyan hakime söylediği son söz, “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz” oldu.

Bundan tam 426 yıl önce katledilen Bruno, kendisini haklı çıkaran tarihe bir aydınlanma neferi olarak geçti.

Kilise tarafından yakılarak öldürülen Giordano Bruno, Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerindendi..

“İki Şey” öğretisi kulağa küpe olacak nasihatlerden..

İki şey “Kalitesiz İnsan”ın özelliğidir:

1- Şikayetçilik.

2- Dedikodu.

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:

1- Bakış açısını değiştirmek.

2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek.

İki şey yanlış yapmanı engeller:

1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgeçinden geçirmek.

2- Hak yememek.

İki şey kişiyi gözden düşürür:

1- Demagoji (Laf kalabalığı).

2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek).

İki şey insanı “Nitelikli İnsan’’ yapar:

1- İradeye hâkim olmak.

2- Uyumlu olmak.

İki şey “Ekstra Değer” katar:

1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak.

2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek.

İki şey geri bırakır:

1- Kararsızlık.

2- Cesaretsizlik.

İki şey kâşif yapar:

1- Nitelikli çevre.

2- Biraz delilik.

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:

1- Baskın yeteneği bulmak.

2- Sevdiğin işi yapmak.

İki şey başarının sırrıdır:

1- Ustalardan ustalığı öğrenmek.

2- Kendini güncellemek.

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:

1- Niyetin saf olması.

2- Ruhsal farkındalık.

İki şey milyonlarca insandan ayırır:

1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak.

2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller:

1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat).

2- Felakete odaklanmış olmak.

İki şey çözüm getirir:

1- Tebessüm (gülümseme).

2- Sükût (susmak).

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:

1- Anne.

2- Baba.

İki şey geri alınmaz:

1- Geçen zaman.

2- Söylenen söz.

İki şey ulaşmaya değerdir:

1- Sevgi.

2- Bilgi.

İki şey “Hayatta önemli olan her şey” içindir:

1- Nefes alabilmek.

2- Nefes verebilmek.

Giordano Bruno

(1548- 1600)

İNSAN NE İLE YAŞAR

Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar” adlı eserinde, Çiftçi Pahom’un ibretlik hikâyesi anlatılır.

Daha zengin bir hayat isteyen Pahom, cömert bir reisin, karşılıksız toprak dağıttığını öğrenir.

Reis ona şöyle der: “Güneş doğduğunda yürümeye başla. Güneş batana kadar çevrelediğin bütün topraklar senin olacak. Ama gün batmadan başladığın yere dönemezsen, hiçbirini alamazsın.”

Pahom tarlaları, bağları, bahçeleri geçer; gözü hep daha fazlasını ister.

Tam dönecekken uzaktaki verimli bir araziyi de almak ister.

Fakat güneş batmaktadır.

Var gücüyle koşar.

Nefesi kesilir, burnundan kan gelir.

Başladığı noktaya birkaç adım kala yere yığılır ve ölür.

Hırsına yenilmiştir.

Reis, Pahom’u küçük bir mezara gömdürdükten sonra şu sözü söyler: “İnsana işte bu kadar toprak yeter.”