Bu yazı, gazeteci ve eski milletvekili Atilla Sertel'in kaleme aldığı “İhanetin Adresi” başlıklı yazıdan hareketle değerlendirilmiştir.
Siyasette bazı olaylar vardır ki, yalnızca parti değiştiren birkaç isim üzerinden okunamaz.
Asıl mesele;
“O isimlerin hangi anlayışla seçildiği ve nasıl aday yapıldığıdır.”
Bugün CHP'den seçilip AKP saflarına geçen belediye başkanları tartışılıyor.
Bir değil, iki değil, üç değil...
Sayıları giderek artıyor.
Her yeni geçişte kamuoyunda aynı tepki yükseliyor:
“İhanet ettiler.”
Evet...
Seçildiği partiyi kısa süre sonra terk etmek, seçmenin iradesine karşı ciddi bir siyasi sorumluluk doğurur.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır.
Bu insanlar belediye başkanı oluncaya kadar kimsenin aklına neden hiçbir soru gelmedi?
Kim önerdi?
Kim araştırdı?
Kim kefil oldu?
Kim “Bu kişi bizim adayımızdır” diyerek milyonlarca seçmenin önüne çıkardı?
Asıl sorgulanması gereken yer tam da burasıdır.
Yerel seçimlerden önce CHP Genel Başkanı, kurultay kürsüsünden çok önemli bir söz vermişti.
“Ön seçim yapılacak.”
Üstelik bu, sıradan bir vaat olarak değil, “Namus borcu” olarak ifade edilmişti.
Parti üyeleri heyecanlandı.
Zira yıllardır emek veren örgütler hiç olmadık kadar umutlandı.
Çünkü ön seçim demek; “Üyelerin söz sahibi olması” demekti.
Ön seçim demek; “Birkaç kişinin masasından çıkan listeler yerine tabanın iradesinin sandığa yansıması” demekti.
Ama öyle olmadı.
Ön seçim yapılmadı.
Adaylar beklentinin tersine genel merkezden belirlendi.
İtirazlar üzerine;
Kimi zaman “Anket” denildi.
Kimi zaman “Kamuoyu araştırması”,
Kimi zaman “Yapay zekâ destekli çalışma” ifadeleri kullanıldı.
V böylece “Adayları bilgisayarlar değil, dar bir kadro” belirledi.
Bugün yaşanan tablo ise o tercihlerden doğan sonucun ta kendisidir.
Özgür Özel’in bugün Hatay konusunda söylediği söz aslında her şeyi özetliyor.
“Lanet olsun...! Seçime girmeseydik keşke...”
Daha da önemlisi...
“Ellerim kırılsaydı da aday göstermeseydim.”
Bu cümle, yalnızca Lütfü Savaş hakkında söylenmiş bir pişmanlık değildir.
Aslında “Merkezden aday belirleme anlayışının iflas ettiğinin itirafıdır.”
Çünkü bir aday seçildikten sonra artık sadece o kişinin değil, onu aday yapanların da siyasi sorumluluğu başlar.
Bugün parti değiştiren belediye başkanlarına kızmak kolaydır.
Peki onları aday yapanlar hiç hata yapmadı mı?
Liyakat yerine sadakat...
Örgüt yerine merkez...
Parti üyeleri yerine birkaç kişinin tercihi...
İşte sorun tam burada başlıyor.
Demokrasinin özü yalnızca seçim değildir.
Demokrasinin özü;
“Adayın nasıl belirlendiğidir.”
Eğer adayı üyeler seçerse;
Mahallesinde tanınan,
İlçesinde bilinen,
Yıllardır partisi için çalışmış insanlar aday yapılsa?
Yanlış yapma ihtimali elbette mümkün değildi.
Yanlışlar büyük ölçüde azalırdı.
Çünkü örgüt, dışarıdan bakan birkaç danışmandan çok daha iyi bilir kimin hangi karaktere sahip olduğunu.
Kimin ilk fırsatta başka partiye gidebileceğini,
Kimin yalnızca makam peşinde olduğunu,
Kimin davaya inandığını,
En iyi teşkilatlar bilir.
En iyi üyeler bilir…
Merkez ise çoğu zaman “Dosyaya” bakar.
Örgüt ise “İnsana” bakar.
Bugün yaşananlar aslında ön seçimin neden vazgeçilmez olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Belki de adaylar üyelerin oylarıyla belirlenmiş olsaydı;
Bugün belediye başkanlarının AKP’ye geçmesi değil, başarılı hizmetleri konuşuluyor olacaktı.
Parti içindeki kırgınlıklar kesinlikle yaşanmayacaktı.
Belki de milyonlarca seçmenin güveni bu kadar sarsılmayacaktı.
Bu arada hiç kimse ön seçimin mucize olduğunu iddia edemez.
Ön seçim de “Yanlış sonuçlar” doğurabilir.
Ancak ön seçim;
Yanlışın sorumluluğunu tek kişinin omzundan alır ve binlerce üyenin ortak iradesine taşır.
Bu yüzden ön seçim sadece bir yöntem değildir.
Bir denetim mekanizmasıdır.
Bir güven filtresidir.
Bir siyasi sigortadır.
Bugün yaşanan tartışmaların özü de budur.
Partisine ihanet edenler elbette siyasi bedel ödemelidir.
Fakat onları sorgularken, o isimleri hiçbir örgüt denetimine tabi tutmadan adaylaştıran anlayışın da aynı cesaretle özeleştiri yapması gerekir.
Çünkü siyasette asıl hata, yanlış insanın parti değiştirmesi değil...
Yanlış insanın hiç sorgulanmadan aday yapılmasıdır.
Belki de bundan sonra bütün siyasi partilerin yeniden düşünmesi gereken soru şudur:
Adayları birkaç kişi mi belirlemeli?
Yoksa o partiyi ayakta tutan, seçim geceleri sandık başında nöbet tutan, yıllarca emek veren üyeler mi?
Demokrasinin cevabı nettir.
Atama kolaydır.
Ama bedeli ağırdır.
Ön seçim zahmetlidir.
Fakat siyasetin geleceğini koruyan en sağlam teminattır.
Gelelim madalyonun dik tarafına.
Gelen soru şu:
“Anladık bu CHP’li belediye başkanlarının hepsi suçlu.
Adalet mekanizması hareket geçti ve bir dolu delillerle görevden uzaklaştırdı, gözaltına aldı, tutukladı.
Eyvallah…
Mevcut AKP’li belediye başkanlarının hepsi de mi sütten çıkmış ak kaşık?
Bize bu soru soruluyor.
Biz de ortaya soruyoruz.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünden mezun olmuş ve yüksek lisansını Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nde tamamlayan Bekir Varol’u tanır mısınız?
Kendisi 1985 Nevşehir doğumlu bir vatandaş olarak Antalya’nın Manavgat ilçesinde yaşıyor.
Sıradan bir vatandaş olarak yaşamını sürdürürken, başına gelen bir olay yüzünden ülkede fenomen oldu.
Herkes onu konuşmaya başladı.
İsmini bilen fazla kişi yok ama onu herkes “Zavadanak” diye tanıdı.
Bekir Varol’un ünü, Manavgat’ta bir trafik kazasında kamyonetinin hurdaya dönmesiyle başladı.
Kazada alkollü olduğu tespit edilen Varol, diğer sürücüye “Kırmızı ışıkta geçtin, koronadan mı kaçıyorsun?” diyerek tepki gösterdi ve polise olayı anlatırken “Zavadanak çarptı” ifadesini kullandı.
Bu sözler, sosyal medyada hızla yayıldı ve milyonlarca kişi tarafından izlendi.
Varol, bu olay sonrası 5 ay hapis cezası aldı.
Olay şöyle gelişti.
Manavgat-Alanya D-400 Karayolu Kızılağaç kavşağında 15 Mart 2020 tarihinde 220 promil alkol ile kamyonetiyle evine gitmekte olan “Zavadanak Bekir”, kırmızı ışıkta durmayıp kendisine çarpan başka bir otomobil yüzünden kaza yapar ve otomobildeki 2 kişi yaralanır.
Kaza sonrası kamyonetine binerek olay yerinden uzaklaşmak ister ama arabasının sağ ön tekerinin olmadığını fark etmez.
Olay yerine gelen Jandarma ekipleri arabanın asfalta çizdiği çizgiyi takip edere,k 1 Km sonra kendisine ulaşır ve yakalar ve olay yerine getirilir...
.Alkolün etkisiyle kendisine çarpan arabayı suçlayıp; “Kırmızı ışıkta geçtin, Koronadan mı kaçıyon?” diye hesap sorarken, trafik polisine de “Zavanadak çarptı” şeklinde ifadede bulundu.
Kaza sonrası sürücü belgesine 6 ay süresince el konulup para cezası uygulanan Varol hakkında “Trafik güvenliğini tehlikeye düşürmek” suçundan Manavgat 4’üncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.
Davada 5 ay hapisle cezalandırılan Varol’un cezası kesinleşince, Alanya Adliyesi’ne giderek teslim oldu ve işlemlerinin ardından cezaevine gönderildi.
“Zavadanak Varol” kaza sonrası kendisine yöneltilen mikrofona şunu diyordu:
“Haydi ben sarhoşum, tamam suçluyum da bu kırmızı ışıkta geçen adamın hiç mi suçu yok!”
Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım:
“Tamam bu CHP’li belediyeler ‘Zavadanak’ tutuklanıyor anladık. Ama diğer partili belediyeler hiç mi kırmızı ışıkta geçmiyor?”
YASAKLAR
Yasaklamak En Kolayı...
Sardalye mevsimi geldi mi bizim için yaz gerçekten başlamış sayılırdı.
Telefonlar açılır, “Bu akşam mangal var mı?” diye sorulur, buzlar hazırlanır, ekmekler alınır, asma yaprağına sarılan sardalyelerin kokusu daha uzaktan insanın iştahını açardı.
Aslında mesele balık değildi.
Mesele dostluktu.
Mesele birkaç saatliğine hayatın telaşını unutabilmekti.
Şimdi...
“Mangal yasak.”
Sebep?
“Orman yangını riski!”
İnsan ister istemez düşünüyor.
Bizim mangal yaptığımız yer öyle rastgele bir orman köşesi değil ki...
Özel hazırlanmış piknik alanı.
Mangal yerleri belli.
Taş döşenmiş.
Çevresi temizlenmiş.
Ağaçların alt dalları metrelerce budanmış.
Yangının sıçramaması için bütün tedbirler alınmış.
Yıllardır binlerce insan aynı yerde mangal yaptı.
Peki şimdi ne değişti?
Yangın riski varsa tedbiri artırırsınız.
Denetimi sıklaştırırsınız.
Girişte su bulundurursunuz.
Yangın söndürme tüpü zorunlu dersiniz.
Görevli koyarsınız.
Ama doğrudan...
“Yasak!”
İşte bizim ülkenin en sevdiği yönetim biçimi de bu.
Yasaklamak...
Çünkü yasak koymak kolaydır.
Yönetmek zordur.
Aynı anlayışı tarlalarda da görüyoruz.
“Yangın çıkabilir” diye biçerdöverlere saat sınırlaması geliyor.
Balya makineleri durduruluyor.
Çiftçi ne yapsın?
Hasadı bekletsin mi?
Bu insanların işi bu.
Bir yıl boyunca emek veriyorlar.
Ürün tarlada beklemez.
Bir gün gecikseniz kalite düşer.
Bir hafta gecikseniz zarar başlar.
O halde çözüm nedir?
Makinenin arkasında su tankeri bulunsun.
Yangın söndürme tüpü bulunsun.
Yanında pulluk hazır beklesin.
Operatör eğitim alsın.
Denetim yapılsın.
Kurallara uymayan cezalandırılsın.
Ama herkesi aynı torbaya koyup yasaklamak...
Bu kolaycılıktır.
Şimdi aklıma şu geliyor.
Madem mantık bu…
O zaman sigarayı da yasaklayın.
Her yıl yüzlerce yangının sebebi sigara izmariti değil mi?
İçkiyi de yasaklayın.
Cam şişeleri güneş ışığını mercek gibi odaklayıp yangına sebep olmuyor mu?
Araba kullanımını da yasaklayın.
Egzoz sıcaklığı otları tutuşturabiliyor.
Elektriği de keselim, teller kopup yangına sebebiyet veriyor.
Klimaları da kapatalım.
Çünkü onların da yangına sebep olabileceği durumlar var.
Olmaz mı?
Olur.
Ama hayat böyle yönetilmez.
Riski sıfırlamanın tek yolu hayatı durdurmaktır.
İnsan yaşamı ise riskleri yöneterek devam eder.
Yıllar önce anlatılan meşhur bir fıkra vardır.
Maarif müdürü dert yanıyormuş:
“Şu öğrenciler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim.”
İşte bazen bizim yöneticilerin anlayışı da buna benziyor.
Vatandaş olmasa...
Çiftçi olmasa...
Piknikçi olmasa...
Balıkçı olmasa...
Her şey ne kadar kolay yönetilecek!
Oysa devletin görevi vatandaşı yasaklarla köşeye sıkıştırmak değildir.
Vatandaşın hayatını güvenli hâle getirerek yaşamını kolaylaştırmaktır.
Elbette orman yangınları hafife alınacak bir mesele değildir.
Bu ülkenin ciğerleri yanıyor.
Her yanan ağaç, onlarca yılın emeğini götürüyor.
Bir tek ağacın bile yanmasını kimse istemez.
Ama tedbir ile yasak aynı şey değildir.
Tedbir, aklın ürünüdür.
Yasak ise çoğu zaman çaresizliğin.
Gerçek yönetim; riski tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak değil, riski makul seviyeye indirirken hayatın akışını sürdürebilmektir.
Bugün mangalı yasaklarsınız.
Yarın başka bir şeyi...
Ertesi gün bir başkasını...
Sonunda geriye sadece yasakların yönettiği bir hayat kalır.
Bu yaz da sardalyeler belki közün üzerine dizilemeyecek.
Dostlar yine buluşacak elbette.
Ama içimizden biri mutlaka aynı cümleyi söyleyecek:
“Biz yangın çıkarmıyorduk ki...”
Ve ardından herkes aynı soruyu soracak:
“Acaba gerçekten çözüm yasaklamak mıydı; yoksa tedbir alıp insanlara güvenmeyi öğrenmek mi?”