Yani “Adalet mülkün temelidir” sözü yaygın olarak Osmanlı ile özdeşleştirilse de, kesin olarak bir Osmanlı padişahına ait değildir.

Sözün kökeni büyük ölçüde İslam siyaset düşüncesine dayanır..

Buradaki “Mülk” kelimesi yalnızca “Mal-mülk” anlamına gelmez;

Klasik Arapça ve Osmanlı siyaset dilinde devlet, egemenlik, yönetim, hükümranlık anlamlarını da taşır.

Dolayısıyla sözün anlamı:

“Devletin temeli adalettir” şeklindedir.

Bu sözün kaynağı konusunda farklı görüşler vardır:

Bazı kaynaklar onu Hz. Ömer’e nispet eder.

Ancak bunu doğrulayan güvenilir bir rivayet bulunmamaktadır.

Bazı araştırmacılar, ifadenin Nizamülmülk’ün düşünce dünyasıyla örtüştüğünü ve Siyasetnâme geleneğinde yer aldığını belirtir.

Benzer ifadeler İbn Teymiyye ve İbn Haldun gibi İslam düşünürlerinin eserlerinde de farklı biçimlerde karşımıza çıkar.

Osmanlı’da neden bu kadar meşhur oldu?

Osmanlı Devleti bu sözü adeta devlet felsefesinin özeti hâline getirdi.

Özellikle Tanzimat’tan sonra adliye binalarına ve mahkeme salonlarına “Adalet mülkün temelidir” levhaları asılmaya başlandı.

Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam etti ve bugün Türkiye’deki birçok adliyede aynı söz yer almaktadır.

“Mahkeme salonlarının duvarında yazan ‘Adalet mülkün temelidir’ sözü, aslında bir süs cümlesi değildir. Bin yılı aşkın bir devlet geleneğinin özeti, medeniyet iddiasının ilanıdır. Çünkü bir devleti ayakta tutan ne ordusunun büyüklüğüdür ne de hazinesinin zenginliği. Devleti ayakta tutan, vatandaşının adalete duyduğu güvendir.”

Günümüzde her gün binlerce insan o yazının altında:

Kimi hakkını aramak için,

Kimi haksızlığa uğradığını düşündüğü için,

Kimi de yıllardır süren bir davanın sonunda adaletin tecelli edeceği ümidiyle adalet arayıp durur…

Peki, o yazı bugün sadece duvarda mı duruyor; yoksa gerçekten hayatımızın temelini mi oluşturuyor?

İşte asıl mesele budur.

Tarih kitaplarını karıştırdığınızda, altı asır boyunca üç kıtaya hükmeden Osmanlı Devleti'nin yalnızca ordusuyla değil, adalet anlayışıyla da ayakta kaldığını okursunuz.

Elbette Osmanlı kusursuz değildi.

Hataları da oldu, yanlışları da…

Fakat bir gerçeği inkâr etmek mümkün değildir:

Devletin bekasının temel şartı olarak görülen en önemli ilke “Adaletti…”

Padişahın bile hukukun üstünde olmadığına dair anlatılan örnekler boşuna nesilden nesile aktarılmadı.

Çünkü yönetenler biliyordu ki;

“Kılıç ülke fetheder.

Ama adalet, fethedilen ülkeyi elde tutar.”

Bugün ise aynı topraklarda yaşıyoruz.

Mahkemelerimizin duvarlarında yine aynı söz yazıyor.

Ancak sokakta konuşulan cümlelere kulak verin.

“Adalet istiyoruz!”

“Hukuk istiyoruz!”

“Hakkımızı arıyoruz!”

İnsan ister istemez soruyor:

Adalet gerçekten yerini buluyorsa, neden toplumun en çok kullandığı kelime hâlâ “Adalet” oluyor?

Son yıllarda yaşadığımız siyasi tartışmalar bunun en çarpıcı örnekleriyle dolu.

Bir dönem seçimlerde mühürsüz oylar tartışıldı.

Bir dönem parti kongreleri mahkemelerin konusu oldu.

MHP'de olağanüstü kongre talepleri yargı kararlarıyla sonuçsuz kaldı.

Bugün CHP'nin kurultayı etrafında “Mutlak Butlan” tartışmaları yürütülüyor.

Bir tarafta “YSK kararları kesindir.” deniliyor.

Diğer tarafta o kararların sonuçlarını etkileyebilecek hukuk tartışmaları yapılıyor.

Vatandaş bütün bu tartışmaları izlerken hukuk fakültesi öğrencisi olmak zorunda kalıyor.

Çünkü her yeni olayda yeni bir yorum ortaya çıkıyor.

Hal böyle olunca da insanların zihninde aynı soru büyüyor:

“Kurallar gerçekten herkese aynı mı uygulanıyor?

Yoksa olayın tarafına göre mi yorumlanıyor?”

Siyasetin en tehlikeli alışkanlığı, hukuku kendi kavgasının bir parçası hâline getirmesidir.

İktidarda olan da,

Muhalefette olan da;

İşine geldiğinde mahkeme kararını alkışlıyor.

İşine gelmediğinde aynı mahkemeyi eleştiriyor.

Dün doğru denilen karar, bugün yanlış oluyor.

Bugün alkışlanan karar, yarın “Siyasi” diye nitelendiriliyor.

Böyle olunca kaybeden yalnızca bir parti olmuyor.

Kaybeden hukuk oluyor.

Çünkü adaletin en büyük düşmanı yanlış karar değildir.

Adaletin en büyük düşmanı;

Kararların kişilere göre değerlendirildiği düşüncesidir.

İnsanların mahkemeye değil de davanın taraflarına bakarak sonucu tahmin etmeye çalışması, bir hukuk devleti adına en ağır uyarı işaretlerinden biridir.

Kılıçdaroğlu'nun kurultay süreci etrafındaki tartışmalar da, MHP kongresi tartışmaları da, seçim hukukuna ilişkin geçmiş polemikler de aynı gerçeği yeniden hatırlatıyor.

Türkiye'nin ihtiyacı yeni hukuk tarifleri değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı aynı hukukun herkese aynı şekilde uygulanacağına dair güçlü bir güven duygusudur.

Çünkü hukuk, yalnızca kanun maddelerinden oluşmaz.

Toplumun ona duyduğu inançla ayakta kalır.

İnanç zedelenirse, en doğru karar bile tartışmalı hâle gelir.

Bugün sokakta herhangi bir vatandaşa sorun.

Kimse size anayasa maddesi okumaz,

Kimse usul hukukunu anlatmaz,

Ama hemen herkes aynı şeyi söyler:

“Ben adalet istiyorum.”

Aslında bu cümle başlı başına bir uyarıdır.

Çünkü adaletin var olduğu bir ülkede insanlar sürekli adalet istemez.

Tıpkı oksijenin bol olduğu bir yerde insanların sürekli “Nefes almak istiyoruz” dememesi gibi…

En çok eksik hissedilen şey, en çok dile getirilen şeydir.

Belki de yeniden o mahkeme duvarlarına bakmanın zamanı gelmiştir.

“Adalet mülkün temelidir.”

Bu söz sadece mermer levhaları süslemek için yazılmadı.

Devleti ayakta tutan en büyük sütunun adalet olduğunu hatırlatmak için yazıldı.

Devlet, gücüyle korku salabilir.

Ekonomisiyle zenginleşebilir.

Ordusuyla caydırıcı olabilir.

Ama adaletine duyulan güven zayıflarsa, bütün bu güçler zamanla anlamını yitirir.

Çünkü bir devleti gerçekten büyük yapan, mahkeme duvarına yazdığı söz değil; o sözün toplumun vicdanında karşılık bulmasıdır.

Bugün Türkiye'nin önündeki en büyük mesele yalnızca ekonomik sıkıntılar ya da siyasi çekişmeler değildir.

En büyük mesele, vatandaşın mahkeme kapısından içeri girerken “Hakkımı alacağıma inanıyorum” diyebilmesidir.

İşte o gün, “Adalet mülkün temelidir” sözü yeniden bir levha olmaktan çıkar, yaşayan bir ilkeye dönüşür.

Ve belki de o zaman, yıllardır meydanlarda yükselen “Hak, hukuk, adalet!” sesleri yerini daha kıymetli bir sessizliğe bırakır.

Çünkü gerçek adalet, en çok konuşulan değil; en çok hissedilen adalettir.

GELECEK TASARLANIYOR MU?

Bir sabah uyandığınızı düşünün:

Cebinizdeki paranın artık geçmediğini öğreniyorsunuz.

Markete gidiyorsunuz.

Kasadaki görevli gülümsüyor:

“Artık sadece dijital kimlik ile ödeme yapabilirsiniz.”

Telefonunuzu çıkarıyorsunuz.

Ekran açılmıyor.

Çünkü sosyal puanınız düşmüş...

Bir paylaşımınız “Uygunsuz” bulunmuş.

Bir haber beğenmişsiniz.

Bir yorum yapmışsınız.

Ve “Sistem” size görünmez bir ceza vermiş...

Abartı mı?

Belki...

Peki ya bundan otuz yıl önce birine, cebinde bütün dünyanın bilgisini taşıyan küçük bir cihaz olacağını söyleseydiniz?

Size gülerdi.

Bugün o cihazı elimizden beş dakika alamıyoruz.

Demek ki bazen bilim kurgu, geleceğin habercisi olabiliyor.

Son yıllarda dünyada sıkça duyduğumuz bir ifade var:

“Yeni Dünya Düzeni.”

Kimileri bunu yalnızca siyasi bir slogan olarak görüyor.

Kimileri ise insanlık tarihinin en büyük dönüşümünün başlangıcı...

Gerçek hangisi?

Belki de ikisinin tam ortası.

Çünkü bugün yaşanan değişimlerin hiçbiri birbirinden bağımsız değil.

Yapay zekâ,

Dijital para,

Biyometrik kimlik,

Yüz tanıma sistemleri,

Akıllı şehirler,

Merkez bankalarının dijital para projeleri,

Bulut teknolojileri…

Hepsi tek tek bakıldığında faydalı yenilikler gibi görünüyor.

Fakat hepsini aynı masaya koyduğunuzda bambaşka bir resim ortaya çıkıyor.

Tarih boyunca dünyayı yöneten güç değişmedi.

Sadece yöntemi değişti.

Bir zamanlar toprağı elinde tutan güçlüydü,

Sonra altını elinde tutan,

Ardından petrolü,

Bugün ise en büyük güç ne petroldür ne de altın!

Bilgidir.

Çünkü bilgiyi kontrol eden, insan davranışını da kontrol eder.

Eskiden kitaplar yakılırdı,

Gazeteler toplatılırdı,

Bugün buna gerek kalmadı.

Çünkü bilgi artık yasaklanmıyor.

Bilgi boğuluyor.

Milyonlarca içerik arasında doğru bilgi görünmez hâle geliyor.

Bir arama motoruna aynı soruyu sorun.

Bir sosyal medya platformunda aynı haberi arayın.

Karşınıza çıkan sonuçlar birbirinden farklı olacaktır.

Neden?

Çünkü artık bilgiye siz ulaşmıyorsunuz, Bilgi size seçilerek getiriliyor.

İşte asıl güç burada başlıyor.

Şimdi daha büyük bir soru soralım.

Acaba gelecekte ülkeler gerçekten var olmaya devam edecek mi?

Bayraklar...

Milli marşlar...

Parlamentolar...

Hepsi yerinde durabilir.

Ama kararları kim verecek?

Bir ülkenin ekonomisini artık yalnızca kendi hükümeti mi yönetecek?

Yoksa görünmeyen dijital sistemler mi?

Bugün dünyanın birçok yerinde aynı uygulamaları görüyoruz.

Aynı ödeme sistemleri...

Aynı sosyal medya ağları...

Aynı yapay zekâ yazılımları...

Aynı bulut altyapıları...

Farklı ülkelerde yaşıyoruz ama giderek aynı dijital dünyanın vatandaşları hâline geliyoruz.

Belki de tek dünya devleti kurulmayacak.

Buna gerek de kalmayacak.

Kurallar tek merkezden belirlendiğinde, bayrakların farklı olması neyi değiştirecek?

İnsanlık tarihindeki en büyük savaşlar toprak için yapıldı.

Önümüzdeki savaşların nedeni ise bilgi olabilir.

Bilgisini kaybeden toplum, hafızasını kaybeder.

Hafızasını kaybeden toplum ise yönünü...

Bugün milyonlarca insan;

Aynı haberleri okuyor.

Aynı dizileri izliyor.

Aynı müzikleri dinliyor.

Aynı gündemle öfkeleniyor.

Aynı gündemle seviniyor.

Bu gerçekten doğal bir süreç mi?

Yoksa görünmeyen algoritmaların sessiz yönlendirmesi mi?

İşin en ilginç tarafı ise şu...

Belki de dünyanın en büyük sansürü, hiçbir şeyin yasaklanmamasıdır.

Çünkü insanlar artık doğruyu aramıyor.

Kendilerine gösterileni doğru sanıyor.

Bir düşünün...

Telefonunuz sizi sizden daha iyi tanıyor olabilir mi?

Nerede yürüdüğünüzü...

Ne satın aldığınızı...

Kimlerle görüştüğünüzü...

Kaç saat uyuduğunuzu...

Hatta hangi haberi kaç saniye okuduğunuzu biliyor.

Yapay zekâ bütün bu verileri bir araya getirdiğinde sizi sizden daha iyi tanıyan bir sistem ortaya çıkabilir.

Korkutucu olan da tam burada başlıyor.

Peki insan bütün bunların neresinde?

İnsan değişiyor.

Ama ilginçtir...

İnsanı en çok teknoloji değil, acı değiştiriyor.

Hiçbir başarı, hiçbir rahatlık insanı büyük ölçüde dönüştürmez.

Kaybettikleri dönüştürür.

Hastalık...

Yalnızlık...

İflas...

Savaş...

Deprem...

Ölüm...

İnsan ancak sarsıldığında kendine dönüp bakar.

Belki de bu yüzden tarih boyunca büyük medeniyetler en büyük acılardan sonra yeniden doğmuştur.

Önümüzdeki elli yıl, belki de insanlık tarihinin en kritik dönemi olacak.

Yapay zekâ doktorlardan daha doğru teşhis koyabilecek.

Robotlar fabrikalarda milyonlarca insanın yerini alabilecek.

Genetik müdahaleler ömrü uzatabilecek.

Dijital paralar nakdi ortadan kaldırabilecek.

Peki ya özgürlük?

İşte cevap bekleyen soru bu.

Teknoloji bizi özgürleştirecek mi?

Yoksa görünmeyen zincirlerle mi bağlayacak?

Türkiye tam da bu yol ayrımında bulunuyor.

Bir tarafta büyük fırsatlar...

Savunma sanayii...

Genç nüfus...

Enerji koridorları...

Jeopolitik avantaj...

Diğer tarafta ise eğitimden hukuka, ekonomiden beyin göçüne kadar çözülmesi gereken ciddi sorunlar...

Yeni dünya kurulurken yerinizi siz belirlemezseniz, başkaları sizin yerinizi belirler.

Bu yüzden mesele sadece teknoloji değildir.

Mesele; teknolojiye yön verecek akıldır.

Bütün bunları okurken aklınıza şu soru gelmiş olabilir:

“Gerçekten gelecek tasarlanıyor mu?”

Belki…

Belki de hayır…

Ama kesin olan bir şey var.

Gelecek, kendiliğinden oluşmuyor.

Onu düşünenler, planlayanlar ve hazırlananlar şekillendiriyor.

Hazırlıksız yakalanan toplumlar ise yalnızca seyirci oluyor.

Ve tarih bize şunu defalarca gösterdi:

Dünyayı değiştirenler, geleceği bekleyenler değil; onu bugünden inşa edenlerdir.

Şimdi asıl soru şu:

Biz geleceği mi bekliyoruz, yoksa başkalarının tasarladığı bir geleceğe sessizce yürümeye devam mı ediyoruz?