Tasavvuf dünyasında Şems-i Tebrizi’ye atfedilen bu söz, aslında insanın en büyük mücadelesini hatırlatır.

“Eğer hâlâ kızıyorsan, kendinle olan kavgan bitmemiş demektir...”

Çünkü en zor savaş, dışarıdaki düşmanla değil; içimizdeki öfkeyle, kibirle, hırsla ve nefisle yapılan savaştır.

İnsan çoğu zaman karşısındakini değiştirmeye çalışır. Oysa değiştirmesi gereken ilk kişi kendisidir.

Bugün bir düşünelim...

Bir söz duyunca hemen öfkeleniyor muyuz?

Bir eleştiriyi günlerce içimizde büyütüyor muyuz?

Affetmek yerine kin biriktiriyor muyuz?

Başkalarının kusurlarını sayarken kendi eksiklerimizi görebiliyor muyuz?

Eğer bunların cevabı “Evet” ise, belki de yolculuğumuz henüz başlamamıştır.

Ayette şöyle der:

“Kim affeder ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah’a aittir.”

Affetmek zayıflık değildir.

Affetmek, nefsi yenebilmektir.

Hz. Muhammed şöyle buyurur:

“Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değil; öfkelendiğinde kendine hâkim olandır.”

Demek ki gerçek kuvvet, yumrukta değil; iradededir.

Mevlânâ gönül kapısını tarif ederken bize önemli bir ölçü verir:

“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.”

Çünkü insanın dili başka, kalbi başka konuşuyorsa huzuru da bulamaz.

Yunus Emre ise bütün ömrünü tek cümlede özetler:

“Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.”

İnsanları sevmek kolay değildir.

Ama onları Allah’ın emaneti olarak görebildiğimiz gün, kırgınlıklarımız da küçülmeye başlar.

Hacı Bektaş Veli’nin asırlardır dillerden düşmeyen öğüdü ise bugün de yolumuzu aydınlatıyor:

“İncinsen de incitme.”

Belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur.

Kötülüğe kötülükle cevap vermemek...

Haksızlık karşısında susmamak ama nefret de üretmemek...

Haklı olurken bile adaletten ayrılmamak...

Bugün insanlar bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyor.

Ama huzura ulaşmakta aynı başarıyı gösteremiyor.

Çünkü huzur, aklın değil; kalbin terbiyesiyle gelir.

İnsan aynaya her sabah yüzünü gösteriyor.

Keşke her akşam vicdanını da gösterebilse...

Bugün bir kişiyi affedelim.

Bir gönlü kırdıysak onaralım.

Bir yetimin başını okşayalım.

Bir yaşlının duasını alalım.

Bir yoksulun sofrasına katkıda bulunalım.

Belki de Allah katında en büyük ibadetlerden biri, kırılmış bir kalbi tamir etmektir.

Bu Cuma gününde Yaradan;

Öfkemizi merhamete,

Kibrimizi tevazuya,

Şikâyetimizi şükre,

Kırgınlığımızı muhabbete,

Kinimizi affa dönüştürsün.

Dualarımız kabul, gönüllerimiz huzur dolu olsun.

Hayırlı Cumalar...

KUL HAKKI

İnsan, doğduğu günden itibaren sayısız hakla iç içe yaşar.

Ana babasının hakkı vardır üzerinde,

Komşusunun,

Öğretmeninin,

Arkadaşının,

İşçisinin,

İşvereninin,

Devletin,

Milletin,

Hatta henüz doğmamış çocukların ve gelecek nesillerin bile…

Çünkü insan, yalnızca kendisi için yaşamaz.

Attığı her adım, söylediği her söz, verdiği her karar başkasının hayatına dokunur.

İşte İslam’ın “Kul hakkı” dediği şey tam da budur.

Kul hakkı yalnızca birinin parasını çalmak değildir.

Bir insanın emeğini küçümsemek de kul hakkıdır.

Yalan söyleyerek onun itibarını zedelemek de.

Yetimin malına el uzatmak da.

Bir öğrencinin hakkını torpille elinden almak da.

Bir memurun, vatandaşın işini keyfi olarak geciktirmesi de.

Bir işverenin işçisinin maaşını aylarca ödememesi de.

Bir kardeşin mirasta diğer kardeşin hakkını gasp etmesi de.

Bir yöneticinin, ehil olanı değil yakınını göreve getirmesi de kul hakkıdır.

Hatta trafikte emniyet şeridini gereksiz yere kullanmak, sıraya kaynak yapmak, engelli yerine aracını park etmek bile başkasının hakkına el uzatmaktır.

Çünkü hak, yalnızca para değildir.

Hak; adalettir.

Hak; emektir.

Hak; onurdur.

Hak; huzurdur.

Hak; insanların eşit şartlarda yaşayabilme imkânıdır.

Ayet şöyle der:

“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 58)

Dikkat ediniz…

Ayet sadece hâkimlere veya devlet başkanlarına seslenmiyor.

Bir öğretmene de…

Bir belediye başkanına da…

Bir muhtara da…

Bir şirket müdürüne de…

Bir aile büyüğüne de…

Yani eline yetki verilen herkese sesleniyor.

Çünkü yetki, ayrıcalık değil; emanettir.

Ve emanet, sahibine eksiksiz teslim edilmesi gereken bir yüktür.

Hz. Muhammed, kul hakkının ahiretteki karşılığını anlatırken insanı ürperten bir soru sorar:

“Müflis kimdir, bilir misiniz?”

Ashab-ı Kiram, “Parası ve malı olmayan kimsedir” diye cevap verir.

Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurur:

“Benim ümmetimin müflisi; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, bunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, bunu dövmüştür. Hak sahiplerine sevapları verilir. Sevapları tükenirse onların günahları buna yüklenir, sonra da cehenneme atılır.”

Ne kadar sarsıcı değil mi?

Demek ki insan bazen yıllarca ibadet eder; fakat tek tek insanların hakkını yiyerek sevap sermayesini tüketebilir.

Mahşer günü para geçmeyecek.

Altın geçmeyecek.

Makam geçmeyecek.

Orada geçerli tek para, insanın sevapları olacaktır.

Veda Hutbesinde Hz. Muhammed, belki de insanlık tarihinin en büyük insan hakları beyannamelerinden birini ilan etti:

“Canlarınız, mallarınız ve namuslarınız birbirinize haramdır.”

Bu cümle yalnızca o gün orada bulunan on binlerce sahabeye değil, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlara yapılmış bir uyarıdır.

Hiç kimsenin canı…

Hiç kimsenin malı…

Hiç kimsenin şerefi…

Başkasının keyfine bırakılmamıştır.

İslam tarihinde adalet denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri Hz. Ömer’dir.

Onun yönetim anlayışının temelinde korku değil, hesap verme bilinci vardı.

Devlet işlerini görüşürken devlet imkânlarını kullanır; şahsî işlerine geçtiğinde ise kamuya ait imkânı kendisi için kullanmaktan sakınırdı.

Bu tavır, kamu malının emanet olduğu anlayışının simgesi olarak nesiller boyunca anlatılmıştır.

Çünkü biliyordu…

Devletin malı, yetimin malı gibidir.

Oradan alınan her haksız lokma, milyonların hakkına uzanan bir eldir.

Bugün kamu malını israf edenlerin, makamı şahsî servetine dönüştürenlerin, milletin vergisini kendi malı gibi görenlerin dönüp Hz. Ömer’in bu hassasiyetini yeniden düşünmeleri gerekmez mi?

İlk halife Hz. Ebû Bekir göreve başladığında yaptığı konuşmada şöyle dedi: “İçinizde en zayıf olan kimse, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizde en güçlü olan kimse de başkasının hakkını kendisinden alıncaya kadar benim yanımda zayıftır.”

İşte devlet anlayışı budur.

Makamı güçlüleri korumak için değil…

Haklıyı korumak için kullanmak.

Bugün yönetenlerin de yönetilenlerin de bu cümleyi odalarının duvarına asmaları gerekmez mi?

Nizamülmülk, asırlar önce yazdığı Siyasetnâme’de devletin ayakta kalmasının temel şartının adalet olduğunu anlatır.

Çünkü zulümle büyüyen hiçbir devlet uzun ömürlü olmamıştır.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Ordular yenilmeden önce vicdanlar yenilir.

Ekonomiler çökmeden önce adalet çöker.

Milletler fakirleşmeden önce güven duygusunu kaybeder.

Ve güvenin olmadığı yerde ne huzur kalır ne bereket.

Kul hakkı sadece devlet yönetenlerin meselesi değildir.

Evimizin içinde de kul hakkı vardır.

Anne babasını yaşlılığında yalnız bırakan evlat…

Çocukları arasında ayrım yapan anne baba…

Mirası adaletle paylaşmayan kardeş…

Eşine hakaret eden eş…

Komşusunun huzurunu bozan komşu…

Sokakta yere çöp atan insan…

Vergisini kaçıran tüccar…

Kopya çeken öğrenci…

Hepsi aynı vicdan muhasebesinin içindedir.

Çünkü kul hakkı bazen mahkemenin önüne gelmez.

Ama Allah’ın huzuruna mutlaka gelir.

Bugün sosyal medya çağında kul hakkı belki de geçmişten daha büyük bir tehlikedir.

Bir tuşla milyonlarca insana ulaşabiliyoruz.

Doğruluğunu araştırmadan paylaşılan bir iftira…

Kesilip biçilen bir video…

Bir insanın haysiyetini hedef alan yorumlar…

Belki birkaç dakika içinde binlerce kişiye ulaşıyor.

Silinen bir paylaşım unutulabilir.

Ama kırılan bir itibar kolay kolay tamir edilemez.

İnsan bazen eliyle değil, klavyesiyle kul hakkına girer.

Şunu da unutmayalım…

Kul hakkı sadece almak değildir.

Vermemek de kul hakkıdır.

İşçiye ücretini zamanında vermemek…

Öğrenciye hakkını teslim etmemek…

Borcu geciktirmek…

Emaneti iade etmemek…

Liyakati görmezden gelmek…

Hepsi aynı kapıya çıkar.

Çünkü adalet, yalnızca hırsızlık yapmamak değildir.

Hak edene hakkını zamanında teslim etmektir.

Bugün kendimize cesaretle şu soruları soralım:

Acaba ben kimin hakkını yedim?

Kimin gönlünü kırdım?

Kime haksızlık ettim?

Bir özürle düzelebilecek hangi yanlışı gururum yüzünden düzeltmedim?

Bir helallik isteyerek kapanabilecek hangi hesabı yıllardır açık bıraktım?

Belki de bu soruların cevabı, ahiret hazırlığımızın en önemli kısmıdır.

Çünkü Allah tövbe eden kulunu affedeceğini bildirir.

Fakat kul hakkının telafisi, çoğu zaman sadece tövbe ile tamamlanmaz; hakkı yenilen insanla helalleşmeyi de gerektirir.

Bu yüzden büyüklerimiz, “Helalleşmeden huzur olmaz” derlerdi.

Ne kadar doğru bir söz…

Çünkü vicdanın sustuğu yerde adalet susar.

Adalet sustuğunda ise toplum çökmeye başlar.

Bugün makamlarımızı, servetimizi, unvanlarımızı değil; vicdanımızı hesaba çekelim.

Belki de yarın, mahşer meydanında en çok ihtiyaç duyacağımız şey; bankadaki paramız değil, dünyada kimsenin hakkını yemeden yaşayabilmiş olmanın huzuru olacaktır.

Allah bizleri; hakkı gözetenlerden, adaletle hükmedenlerden, emanete sadık kalanlardan ve üzerinde tek bir kul hakkı bırakmamak için gayret eden kullarından eylesin.

Çünkü insanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı mal değil; ardında bıraktığı temiz vicdan ve helal edilmiş haklardır.

ASIL CAHİLLİK NEDİR?

Sosyal medyada yıllardır dolaşan bir hikâye var.

Anlatılanlara göre 1950’li yılların başında İspanya, Türkiye’den tonlarca odun kömürü satın alır.

Ancak bir şart koşar: Kömürler, “Delice” adı verilen yabani zeytin ağaçlarından elde edilecektir.

Devlet bu talebi büyük bir ihracat başarısı olarak görür. Delice ağaçları kesilir, kömür yapılır, gemilere yüklenir ve İspanya’ya gönderilir.

Hikâyenin devamında ise yıllar sonra işin gerçeği ortaya çıkar.

Sözde; İspanyolların amacı kömür değil, geleceğin zeytinliklerini yok etmektir. Çünkü delice, aşılandığında dünyanın en verimli zeytin ağaçlarından birine dönüşebilecek eşsiz bir hazinedir.

Bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını doğrulayacak güvenilir tarihî belgeler bugün elimizde yok.

Belki doğrudur, belki değildir.

Fakat beni düşündüren asıl mesele bu değil.

Bu hikâyenin milyonlarca insan tarafından hiç sorgulanmadan gerçek kabul edilmesi...

Neden?

Çünkü bu millet, sahip olduğu değerlerin kıymetini zamanında bilemediğine dair o kadar çok acı örnek yaşadı ki, böyle bir hikâyeye inanmak ona hiç de uzak gelmiyor.

İşte asıl üzerinde durmamız gereken nokta budur.

Cahillik yalnızca okumamış olmak değildir.

Cahillik, elindeki hazinenin farkına varamamaktır.

Altının üzerinde oturup, bakırı aramaktır.

Elmasın üzerine taş muamelesi yapmaktır.

Bir ağacı sadece odun olarak görmek, bir bilim insanını yalnızca maaş alan bir memur sanmak, bir öğretmeni sıradan bir çalışan gibi değerlendirmek, bir sanatçıyı yaşarken görmezden gelip öldükten sonra methiyeler dizmektir.

Biz bunu çok yaptık.

Köy Enstitülerini kapattık, yıllar sonra eğitimdeki eksiklikleri konuşmaya başladık.

Bilim insanlarımızı yeterince desteklemedik; başka ülkelerde başarı kazanınca gurur duymaya başladık.

Ormanlarımızı korumanın önemini büyük yangınlardan sonra hatırladık.

Toprağın değerini beton yükselince fark ettik.

Suyun kıymetini barajlar kuruyunca anladık.

Ve çoğu zaman devlet adamlarını, fikir insanlarını, sanatçıları ancak aramızdan ayrıldıktan sonra takdir ettik.

Toplumların zenginliği sadece yer altındaki madenlerle ölçülmez.

Asıl servet; bilgi, tecrübe, üretim, doğa ve insandır.

Bunların değerini bilmeyen toplumlar, en zengin topraklarda yaşasalar bile fakirleşmeye mahkûmdur.

Çünkü kaybettikleri şey para değildir.

Gelecekleridir.

Bugün çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; banka hesapları değil, doğru bir değer anlayışıdır.

Bir zeytin ağacına sadece meyvesi için değil, yüzlerce yıllık emeğin sembolü olduğu için bakmayı öğretmeliyiz.

Bir öğretmenin sadece ders anlatmadığını, nesiller yetiştirdiğini...

Bir mühendisin sadece makine yapmadığını, ülkenin geleceğini inşa ettiğini...

Bir sanatçının sadece alkış toplamadığını, toplumun hafızasını oluşturduğunu...

Bir çiftçinin sadece ürün yetiştirmediğini, soframızdaki ekmeği var ettiğini anlatmalıyız.

Belki o meşhur delice hikâyesi hiç yaşanmadı.

Ama onun anlattığı ders her gün yaşanıyor.

Çünkü biz hâlâ sahip olduklarımızın değerini çoğu zaman onları kaybettikten sonra anlıyoruz.

İşte gerçek cahillik budur.

Bilmemek değil...

Bildiğinin kıymetini bilememektir.