27 yıl önce bugün Türkiye uyandığında artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Saat 03.02…
Bir gece yarısı, Marmara’nın ortasında başlayan yaklaşık 45 saniyelik sarsıntı, Türkiye’nin sadece binalarını değil, devlet anlayışını da sarstı.
Resmi kayıtlara göre:
17 bin 480 insanımız hayatını kaybetti,
23 bin 781 kişi yaralandı.
Yüz binlerce konut ve işyeri hasar gördü.
Ama 17 Ağustos’un gerçek bilançosu sadece yıkılan binalar, kaybedilen insanlar ve milyarlarca liralık ekonomik kayıp değildi.
Asıl bilanço şuydu:
Biz depreme hazırlıklı değildik.
Ve deprem bize bunu bütün çıplaklığıyla gösterdi.
Deprem yaklaşık 45 saniye sürdü.
İnsan ömrü açısından çok kısa bir süre.
Ama Türkiye açısından bir çağ kadar uzun…
Kocaeli, Sakarya, Yalova, İstanbul ve Düzce başta olmak üzere Marmara Bölgesi ağır darbe aldı.
Düzce’de tek başına 270 kişi hayatını kaybetti, binlerce konut ve işyeri yıkıldı veya ağır hasar gördü.
Elektrik ve telefon altyapısı ciddi biçimde zarar gördü.
Devlet, ilk günlerde çadırlar kurdu.
Prefabrik konutlar yapıldı.
Yardımlar toplandı.
Yurt içinden ve yurt dışından destek geldi.
Depremzedelere geçici barınma yardımları yapıldı.
Ancak o günlerin en büyük problemi yalnızca konut değildi.
Koordinasyon nasıl olacaktı?
Kim ne yapacaktı?
Kim enkaza girecekti?
Kim yardım dağıtacaktı?
Hangi kurum kime bağlıydı?
Kim karar verecekti?
17 Ağustos, devletin afet yönetiminde ciddi bir yeniden yapılanmaya gitmesi gerektiğini ortaya çıkardı.
Devlet 17 Ağustos’tan sonra önemli adımlar attı.
Önce 595 sayılı “Yapı Denetimi Hakkında KHK” çıkarıldı.
Ardından 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun 2001 yılında yürürlüğe girdi.
Bu kanunun temel amacı çok açıktı:
Can ve mal güvenliğini sağlamak,
Kaliteli yapı üretmek ve
Yapı denetimini kurumsallaştırmak.
Fakat sadece kanunu çıkarmak yetmiyordu.
Kanunun gerçekten uygulanması gerekiyordu.
17 Ağustos’un en önemli sonuçlarından biri de afet yönetiminin yeniden yapılandırılması oldu.
2009 yılında 5902 sayılı Kanun’la Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, yani AFAD kuruldu.
Daha önce farklı kurumlar arasında dağılmış olan afet yönetimi ve koordinasyonunun tek çatı altında toplanması amaçlandı.
Bu çok önemliydi.
Çünkü depremden sonra ilk birkaç saat, bazen ilk birkaç dakika hayat kurtarıyor.
O yüzden afet yönetiminde:
“Kim ne yapacak?” sorusunun cevabı deprem olduktan sonra aranamaz.
Önceden belli olmak zorunda.
Bugün Türkiye’nin Türkiye Afet Müdahale Planı, yani TAMP sistemi var.
Ulusal düzeyde 25, yerel düzeyde 23 afet grubu tanımlanmış durumda.
Hangi kurumun hangi görevden sorumlu olduğu belirlenmiş durumda.
Bu, 1999 Türkiye’siyle bugünkü Türkiye arasındaki en önemli farklardan biri.
Bir başka önemli adım…
Türkiye’nin deprem tehlike haritası yenilendi.
2018’de yayımlanan yeni harita 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girdi.
Üstelik eski haritadaki “Birinci derece deprem bölgesi” gibi genel sınıflandırmalar yerine, daha ayrıntılı yer ivmesi değerleri kullanılmaya başlandı.
Ama burada da çok önemli bir ayrıntı var:
Deprem tehlike haritası, risk haritası değildir.
Çünkü risk yalnızca fayın nerede olduğuyla ilgili değildir.
Risk; Kaç kişinin orada yaşadığına,
Binaların yaşına,
Yapı kalitesine,
Zemine,
Altyapıya,
Hastanelere,
Yollara,
Köprülere,
İletişim sistemlerine de bağlıdır.
Yani haritada fayın yerini bilmek yetmez.
O fayın üzerinde kaç insanın, hangi binalarda yaşadığını bilmek gerekir.
Bir başka büyük değişiklik de Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’nin yenilenmesi oldu ve 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girdi.
Bugün yeni yapılan bir bina açısından elimizde 1999 öncesine göre çok daha gelişmiş bir teknik mevzuat var.
Zemin etüdü…
Deprem hesabı…
Taşıyıcı sistem…
Beton…
Donatı…
Yapı denetimi…
Bunların hepsi çok daha sistematik.
Tüm bu önlemlere karşın sorun bitti mi?
Hayır.
Çünkü asıl büyük problem yeni yapılan binalardan çok, “Eski yapı stokunun ne olacağıydı...”
Türkiye’nin en büyük deprem sorunu burada.
1999’dan önce yapılmış milyonlarca yapı var.
Bunların hepsinin aynı derecede riskli olduğunu söylemek elbette doğru değil.
Ama hepsinin yeni yönetmeliklere göre yapılmadığı da bir gerçek.
İşte bu nedenle 2012 yılında 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” çıkarıldı.
Amaç; “Riskli yapıların ve riskli alanların dönüştürülmesiydi.”
Bugün hâlâ bu kanun kapsamında riskli yapı tespitleri, yıkımlar, güçlendirmeler ve kentsel dönüşüm uygulamaları devam ediyor.
Demek ki 27 yıl sonra hâlâ aynı sorunun bir bölümünü çözmeye çalışıyoruz.
Ama vatandaşın en çok merak ettiği konu ise şurasıydı:
17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinin ardından çeşitli ek vergiler getirildi.
Bunların içinde en çok bilinenlerden biri Özel İletişim Vergisi oldu.
Başlangıçta geçici olarak getirildi.
Sonra kalıcı hale geldi.
Ve bugün hâlâ ödüyoruz.
Üstelik vergi artık yalnızca “Deprem vergisi” mantığında çalışan özel bir fon da değil.
Genel bütçeye gelir olarak giriyor.
Bu ayrımı yapmak önemli.
Çünkü “Bu verginin tamamı sadece deprem için harcanmak zorunda” demek hukuken doğru değil.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’ndaki genel bütçe ilkeleri nedeniyle belirli bir verginin otomatik olarak belirli bir harcama kalemine tahsis edilmesi esas değil.
Ama…
Burada vatandaşın sorusu yine de ortadan kalkmıyor.
Peki bu paralar nerede?
İşte sorulması gereken soru bu.
1999’dan bu yana Özel İletişim Vergisi’nden ne kadar toplandı?
TBMM kayıtlarında 2024 sonu itibarıyla toplam tahsilatın 142 milyar 424 milyon liraya ulaştığı belirtiliyor.
2024 yılında tahsil edilen tutar yaklaşık 37,55 milyar lira.
2025 bütçesindeki hedef ise 45,19 milyar liraydı.
Bu rakamlar küçümsenecek rakamlar değil.
Üstelik vergi 2026 yılında da devam ediyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2026 vergi takviminde Özel İletişim Vergisi hâlâ tahsil edilen vergiler arasında.
Vatandaş aslında şeffaflık istiyor.
Kaç lira toplandı?
Kaç lira deprem güçlendirmesine gitti?
Kaç lira okul güçlendirmesine?
Kaç lira hastanelere?
Kaç lira afet iletişim sistemlerine?
Kaç lira toplanma alanlarına?
Kaç lira kentsel dönüşüme?
Kaç lira afet eğitimine gitti?
Bunların hepsini kalem kalem görelim istiyor...
Çünkü devletin vatandaşından aldığı her kuruşun hesabını vermesi, demokrasi açısından bir lüks değil, zorunluluktur.
Ancak burada da bir yanlış anlaşılmaya da mahal vermemek lazımdır.
Zira; Özel İletişim Vergisi’nin bütün gelirlerinin ayrı bir “Deprem kasasında” tutulduğu ve oradan başka yerlere aktarıldığı şeklindeki anlatım doğru değil.
2003’ten itibaren Özel İletişim Vergisi genel vergi sistemi içinde kalıcı hale geldi.
Ama:
“Vatandaş yıllardır bu vergiyi ödüyor; bunun karşılığında deprem riskini azaltmak için ne yapıldığını açık ve anlaşılır biçimde görmek istiyor”
Eğer 17 Ağustos’tan sonra her şeyi çözmüş olsaydık, 6 Şubat 2023’te bu kadar büyük bir yıkımla karşılaşmazdık.
Kahramanmaraş merkezli depremler bize bir kez daha aynı gerçeği gösterdi ki:
Türkiye’nin sorunu deprem değil, deprem karşısındaki kırılganlığıdır.
2023 depremleri 11 ilde yine büyük yıkıma neden oldu.
Yine on binlerce insanımız hayatını kaybetti.
Yine milyonlarca insan etkilendi.
Ve devlet yeniden devasa bir konut ve altyapı seferberliği başlattı.
Bugün devletin açıkladığı verilere göre 455 bin 357 bağımsız bölüm tamamlanarak hak sahiplerine teslim edilmiş durumda.
Bunun; 433 bin 667’si konut,
21 bin 690’ı işyeri.
Bu küçümsenecek bir çalışma değildir.
Tam tersine, 6 Şubat’ın büyüklüğü düşünüldüğünde devletin inşa kapasitesinin güçlü olduğunu gösterir.
Asıl mesele;
Devlet neden yıkıldıktan sonra yapıyor?
Yıkılmadan önce ne kadarını yapabiliyor?
6 Şubat’ın yaraları açısından cevap:
Büyük ölçüde sarıldı ama tamamen bitti demek mümkün değil.
Çünkü ev yapmak başka şey, bir şehri yeniden yaşanabilir hale getirmek başka…
İnsanların işini geri kazanması…
Esnafın dükkânını açması…
Okulların, hastanelerin, altyapının çalışması…
İnsanların psikolojik olarak toparlanması…
Göç edenlerin geri dönmesi…
Bunların hepsi yeniden yapılanmanın parçasıdır.
Devletin 455 binden fazla bağımsız bölüm teslim etmiş olması önemli bir başarıdır. Ancak “Yaralar tamamen sarıldı” demek için konut sayısından çok daha geniş bir sosyal ve ekonomik tabloya bakmak gerekir.
Şimdi “Devlet olarak depreme hazırız diyebilir miyiz?”
Bu sorunun tek kelimelik cevabı yok.
“Hazırız” demek fazla iddialı.
“Hiçbir şey yapılmadı” demek de haksızlık.
Doğru cevap şu:
Türkiye’nin afet müdahale kapasitesi 1999’a göre çok daha güçlü.
Fakat Türkiye’nin deprem riski, bu kapasitenin hâlâ çok üzerinde.
AFAD’ın varlığı önemli.
TAMP önemli.
TARAP önemli.
İRAP önemli.
Yeni deprem yönetmeliği önemli.
Yapı denetimi önemli.
Kentsel dönüşüm önemli.
Aslında depreme hazır olmak;
Depremden sonra enkaz kurtarmak değil,
Enkazın altında kalacak binayı depremden önce dönüştürmek…
Deprem olduktan sonra dünyanın en güçlü kurtarma ekibine sahip olsanız bile iş işten geçmiş olabilir.
Ve işte Türkiye’nin önündeki en büyük sınav İstanbul’dur.
İstanbul’un deprem riski yıllardır biliniyor.
İstanbul için sismik risk azaltma ve acil durum hazırlığı kapsamında İSMEP gibi büyük projeler yürütüldü.
Riskli binaların tespiti ve kentsel dönüşüm çalışmaları devam ediyor.
Ama İstanbul’un büyüklüğü düşünüldüğünde sorun hâlâ devasa.
Çünkü İstanbul’daki mesele yalnızca kaç binanın dönüştürüldüğü değildir.
Bir İstanbul depreminde;
Ulaşım ne olacak?
Hastaneler çalışacak mı?
Elektrik gelecek mi?
Su şebekesi çalışacak mı?
Telefonlar çalışacak mı?
İtfaiye enkazlara ulaşabilecek mi?
İnsanlar nerede toplanacak?
Milyonlarca insan nasıl beslenecek?
Limanlar çalışacak mı?
İşte gerçek hazırlık budur.
Aslında 17 Ağustos bize üç büyük ders verdi.
*Deprem öldürmez, dayanıksız yapı öldürür.
*Afet yönetimi depremden sonra değil, depremden önce başlar.
*Kanun çıkarmak yetmez; kanunu uygulamak gerekir.
Biz birinci konuda çok şey öğrendik.
İkinci konuda ciddi kurumsal ilerleme sağladık.
Ama üçüncü konuda hâlâ sınavdayız.
Çünkü Türkiye’nin en büyük sorunu artık depremi bilmemek değil.
Bile bile riskli yaşamaya devam etmek.
Sorun sadece mevzuat eksikliği değil.
Uygulama eksikliği.
Denetim eksikliği.
Dönüşümün hızı.
Ekonomik imkânlar.
Yerel yönetim-merkezi yönetim koordinasyonu.
Şunları ivedilikle yapmalıyız?
Riskli bina tespitlerini, hızlandırmalıyız.
Güçlendirmeyi, ekonomik olarak erişilebilir hale getirmeliyiz.
Kentsel dönüşümü, sosyal bir politika olarak ele almalıyız.
Yoksul vatandaşın “Evim riskli ama yeniden yapacak param yok” demesine çözüm bulmalıyız.
Okulların ve hastanelerin tamamının deprem güvenliğini düzenli olarak açıklamalıyız.
Toplanma alanlarını artırıp, korumalıyız.
Kamu binaları için şeffaf risk envanteri oluşturmalıyız.
Altyapı kuruluşlarının deprem senaryolarını kamuoyuna açıklamalıyız.
Ve en önemlisi:
Deprem için toplanan veya deprem riski gerekçesiyle alınan vergilerin hangi afet hazırlıklarına katkı verdiği vatandaşın görebileceği şekilde açıklamalıyız.
17 Ağustos’un üzerinden 27 yıl geçti.
Takvim yaprakları değişti.
Hükümetler değişti.
Bakanlıklar değişti.
Kanunlar değişti.
Yönetmelikler değişti.
Haritalar değişti.
Ama bir sonraki büyük deprem olduğunda ne kadar hazırız?
Fayları biliyoruz.
Tehlikeyi biliyoruz.
Riskli yapıların nerede olduğunu büyük ölçüde biliyoruz.
İstanbul’u biliyoruz.
Marmara’yı biliyoruz.
Ne yapılması gerektiğini de biliyoruz.
Ama bilmediğimiz şu:
Deprem gelmeden önce bunların ne kadarını gerçekten yapacağız?
Belki de artık sürekli olarak geçmiş depremi anmanın zamanı değil,
Gelecek depremden önce ne yapacağımızla ilgili hesap sormanın zamanı.