Hükümetin en sevdiği spor belli oldu:

“Bahane bulma sanatı.”

Her başarısızlık için bir bahaneye yaslanıp duruyorlar:

Ekonomi kötü mü?

“Dış güçler.”

Enflasyon mu yükseldi?

“Küresel kriz.”

Bayramda zam yok mu?

“Savaş çıktı.”

Yani bahane olimpiyatları düzenlense, bizimkiler kesin ilk 3’e girerler.

Hem madalya masrafı da yok.

Bahane zaten bedava.

Şimdi yeni moda söylem şu:

“Milli gelirde ilk 15’teyiz.”

Evet, onlara göre doğru.

Kişi başına 15.000 dolar gelir varmış.

Ama bu ortalama rakamın içinde il başkanlarının verdiği iftar sofralarıyla, emeklinin kuru ekmeği aynı sepete konuyor.

Matematik böyle acımasız işte.

Emeklinin yıllık 5.000 dolarıyla, birilerinin yıllık 500.000 doları yan yana gelince, ortalama şahane görünüyor.

Ama sofrada ortalama ile doyulmaz ki;

Aç kalanı da matematik doyurmaz ki!

Millet pazarda domatesin kilosunu hesaplayıp, gramla domates alırken bizm iktidardakiler çıkıp gözümüzün içine baka baka, “Dünyada ilk 15’teyiz” diye hava atıyor.

Hani derler ya, “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.”

Bizimkiler de milli gelir rakamını şişirip halka “Kaz” diye yutturmaya çalışıyor.

Ama halkın midesi boş, gözleri tok değil.

Bahane listesi uzadıkça uzuyor.

Bugün savaş,

Yarın deprem,

Öbür gün güneş tutulması…

Ama hiç kimse çıkıp da “Biz beceremedik” demiyor.

Çünkü bu ülkede beceriksizlik bile bahane bulma becerisiyle örtülüyor.

Ama şöyl dronla tepeden bakıldığında;

Emekli aç,

İşçi yorgun,

Gençler umutsuz,

Piyasalar bitkin,

Ama bizim iktidar şu ramazan ayında maşallah hâlâ “İlk 15’teyiz” diye övünüyor.

Evet, ilk 15’teyiz…

Bahane üretmede,

Halkı oyalamada,

Gerçekleri çarpıtmada.

Ekonomide değil belki ama mizahın malzemesinde kesinlikle zirvedeyiz.

RAMAZANDA PAYLAŞIM

Osmanlı’dan Günümüze

Ramazan ayı, sadece oruçla sınırlı bir ibadet dönemi değil; aynı zamanda paylaşmanın, dayanışmanın ve toplumsal huzurun en güçlü şekilde hissedildiği bir zaman dilimidir.

Osmanlı’dan günümüze uzanan bu paylaşma geleneği, toplumun vicdanını diri tutan bir kültürel miras olarak yaşamaya devam ediyor.

Osmanlı şehirlerinde Ramazan, adeta bir sosyal adalet laboratuvarıydı.

Sadaka taşları:

Kimseyi utandırmadan yardım ulaştırmanın zarif bir yoluydu.

Zengin olan taşın üzerine para bırakır, ihtiyacı olan sessizce alırdı.

Ne veren övünürdü, ne alan ezilirdi.

Zimem defterleri:

Ramazan’ın en ince dokunuşlarından biriydi.

Hayırseverler bakkallara gidip borç defterlerini kapatır, borçlular bayrama borçsuz girerdi.

Bugün kredi kartı ekstresini görünce içi daralanlara ilaç gibi bir gelenek.

İftar sofraları:

Sadece Müslümanlara değil, gayrimüslimlere de açıktı.

Sofra, Osmanlı’da birleştirici bir semboldü;

Ramazan, farklı inançların aynı ekmeği bölüştüğü bir ay olurdu.

Diş kirası: Misafire verilen küçük hediyeydi.

“Soframıza geldin, değer kattın” demenin zarif bir yolu.

Bugün Ramazan çadırları, belediyelerin ve vakıfların organize ettiği iftar programlarıyla Osmanlı’daki paylaşma ruhunu yaşatıyor.

Mahallelerde gıda paketleri dağıtılıyor, dijital zekât ve fitre uygulamalarıyla yardımlar hızla ulaşıyor.

Teknoloji değişse de öz aynı:

“İhtiyaç sahibini gözetmek, toplumsal dayanışmayı artırmak.”

Ramazan’ın paylaşma kültürü, aslında bir toplumsal sigorta niteliğinde.

Devletin sosyal politikaları eksik kaldığında, halk kendi kültürel refleksiyle açığı kapatıyor.

Osmanlı’da vakıflar bu işlevi görüyordu;

Bugün ise sivil toplum ve gönüllüler.

Ama bir fark var:

Osmanlı’da paylaşma, incelikle ve mahremiyetle yapılırdı.

Bugün ise yardım paketlerinin üzerine kocaman logolar basılıyor, fotoğraflar servis ediliyor.

Yardımın ruhu bazen reklamın gölgesinde kalıyor.

Oysa Ramazan’ın özünde hani, gösterişsizlik vardı?

Hani bu bir iyilikti?

Ramazan, Osmanlı’dan günümüze değişen biçimlere rağmen özünü koruyor:

Sofrada eşitlik,

Paylaşmada incelik,

Dayanışmada samimiyet.

Bugün iftar sofralarında bir tabak çorba, bir dilim pide hâlâ aynı mesajı veriyor: “Sen yalnız değilsin.”

İşte Ramazan’ın asıl mucizesi de bu aslında.

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE

Putin’in “3. Dünya Savaşı” uyarısı kulağa ürkütücü geliyor.

Ama savaşın gürültüsünden daha tehlikeli olan şey, “Silahların sessiz rekabeti.”

Silahların sessiz rekabeti, görünmeyen güç dengelerini belirliyor.

Ve bu yarışta Rusya, Çin, Amerika, İsrail ve İran farklı kulvarlarda koşuyor.

Rusya: Rusya hâlâ nükleer başlık sayısında zirvede. Tankları ve uçaklarıyla klasik güç gösterisini sürdürüyor. Ama ekonomisi zayıf, teknolojik inovasyonda Çin’in gerisinde. Rusya’nın gücü biraz “Eski ama ağır” bir makine gibi: çalışıyor ama gürültülü.

Çin: Kalabalık ordusu ve teknoloji yatırımlarıyla geleceğe oynuyor. Hipersonik füzeler, insansız hava araçları, siber savaş kapasitesi…

Nükleer başlık sayısı Rusya kadar değil ama teknolojiyle fark yaratıyor.

Çin’in gücü, “Sessiz ama derinden” ilerleyen bir yazılım güncellemesi gibi.

Amerika: Uçak gemileriyle denizlerde, F-35’leriyle göklerde, nükleer başlıklarıyla caydırıcılıkta hâlâ lider.

Ayrıca uzay teknolojisi ve yapay zekâ destekli sistemlerle oyunun kurallarını belirliyor. Amerika’nın gücü, “Her yerde hazır ve nazır” bir güvenlik kamerası gibi: görünmese de hissediliyor.

İsrail: Coğrafi olarak küçük ama savunma teknolojilerinde dev. Demir Kubbe sistemi, insansız hava araçları ve siber güvenlik kapasitesiyle bölgesel dengeleri değiştiriyor. İsrail’in gücü, “Cep boy ama akıllı telefon” gibi.

İran: Tankları ve uçakları sınırlı, ama asimetrik savaş kapasitesi güçlü. Balistik füzeler, insansız hava araçları ve bölgesel milis ağlarıyla dengeyi bozabiliyor.

İran’ın gücü, “Az ama öz” bir sokak taktiği gibi: doğrudan değil, dolaylı yoldan etkili.

Devletler silahlarını yarıştırırken halk pazarda domatesin fiyatını yarıştırıyor.

Rusya tanklarını sayıyor,

Çin dronlarını,

Amerika uçak gemilerini,

İsrail füzelerini,

İran milislerini…

Ama sofrada eksilen ekmek, bu yarışın en gürültülü sonucu oluyor.

Silahların sessizliği, aslında en yüksek sesle bağırıyor: “Biz güçlüyüz.”

Ama halkın duyduğu ses, boş tencerenin çıkardığı ses oluyor.

2000 yılı yapımı “Silahların Gölgesinde” adlı bir film yapılmıştı.

Filmde iki kanunsuzun yanlış hesapları, kanlı bir fidye planına dönüşüyordu.

Silahlar gölgede kalıyor, ama gölgeler aslında bütün hikâyeyi anlatıyordu.

Bugün yaşadığımız savaş atmosferi de biraz öyle: “Silahların gölgesinde, görünmeyen hesapların, yanlış planların ve büyük güçlerin sessiz rekabetinin hikâyesi.”

Filmde fidye için kaçırılan bir kadın vardı; bugün ise savaşın fidyesini halk ödüyor. Liderler “Güvenlik” diyerek silahlanıyor, “Caydırıcılık” diyerek bütçeleri boşaltıyor.

Ama faturayı ödeyen yine sıradan insanlar oluyor.

Gölgede kalan silahlar, sofrada eksilen ekmek olarak geri dönüyor.

Rusya, Çin ve Diğerleri

Rusya filmdeki kanunsuzlar gibi “Sert güç” rolünü,

Çin ise “Arka plandaki akılı”,

Amerika her zamanki gibi “Başrolü”,

İsrail “Küçük ama etkili bir karakteri”,

İran ise “Yan karakter,” oynuyor.

Filmdeki kanunsuzlar, sonunda kendi planlarının kurbanı oluyordu.

Bugün de devletler silahların gölgesinde birbirine gözdağı verirken, aslında kendi halklarının bağırtısını gölgeliyorlar.

Silahların sessizliğinde, en yüksek sesle bağırıyor: “Biz güçlüyüz.”

Ama halkın duyduğu ses, boş tencerenin çıkardığı ses oluyor.

Sonuçta, “Silahların Gölgesinde” bir film olarak bitti.

Ama biz hâlâ aynı filmin içinde yaşıyoruz ve filmin sonunu bilmiyoruz.

Yönetmen ucu açık bir final bırakıyor bize.

Silahların Gölgesi sadece bu üç karakter arasında geçecekse çabuk bitecek gözüküyor.

Ancak filmin ikinci bölüm çekilir de olaya Çin ve Rusya girerse, siz o zaman görün çatırtıyı…

BUNLARI DA YAPIN ARTIK

Azaltmanız gerekenler:

1. Tuz

2. Şeker

3. Beyazlatılmış unlu mamuller

4. İşlenmiş gıdalar

Her gün yemeye çalışın:

1. Sebze

2. Bakliyat

3. Fasulye

4. Kuruyemiş

5. Zeytinyağı

6. Meyve

Üç şeyi unutmaya çalış:

1. Yaşını

2. Geçmişini

3. Kırgınlıklarını

Dört şeyi hayatına al:

1. Aileni

2. Arkadaşlarını

3. Pozitif düşünceyi

4. Temiz ve huzurlu bir evi

Üç temel alışkanlık:

1. Her zaman gülümse

2. Kendi hızında düzenli hareket et

3. Kilonu takip et ve kontrol et

Uyman gereken 6 yaşam alışkanlığı:

1. Susamayı beklemeden su iç

2. Yorulmayı beklemeden dinlen

3. Hastalanmayı beklemeden tahlil yaptır

4. Mucize bekleme, evrene güven

5. Kendine olan inancını kaybetme

6. Pozitif kal ve her zaman daha iyi bir yarın için umutlu ol...

YAŞLILAR HAFTASI MI?

Takvimlere bakıyorum:

“Yaşlılar Haftası.”

Her yıl 18-24 Mart arasında kutlanıyor.

Amacı şöyle özetlenebilir:

Saygıyı pekiştirmek:

Toplumda yaşlı bireylere duyulan saygıyı hatırlatmak ve genç kuşaklarda bu bilinci canlı tutmak.

Katkıyı onurlandırmak:

Yaşlıların bilgi, deneyim ve emeklerinin değerini vurgulamak; “Siz bu toplumun hafızasısınız” demek.

Sorunlara dikkat çekmek:

Sağlık, yalnızlık, düşük gelir gibi yaşlıların karşılaştığı sorunlara farkındalık oluşturmak.

Aktif katılımı teşvik etmek:

Etkinlikler, ziyaretler, panellerle yaşlıların sosyal hayata daha fazla dahil olmasını sağlamak.

Yahu insan kendi annesine, babasına, komşusuna, mahalledeki yaşlısına bir hafta mı ayırır?

Onlar zaten hayatımızın her günü içinde.

Bir haftalık vitrinle, sorunları çözülmüş mü olacak?

Yoksa “Hoş tutma” operasyonu mu?

Aklımıza gelen şey genelde şölenler, ziyaretler, çiçekler…

Güzel, ama yetmez.

Yaşlıların asıl derdi;

Sağlık hizmetine erişim, düşük emekli maaşı, yalnızlık.

Bunlar için çözüm yoksa haftalık kutlamalar biraz da “Makyaj” gibi durmuyor mu?

Asıl mesele şu:

Onları hoş tutmak değil, hak ettikleri yaşamı sağlamak.