Şu sigara işinin üzerine gittikçe, içenler kısmı inadına bırakmıyor.
“Bırakın” dedikçe inatlaşıyorlar.
“İçmeyin” dedikçe inadına içiyorlar.
Bırakın içsinler,
Bırakın ne halleri varsa görsünler.
Ancak!
Lütfen bizi rahatsız etmesinler.
Empati yapsınlar.
Etraflarını azıcık ta olsa kollasınlar.
Benim adım Cemil!
Ben içerim!
Mantığı şu modern çağda biraz ters.
“Yahu Samiciğim, lütfen yaz şunu!” dedi arkadaşım kızarak.
Geçen gün otogardan bir taksiye bindim.
Aman yarabbim!
Neydi o sigara kokusu?
Midem bulandı, çıkardım çıkaracağım.
Evladım!
Bak!
Zaten müşterin varken içmemişsindir.
Sana onu içirtmezler.
Belli ki müşteri beklerken içtin.
Be mübarek!
Zaten duruyorsun.
İn aşağıya öyle iç!
Arabanın içinde içmek ne demek?
Yani arabanın sigara kokmayacağını, müşterinin de bunu anlamayacağını mı sandın?
Gözünü seveyim, biraz da içmeyenlerle ilgili empati yapın.
İçmiyoruz da,
Sevmiyoruz da.
“Abi sen de içtin zamanında, yüklenme bize o kadar” diyebilirsiniz.
Ama haklı değilsiniz.
Doğru yolu bulmuşuz, zorlamayın bizi lütfen.
O pis kokuya bulaştırmayın.
İnsan içerken anlamıyor belki ama içmeyince çok kötü oluyor.
Taksici kardeşlerim,
Diyeceğim o dur ki:
Adam haklı.
Şu ekmek teknesinde sigaranızı içmeyin, içirtmeyin…
Tavsiyem,
Siz de bırakıverin gitsin…
ANZAKLAR
Her yıl 25 Nisan sabahı, gün daha doğmadan Anzak Koyu’nda bir sessizlik hâkim olur.
Rüzgâr hafif eser, deniz durgundur.
Ama o sessizlik, birazdan hem hüznün hem de saygının sesiyle dolacaktır.
Çünkü o gün, “Anzak Günü” dür...
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yapılan “Dawn Service” yani “Şafak Ayini”, bu topraklarda hayatını kaybeden binlerce genç için düzenlenir.
Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar, dedelerinin savaştığı bu kıyıya her yıl yeniden gelir.
İşte tam bu noktada, özellikle Yeni Zelandalıların gerçekleştirdiği “Haka Dansı” sahneye çıkar.
Haka, aslında bir savaş dansıdır.
Kökeni Maori halkı’na dayanır.
Ritmik ayak vuruşları, göğse vurulan darbeler ve sert bakışlarla icra edilir.
Ama bu dans yalnızca bir “Gösteri” değildir.
İçinde mesaj vardır.
Kimlik vardır.
Hafıza vardır.
Haka sırasında söylenen sözler şöyledir:
Ölüm bu, ölüm bu!
Yaşam bu, yaşam bu!
Ölüm bu, ölüm bu!
Yaşam bu, yaşam bu!
İşte bu kıllı adam,
Güneşin yeniden doğmasını sağlayan!
Yan yana durun, yan yana!
Zirveye çıkacağız, zirveye.
Güneşin doğduğu yere!
Yani o sert hareketlerin ardında, bir meydan okuma vardır.
Bu töreni anlamlı kılan asıl şey ise;
Sadece onların anması değil, bizim onlara bakışımızdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün yıllar sonra Anzak annelerine hitaben yazdığı o mektup, tarihte eşine az rastlanır bir insanlık örneğidir:
“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar…
Artık burada dost bir vatanın toprağındasınız.
Huzur içinde uyuyunuz…
Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar…
Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Bu sözler bugün Anzak Koyu’nda mermer üzerine kazınmış halde durur.
Yani sadece kitaplarda değil, toprağın kendisinde yazılıdır.
25 Nisan’daki anma töreni aslında bir çelişkiyi içinde taşır:
Bir zamanlar birbirine kurşun sıkan insanlar, bugün aynı yerde birbirine saygı duruşunda bulunur.
Haka Dansı yapılır,
Dualar okunur,
Çelenkler bırakılır.
Türk askeri de oradadır,
Avustralyalı da,
Yeni Zelandalı da…
Ve hiç kimse o gün “Kazanan kimdi?” diye sormaz.
Çünkü bazı savaşların kazananı yoktur.
Sadece geriye kalan hatıralar ve dersler vardır.
Haka’yı sadece “Bağırarak yapılan bir dans” sanmak büyük bir eksiklik olur.
Çanakkale’deki anlamı daha da büyüktür:
Bu topraklarda Haka, artık bir savaş çağrısı değil, bir barışın yankısıdır.
Ve belki de dünyaya verilmiş en güçlü mesaj şudur:
“Bir zamanlar düşman olanlar bile, aynı acının etrafında insanlaşabilir.”
İşte Çanakkale;
“Tam olarak bunun adıdır.”
SANAL DOLANDIRICILIK
Dünyada ve ülkemizde güvenlik güçleri sanal ortamdaki dolandırıcılar için özel birimler kurmasına rağmen, yine de bunları pek önleyemiyor.
Adamlar virüs gibi yayılıp duruyorlar.
Çağın gereği artık her şeyimiz dijital ortamda.
Bilgilerimiz, paramız, mallarımız, mülklerimiz, tapularımız v.s.
Bir tuşla alınması cazip hale gelen bu durum karşısında “Bedava ekmek sanalda bulunur” düsturuyla yola çıkan ve bizi yolunacak kaz gibi gören üçkağıtçılar, tüm güçleriyle saldırmaya başlıyor.
Bankalar da üst üste uyarılar yayımlayarak, müşterilerini bu dolandırıcılardan uzak tutmaya çalışıyor.
Yani; “Sanalda bir savaştır gidiyor…”
İşte o gelen uyarılardan biri.
Güzelce okuyun;
Sazan olmayın.
Sarmala yakalanmayın.
Bankacılık işlemleri başta olmak üzere günlük hayatımızın büyük kısmını internet üzerinden yürütüyoruz.
Ama aynı hızla riskler de büyüyor.
İşte tam bu noktada herkesin dikkat etmesi gereken hayati uyarılar:
Dikkat! Kişisel güvenliğiniz sizin elinizde
Vatandaş olarak en büyük hatamız, “Bana bir şey olmaz” rehavetine kapılmak. Oysa dolandırıcılar tam da bunu bekliyor.
1. Zayıf şifre = Açık kapı
Adınız, doğum tarihiniz, telefon numaranız…
Bunlar tahmin edilmesi en kolay bilgilerdir.
Güçlü bir şifre; “Büyük-küçük harf, rakam ve özel karakter” içermelidir.
Basit şifre kullanmak, kapınızı kilitlemeden evden çıkmak gibidir.
2. Telefon dolandırıcılarına kanmayın
Kendini “Banka yetkilisi” olarak tanıtan kişiler, sizi panikle karar vermeye zorlar.
Unutmayın:
Bankalar sizden telefonla şifre istemez. Böyle bir arama alırsanız anında kapatın.
3. Şifrelerinizi kimseyle paylaşmayın
SMS ile gelen tek kullanımlık şifreler dahil olmak üzere hiçbir bilgiyi üçüncü kişilerle paylaşmayın.
“Sadece doğrulama yapıyoruz!” diyenlere hiç inanmayın.
4. Lisanssız yazılım kullanmayın
“Ücretsiz” diye indirilen programlar çoğu zaman virüs taşır.
Atalarımız ne demiş?
“Bedava peynir, fare kapanında bulunur…”
Bilgisayarınıza sızan bu yazılımlar, banka bilgilerinizi çalabilir.
Güncel (ve mümkünse ücretli) bir antivirüs kullanmak artık lüks değil, zorunluluktur.
5. Ortak cihazlardan işlem yapmayın
İnternet kafe, başkasının telefonu ya da güvenliğinden emin olmadığınız cihazlar…
Bunlar dijital tuzaklardır.
Bankacılık işlemlerinizi sadece kendi cihazınızdan yapın.
6. Sanal klavye kullanın
Özellikle güvenli giriş sistemi yoksa klavye dinleme (keylogger) saldırılarına karşı sanal klavye kullanmak sizi korur.
Dijital güvenlik, bankaların değil, önce sizin sorumluluğunuzdur.
Bir anlık dikkatsizlik, yılların birikimini yok edebilir.
Şüpheli her durumda işlemi durdurun, sorgulayın ve gerekirse bankanızla doğrudan iletişime geçin.
Unutmayın:
“Güvenlik, alışkanlık meselesidir.”
HÂLÂ MI TESADÜF?
Bir ülke düşünün…
Kendi kendine sözüm ona, “Ekonomik başarı hikâyesi” yazıyor ama nedense dünya onu başka bir listede görüyor.
Bugün gelen verilere göre Türkiye, enflasyon, işsizlik ve faiz oranlarının toplamından oluşan “Sefalet endeksi”nde dünyada “Üçüncü Sıraya” kadar yükseldi.
İlk sırada Venezuela,
İkinci sırada Sudan ve
Üçüncü sırada Türkiye var.
İşin komik tarafı bu tabloyu “Geçici dalgalanma” diye açıklayanlar var.
Yahu bu anlık bir veri değil;
Bir yönün, bir tercihin, bir politikanın, bir yönetim anlayışının sonucu.
Unutkan millet olduğumuzdan hafızayı tazelemekte yarar var.
Soruyorum size:
“3Y neydi?”
Bu iktidarın ilk geldiği zamanlardaki seçim sloganı neydi?
Yazıyorum, iyi okuyun.
Hatta heceleyerek okuyun:
Yol-suz-luk.
Yok-sul-luk.
Ya-sak-lar.
Yani “3Y ile mücadele” vaadi…
Ki o günlerde “Başbakanlık Sistemi” vardı,
Yetkiler kısıktı.
Her kararın meclisten geçmesi gerekiyordu.
Sonrasında “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine” geçildi.
Tüm yetkiler tek elde toplandı.
Böylece daha hızlı yol alınacaktı.
“Ver yetkiyi, gör etkiyi” cümlesiyle yola çıkılmıştı.
Ama…
Bugün geldiğimiz noktayı uluslararası veriler anlatıyor:
Türkiye;
Yolsuzluk algı endeksinde 182 ülke içinde 124. sıraya geriledi.
Üstelik sadece yerinde saymıyor, her yıl daha da aşağı düşüyordu.
Eee?
Ne oldu 3Y?
Sizce 3Y ile mücadele edildi mi?
Yoksa 3Y kurumsallaştı mı?
Ekonomi “Ben ekonomistim” diyenlerle yönetildi.
Hatta düsturu bile ortaya konmuştu:
“Faiz sebep, enflasyon sonuç.”
Peki ya sonuç ne oldu?
Enflasyon patladı
Kur kontrolden çıktı
İşsizlik kronikleşti
Ve nihayetinde:
Dünya bizi alıp;
“Sefalet liginde ilk üçe koydu.”
Piyasalar teoriyle değil, sonuçla idare edileceğini bize acı şekilde ispatladı.
Bugün her şey meydanda:
“Başarısızlık.”
Uluslararası sıralamalar yalan söylemedi.
Sefalet endeksi sadece bir veri değil.
Aynı zamanda bir özet:
Enflasyon:
Hayat pahalılığını doğurdu,
İşsizlik:
Umutsuzluğu doğurdu,
Faiz:
Ekonomik güvensizliği doğurdu.
Bu üçü birleşince ortaya şu çıktı:
Vatandaşın günlük hayatındaki çöküşü…
Ve Türkiye bu çöküşte artık
“Orta sıralarda” değil…
Resmen:
“Dünya üçüncüsü.”
Türkiye’nin önünde bir örnek vardı.
2000’lerin başında ne yaptık?
IMF programı uygulandı.
Kurumsal yapıyı güçlendirildi.
Merkez Bankası bağımsızlaştı.
Hukuk güvenini artırdı.
Ve sonunda beklenen sonuç geldi:
Enflasyon tek haneye indi.
Yabancı yatırım geldi.
TL değer kazandı.
Tüm bunlar olmuşken, “Ekonomistim” diyerek başka sokaklara sapmanın ne alemi vardı.
Bugün ne yapılıyor?
Kurallar değil, talimatlar uygulanıyor,
Ekonomi bilimi değil, siyasi refleksler hayatta,
Kurumlar değil, kişiler ön planda.
Ve sonuç ortada…
Sefalet sıralamasında zirveye oynayan bir ülke.
Ekonomide kriz olmaz demiyoruz ki?
Bu dünyanın her yerinde olur.
Ama bizdeki mesele kriz değil.
Krizden çıkabilmek…
Biz çıkamıyoruz.
Çünkü:
Aynı hatalar tekrar ediliyor
Aynı politikalar sürdürülüyor
Aynı zihniyet değişmiyor
Bu artık ekonomik bir problem değil.
“Yönetim problemidir.”
O sebeple:
Bugün geldiğimiz nokta bir veri değil, “Bir uyarıdır…”
Eğer bir ülke;
Yolsuzlukta geriliyorsa,
Ekonomide çöküyorsa,
Sefalet liginde ilk üçe giriyorsa:
Artık bu mesele, “Düzeltilebilir hata” olmaktan çıkar.
Sebebi:
24 yıldır ülkeyi yönetemeyenlerin uyguladığı politikalardır.
Bugün ihtiyacımız olan tek şey:
Moraldir…
Elde etmenin tek yolu vardır, seçimlerde:
“Aynı şeyi deneyerek, değişik sonuç beklememektir.”
Yani çözüm:
İktidar değişikliğidir.