AVM’lerin yeni yeni şehrimize geldiği yıllarda Çarşı esnafı bir proje üretti.
Sponsorlar ve Ticaret Odasının katkılarıyla etap etap Çarşı Caddesi’nin üzeri brandalarla kapatılacak ve Kapalıçarşı modeli geliştirilecekti.
Zira Çarşı’nın AVM’ler karşısında direnebilmesi için bir şeyler yapmak gerekti.
Zamanın belediye başkanı bu projeye “Tarihi yapılar bozulur” diye karşı çıktı ve proje sonlandı.
O günden bu yana Çarşı esnafı AVM’lere direnmek için elinden geleni yapıyor.
İşte bunlardan biri de geçtiğimiz kış hayata geçirildi.
Cadde üzerinde kafe işleten, içecek-yiyecek satan esnaf dar olan dükkanlarındaki hizmeti, dışarıya da taşıyabilmek ve müşterilerine nostalji yaşatabilmek için “Pelet Sobası” modeli uyguladılar.
Dünyada ve Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bu pelet soba sayesinde, işgaliye ödedikleri dükkân önlerini kışın da kullanabilme imkânına kavuştular.
Müşteriler olarak bizler de bu durumdan memnun olarak hizmet almaya başladık.
Soba ile büyümüş bir nesil olarak, mutluluğumuz arttı.
Böylece müşteri mutlu, esnaf mutlu bir şekilde hayat sürüyordu.
Ta ki vatandaşın birinin belediyeye şikâyetine kadar.
Şikâyet üzerine zabıtalar, esnafa giderek “10 gün içinde bu sobaların kaldırılmasını” tebliğ ettiler.
Aksi takdirde ceza yazılacaktı.
Hani bir zamanlar milli eğitim bakanının “Okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” dediği gibi…
“Kaldırın! Yıkın! Koparın!” demek, ne kadar kolay değil mi?
Hele bir oturun da çözüm üretin…
35-40 bin lira kira ödeyen, yanında en az bir kişi çalıştıran bu esnaf kışın ortasında nereden para kazanacak?
Soba ile bir çözüm bulmuş az çok bütçeye katkı sağlıyor, ona da zabıtalar karşı.
Neden itiraz ediliyor belli değil.
Büyük ihtimal; “Ara sıra tüttüğü için olabilir” diyor esnaf.
Doğru olabilir.
Sobayla ilgilenmezsen tüter tabi.
Dersin ki: “4 masa başına bir soba veya metrekare başına şu kadar soba…”
Çözüm aranır yani.
Hemen “Kaldırın yoksa ceza keseriz!” demek işin kolay yolu.
Diyeceğim o dur ki: “Şu işe yeniden bir bakılsın ve değerlendirilsin… Esnaf mağdur olmasın…”
Bizler de o soğukta soba başında kahvemizi içelim…
Hatta buradan Başkan’a da sesleniyorum.
“O sobanın başına gidip beraber keyifle bir kahve içelim de neden ısrar ettiğim daha kolay anlaşılsın…”
1915 ÇANAKKALE KÖPRÜSÜ
AKP iktidarı; “Çanakkale’ye boğaz köprüsü yapacağız” şeklinde bir açıklama yapınca heyecanlandık.
Öyle ya, “İstanbul’a var da bize yok mu?” Şeklinde sitem edip duruyorduk.
Devleti yönetenler olarak, “Hazinede ne kadar para var veya yok” AKP biliyordu.
Bu bilgiler ışığında köprünün verimli olup olmayacağını da haliyle en iyi onlar bilirdi.
Kollar sıvandı, fizibiliteler yapıldı, köprünün yeri belirlendi ve “Hizmet” anlayışı ile köprü ihaleye çıktı.
Dedik ki; “Helal olsun, yaparsa AKP yapar.”
İhale şartlarına bakınca önce pek anlamadık.
3 tane arabanın zor geçtiği feribot verilerine bakınca, köprüye verilen “Geçiş Garantisi” aklımızı aldı.
“Acaba biz mi yanıldık? Acaba bizim görmediğimiz bir şey mi var?” diyerek izlemeye devam ettik.
İhalede “Günlük garanti edilen araç sayısı: 45.000 araç/gün” olarak belirlenmişti.
Yıl olarak hesaplandığında;
Yıllık garanti edilen araç sayısı: ~16.425.000 araç/yıl (45.000 × 365 gün) olarak belirtilmişti.
Peki nedir bu Garanti?
Yılda garanti verilen sayı kadar araç geçmezse, devlet bu şirkete geçmeyen araç kadar para ödeyecekti.
Neydi bu araç başına ödenecek olan para?
Sözleşmede; 15 Euro + KDV olarak tanımlanmış.
Peki ne kadar süre ile ödenecekti?
Sözleşmedeki garanti süresi:
Yaklaşık 12 yıl.
Ulaştırma Bakanlığı verilerine göre, köprü 18 Mart 2022’de hizmete açıldı.
28 Mayıs 2034 yılında da, devlete devredilecek.
Her şey güzel.
Devlet için bu para devede kulak.
“Devlet taahhüt ettiği parayı öder” diyerek geçmiş yıllarda gerçekleşen rakamlara bir bakalım.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz yaptığı açıklamada;
“Yap-işlet-devret modeliyle yapılan Çanakkale Köprüsü için garanti edilen araç geçiş sayısının 16 milyon 425 bin, 2024 yılında gerçekleşen araç geçiş sayısının ise sadece 2 milyon 684 bin 738 olduğunu” söyledi.
Buna göre Hazine, şirkete 281 milyon 675 bin 371 Euro ödeme yapmak zorunda kaldı.
TL’ye çevrildiğinde:
282 Milyon Euro X 50
Yaklaşık: 14 milyar 100 milyon lira ödedi.
İktidarı elinde bulunduran AKP’nin, “Hizmet” olarak açıkladıkları 1915 Çanakkale Köprüsü için hata paylarının yüzde 84 olduğu açıkça görüldü…
Daha yakın dönem verilerine göre örneğin Kurban Bayramı 2025 döneminde (4-9 Haziran):
Toplam 89.537 araç geçti.
Bu, ortalama günde ~14.923 araç anlamına gelir ki garanti edilen araç sayısı 270 bindi.
Peki geçişler neden düşük?
Yapılan analizlerde belirtilen temel nedenler şöyle açıklanmış:
Geçiş ücretlerinin yüksek olması ve bu nedenle kullanıcıların mevcut feribot seçenekleri veya alternatif rotalara yönelmesi.
Sonuç olarak;
1915 Çanakkale Köprüsü, mühendislik ve stratejik bir altyapı projesi olarak mükemmel olsa da, mevcut veriler ışığında garanti araç hedeflerinin ciddi biçimde altında kaldığı ve Hazine bütçesine önemli şekilde bir yük olduğu görülüyor.
Şu anda otomobiller için geçiş ücretinin yapılan zamlarla beraber yaklaşık 1000 lira olması, geçişlerin daha da düşeceği ve hazinenin daha da büyük yük altına gireceği aşikâr…
Yüzde 84 gibi bir yanılma payıyla köprü yaparak hazineyi yoran AKP, son yapılan anketlerde hala yüzde 29 ile ikinci sırada.
Köprüden hiç geçmediği halde cebinden vergi yoluyla para ödeyen, maaşına zam alamayan, sürekli elektrik, su, doğalgaz, zamlarıyla boğuşan vatandaş mutlu demek ki.
Öyleyse bize de susmak düşer…
YALITIMSIZLIK MALİYETİ
Ülkemizdeki yalıtımsız binalar yüzünden her yıl 15 milyar doların boşa gittiğini biliyor musunuz?
Hazırlanan raporda;
Ülkemizde tüketilen enerjinin yaklaşık üçte birinin binalarda kullanıldığı belirtilmiş.
Bu enerjinin yüzde 80’i ise;
Yalıtımsız binaları kışın ısıtmak ve yazın soğutmak amacıyla harcanıyormuş.
Sadece yalıtımsızlık yüzünden her yıl ülke ekonomisinden yaklaşık 15 milyar dolar havaya uçuyormuş.
Türkiye’nin yıllardır sırtında taşıdığı, enerjisini tüketen yalıtımsız bina yükünden artık kurtulması gerekiyor.
“Enerji verimliliğinde istenilen hedeflere ulaşabilmek için boşa tüketilen enerjinin mümkün olan en düşük seviyeye indirilmesi gerekiyor.
Bugün Türkiye’de enerji tasarrufu denildiğinde ilk bakmamız gereken yer binalar olmalı…” diye çözüm sunulmuş.
“Yalıtımsız binalar hem vatandaşın cebini hem de ülkenin enerji kaynaklarını tüketiyor.” denilmiş.
Raporda; “Ülkemizdeki binaların sadece yüzde 25’i yalıtımlı olduğundan enerji faturaları tüketicilere yük olmaya devam ediyor. Oysa yalıtım; enerji verimliliğinde en hızlı, en kalıcı ve en erişilebilir uygulamalardan biri. Doğru yalıtım uygulamalarıyla binalarda ısınma ve soğutma amaçlı enerji tüketimi yüzde 50 azaltılabilir” şeklinde soruna dikkat çekilmiş.
Yıl 2026.
Millet uzaya gitti de dönmüyor neredeyse.
Biz hala “Yalıtım konusunda” çözüm arayıp, “Kanun çıkacak” diye bekliyoruz…
İDAM MAHKÛMU
Amerika'da bir idam mahkûmu, infazını beklerken hükümet yetkilileri bir teklifle gelir.
“Bir deney üzerine İdamını darağacında değil de, zehirli bir serumla uyutarak yapmak istediklerini ve bunun karşılığında ailesine yüklü bir para yardımı yapılacağını” beyan ederler.
Mahkûm önündeki seçeneğin iyi olduğunu, en azından ölürken ailesine yardım edebileceğini düşünür ve kabul eder.
İnfaz gelir çatar.
Mahkûm yatağa yatırılır ve bir serum bağlanır.
Doktor, infazın detaylarını mahkûma anlatır;
“Gördüğünüz gibi Bay Jefferson, bağladığımız serumda kademe kademe renkli sıvı mevcut.
En üstteki yeşil renkli sıvı bittiğinde elleriniz ve ayaklarınız uyuşacak.
Ortadaki mavi sıvı bittiğinde kollarınız ve bacaklarınız uyuşacak.
En alttaki kırmızı sıvı bittiğinde ise kalp ritminiz yavaşlayacak, nabzınız düşecek ve infaz gerçekleşmiş olacak…” der.
Ve her şey, tam da doktorun söylediği gibi gelişir.
Önce eller ve ayaklar, sonra bacak ve kollar uyuşur.
Sonra ise kalp durur ve mahkûm ölür...
Üzerinde deney yapılan mahkûmun ölüm sebebi sadece “Kalp krizidir.”
Serumda bulunan ve zehirli olduğu söylenilen sıvı ise sadece “Sudur...”
İnanarak kendini bile öldürebilen insan, inanarak yeniden doğabilir...
İNANÇ
Yatırıldığı akıl hastanesinde “Ölü olduğuna” inanan, bu nedenle de “Yemek yemeyen ve hiç bir yaşamsal faaliyete katılmayan” bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen her çabaya rağmen, “Ölü olmadığı” konusunda bir türlü ikna edilememiş.
Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri sonunda hastaya, “Ölülerin kanayıp kanamayacağına” dair bir soru yöneltmiş.
Hasta “Tabii ki kanamaz çünkü ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur” diye cevap vermiş.
Bunun üzerine psikiyatrist, küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırmış.
Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginç olmuş:
“Lanet olsun! Ölüler de kanarmış.”
Dünyanın en zor işi bir insanı inandığı düşüncenin yanlış olduğuna ikna etmektir.
Körü körüne bir bağlılıktır bu.
Onu ölü olmadığına ikna etmeye çalışmak yerine, ölü olduğunu düşünmesine sebep olan şeyi bulup ortadan kaldırmak gerekir.
Aksi takdirde bulacağınız her sebep, göstereceğiniz her delil yalnızca onun düşüncesini destekleyen bir bahane olacaktır.
Alıntı