Çanakkale Belediyesi bilindiği üzere 13 tane yeni dizel yakıtlı (şimdilerin moda terimi ile yazarsam: Fosil yakıtlı) otobüs aldı ve geçtiğimiz günlerde lansmanı yapıldı.
Soru şuydu:
Neden elektrikli tercih edilmedi.
Verilen cevap ise şuydu:
Çünkü pahalı.
Bu otobüsler gerçekten, “Akıllı yatırım” mı?
Yoksa sadece pahalı bir tercih mi?
Çünkü işin görünen yüzü başka kısa dönemde doğru, ama uzun vadede yanlış gibi.
Elektrikli otobüsler ilk bakışta cep yakıyor.
Çünkü neredeyse dizel olanlara nazaran bir buçuk katı fiyatı var…
Ama mesele otobüsü almak değil;
Mesele, onu 10-15 yıl boyunca işletmek.
Dizel otobüs, aldığınız gün ucuz olabilir ama her gün sizden para ister.
Mazot ister,
Bakım ister,
Yağ ister,
Parça ister…
Elektrikli otobüs ise tam tersidir.
Başta canınızı sıkar, sonra cebinizi rahatlatır.
Yakıt maliyeti yarı yarıya düşer.
Bakım masrafı üçte bire iner.
Sessizdir, temizdir, şehirle kavga etmez.
Ama burada kritik bir soru var:
Her elektrikli otobüs “Kârlı” mıdır?
Araştırılınca şu sonuç çıkıyor karşımıza:
Eğer planlama doğru yapılmazsa,
Şarj altyapısı yanlış kurulursa,
Otobüsler verimsiz hatlarda çalıştırılırsa…
Hah işte o zaman bu yatırım bir “Yeşil hayal” değil, “Pahalı bir hataya” dönüşüyor.
Çanakkale gibi bir şehir için sanki tablo biraz daha umut verici gözüküyor:
Mesafeler kısa.
Trafik yoğun değil.
Yani elektrikli sistemin verimli çalışması için uygun bir zemin var.
Peki öyleyse neden?
Sırf maliyeti pahalı diye mi?
Palyatif bir tedbir mi?
Kısa sürelik çözüm hevesi mi?
Yoksa modaya uyma hevesi mi?
O kadar insan toplanıp bir karar vermiş:
Elektrikli mi?
Yoksa dizel mi?
Bu alternatiflerin doğrusunu herhalde seçmişlerdir.
Bize izlemek düşer…
ZAR MESELESİ
ABD’de yapılan arkeolojik kazılarda, özellikle Yerli Amerikalı topluluklara ait “Bazı kemik, Taş ve Kabuk parçalarının”, “Zar benzeri” işlev gördüğüne dair güçlü bulgular ortaya çıkmış.
Bu nesneler genellikle “Oyun, Kehanet (fal) ya da Ritüel amaçlı” kullanıldığı varsayılıyormuş.
Tarihi 12 bin yıl öncesine dayanan bu bulgulara bakınca, insanın içinde her zaman bir “Şans bulma” merakının olduğu görülüyor.
Son zamanlarda: “Bahis çetesi üyeleri yakalandı” haberleri oldukça sık olarak ekranlarımızı süsler hale geldi.
Yani bildiğimiz kumar işi.
Yani: “Bedavadan para kazanmak.”
İnsanoğlunun içinde var.
Doğasında var:
“Çalışmadan kazanmak…”
İnsanlık tarihini ikiye ayırıyorlar.
“Zar atmadan önceki dönem…”
Bir de “Bir daha atayım, bu sefer kesin gelecek” dediğimiz dönem var.
Meğer mesele yeni değilmiş.
12 bin yıl önce bir adam, elinde kemik parçasıyla arkadaşına dönüp şöyle diyormuş:
“Bak şimdi… Bu kesin tutacak.”
Tüh be!
Ama o gün bugündür insanlık aynı cümleyi kurmaya devam ediyor.
Tek fark şu:
Eskiden kaybedince kabilede alay konusu oluyordun.
Şimdi kredi kartı limiti gidiyor.
Bilim insanları diyor ki:
İnsanlar o zamanlar bu nesneleri oyun ya da ritüel için kullanıyordu.
Ritüel kısmı tamam da, oyun kısmı biraz tanıdık geldi.
Çünkü biz hâlâ aynı oyunu oynuyoruz:
“Bu maç kesin gelir.”
“Bu hisse uçacak.”
“Bu elde dönüyorum.”
İşin içine para da girince, “Değme keyfine” diyen dolu.
12 bin yıl geçmiş…
Ama insan hâlâ “Son bir el” dahaoynama derdinde.
Bu kumar uğruna:
Ne haneler çöktü?
Ne insanlar gitti?
Demek ki mesele teknoloji değil, karakter meselesi.
Taş devrinde taşla oynayan insan,
Bugün ekranda aynı heyecanı yaşıyor.
Belki de insanın en eski icadı ateş değil…
“Şansımı deneyeyim” cümlesinde gizli nesne olan “Zar” dır.
Ne zarmış be!
Ne kumarmış be!
Ne merakmış be!
Kumar turizmi var.
İnsanlar sırf kumar oynamak için onca paralar verip, ülke ülke dolaşıyor.
Zamanlarını heba ediyor.
Yuvalarını yıkıyor.
Hayatlarından oluyor.
Biz gençken Halk Bahçesi’ndeki Golf’ün duvarında “İçki öldürür, kumar söndürür” diye bir laf vardı.
İçinizde hatırlayanınız var mı o yazıyı?
Ben o yazıya bakınca çok hak vermiş olacağım ki, hayatım boyunca ikisinden de uzak durdum.
Anlaşılan bu kumar merakı sonradan icat edilmiş bir şey değil, te 12 bin yıl öncesinden günümüze gelmiş.
Eh işin içinde Kumar olur da, Temel olmaz mı?
Aklıma gelen şu fıkrayı da yazmadan geçemeyeceğim:
Temel, 55 yaşına kadar canını dişine takmış çalışmıştı…
Pastacı çıraklığı ile alıştığı hayata, pastane sahibi olarak devam etmiş, yetenekleri ve becerisi sayesinde Türkiye'nin en ünlü pastanesinin sahibi olmuş, milyarlar kazanmıştı…
Bir gün karısına “Paraları mezara götürecek halimiz yok. Kendimize yeni ve rahat bir hayat seçtim” demiş ve “Bizim oradaki hemşerilerle konuştum... Her şeyi iyice öğrendim. Kaliforniya'ya gideceğiz. Kazandığım para bize ömrümüzün sonuna kadar yeter… Çocuklar da güzel üniversitelerde okurlar..." diye de ilave etmiş.
Hemen neyi var, neyin yok satmış.
Paralarını dolara çevirmiş.
Bir milyon doları olmuş.
Karısını yanına alarak uçağa binmiş ve Los Angeles'e uçmuşlar.
Uçsuz bucaksız Nevada çölleri üzerinde uçarken, motorda bir arıza belirmiş.
Las Vegas’a zorunlu iniş yapmak zorunda kalmışlar.
Uçak şirketi görevlileri; “Buranın en lüks otelinde, şirketimizin konuğu olarak kalacaksınız. Yalnız burasının kumar kenti Las Vegas olduğunu unutmayın” demişler…
“Kumar mı" demiş, Temel karısına… “Kumardan kazanmayı düşünen kafayı yemiş olmalı... Ula insan çalışıp kazanmak varken, neden kumar oynasın ki, Allah yazdıysa bozsun”
Demiş demesine ama canı sıkılınca “Bir kez şansımı denemekten bir şey olmaz” diyerek rulete 500 dolarlık bir fiş atmış.
Tabi arkası çorap söküğü gibi gelmiş.
Temel tüm mal varlığını rulet masasında bırakmış.
Rulet başında nefes almadan geçirdiği saatler sırasında, fena halde de sıkıştığını hissetmiş.
Hızla tuvalete koşmuş.
Tuvalet kapıları otomatik olarak 25 sentlik bozuk para atılınca açılıyormuş.
Oysa Temel'in cebinde metelik kalmamıştı.
Sıkıntı içinde dolanırken, Temel’in avucuna bir 25 sent sıkıştıran adam, bu konularda deneyimli biri olduğundan onun başına gelenleri anlamıştı.
Temel bu jest karşısında: “Çok iyi bir insansınız. Bu iyiliğinizi hayat boyu unutmayacağım. Bana lütfen kartınızı verin. Bu borcumu da size bir gün ödeyeceğim” demiş.
Kartı almış ve cebine atmış.
Tuvalete döndüğünde kapıyı açık bulmuparayı atmadan içeri girerek işini halletmiş.
Elinde kalan o 25 sentle yürürken karşısına, kumar aleti “Tek Kollu Canavar” çıkmış.
Parayı deliğe atmış ve kolu çekmiş.
Bir şangırtı…
Makinede ne kadar para varsa önüne dökülmüş adeta…
Temel bir kova dolusu 25 sent kazanmış. Bunları fişe çevirmiş ve doğru rulet masasına koşmuş.
Gerisi peri masalı…
İki saat içinde tam 2 milyon doları olmuş.
İki ay sonra yeni Kaliforniyalı Temel, boş oturmanın kendisine göre bir iş olmadığını farketmiş.
Elinden gelen tek iş pastacılık olduğundan bir pastane açmış.
Pastaları öylesine tutulmuş ki, “Temel Pastaneleri” önce Los Angeles'e, sonra Kaliforniya'ya, sonra da tüm Amerika'ya yayılmış.
Bir kaç yıl sonra, Temel, Amerika'nın en zengin adamları arasına girmiş.
Temel Pastaneleri'nin onuncu yılı dolayısı ile büyük bir gece düzenlenmiş.
Şirketin en gözde elemanları ile ünlü konukları bir araya gelmişler.
Temel yemeğin sonunda konuşma yapmak için kürsüye çıkmış ve Amerika’da başına gelenleri tek tek anlatmış…
“İşte şimdi bütün bu başarıyı ve bu serveti bir tek kişiye borçluyum. O kişiyi bulana kadar, işte size söz veriyorum, gerekirse Amerika'daki her taşın altına bakacağım…”
Şirketin genel müdürü sormuş:
“Ama Temel Bey, size 25 sent borç veren adamın kartını aldığınızı söylemiştiniz... Adı, adresi sizde olmalı zaten…”
“Bana 25 sent veren umurumda değil” demiş Temel, “Ben, tuvaletin kapısını açık bırakan adamı arıyorum!...”
GÜNEŞLİ GÜNLER
Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı testilerle dereden su taşırmış evine…
Hikâyeyi hatırladınız mı?
Daha önce yayımladım sanki.
Olsun bilmeyenler için iyi bir yazı.
Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış...
Diğeri ise hiç kusursuzmuş ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve…
Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım, diğeri dolu olarak varırmış. .
İki sene her gün bu şekilde geçmiş.
Adam her iki testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış...
Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi, vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş.
Fakat zavallı çatlak testi, çok utanıyormuş.
Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş.
İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:
“Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
Yerlere akıp boşa gidiyor…”
Adam gülümseyerek dönmüş testiye;
“Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç çiçek yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum zaten… Senin tarafına çiçek tohumları ektim… Ve her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın… 2 senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim” diye
Cevaplamış çatlak testiyi.
Hikâye bu.
Peki bundan çıkarılacak ders ne?
Bu hikâye aslında bugünün insanına çok net bir şey söylüyor:
“Kusurlarınla savaşıp kendini tüketmek yerine, onları doğru yere koymayı öğren.”
Çünkü hayat zaten yeterince zor; bir de insanın kendine yüklenmesi işi iyice çıkmaza sokuyor.
İtiraf edelim bugün herkes yorgun, herkes biraz kırık, biraz “Çatlak testi…”
İş stresi, geçim derdi, gelecek kaygısı…
Bunların ortasında insan bazen “Eksik kalıyorum” duygusuna kapılıyor.
Ama şu gerçeği kaçırıyoruz:
“Belki de o eksik sandığımız yanlarımız, farkında olmadan bir şeyleri güzelleştiriyor. Belki birine iyi geliyoruz, belki bir yolu çiçeklendiriyoruz.”
Evet, yaşamda her şey olabilir.
Hayat bazen gerçekten sert vurur.
Ama orada durup “Ben zaten eksik biriyim” deyip tamamen bırakmak, işte asıl kayıp o.
Çünkü insan dediğin, düştüğü yerden yeniden yürüyebilen bir varlık.
Kendine şu hakkı tanı:
“Kusurlu ol, yorul, hatta bazen yarım kal ama asla vazgeçme. Unutma ki en karanlık zamanlar bile kalıcı değil.”
Ve çoğu zaman fark etmesek de, o çatlaklardan sızan şey sadece su değildir, umuttur.
Bekle sadece:
“Güneşli günler, sandığından daha yakındır belki de.”