FEMİNİSTLER
Dünya feministleri 2025 yılında kadın hakları ve özgürlüklerini konuşmak, kadın sorunlarını paylaşmak ve bu konularda çözümler üretmek üzere ilk olarak İtalya’da toplanırlar.
Kendilerine göre oldukça yararlı geçen bu toplantının sonunda bazı kararlar alınır.
Bunlardan biri de kocalarına bazı konularda artık taviz verilmeyeceğidir.
Bir sonraki yıl tekrar toplanmak üzere de dağılırlar.
2026 yılında bu sefer Almanya’da toplanmışlardır.
Geçen yıl alınan kararların ne şekilde uygulandığını anlatmak üzere sıra ile kürsüye çıkarlar.
İlk olarak ev sahibi Alman feminist alır sözü:
“Ben geçen yıl aldığımız karar uyarınca eve gittim ve kocama dedim ki ‘Bundan sonra temiz çamaşır giymek istiyorsan kendi çamaşırlarını kendin yıkayacaksın!’ Birinci gün bir şey görmedim, ikinci gün bir şey görmedim, üçüncü gün bir de baktım sadece kendi çamaşırlarını değil, benimkileri de yıkıyor.”
Alman feministin bu sözlerinden sonra salonda bir alkış tufanı kopar.
Sıra Fransız feministe gelmiştir.
“Ben de geçen yıl aldığımız karar uyarınca eve gittim ve kocama dedim ki ‘Bundan sonra ütülü çamaşır giymek istiyorsan kendi çamaşırlarını kendin ütüleyeceksin!’ Birinci gün bir şey görmedim, ikinci gün bir şey görmedim, üçüncü gün bir de baktım sadece kendi çamaşırlarını değil benimkileri de ütülüyor.”
Salonda tekrar alkış tufanı başlar.
Sırayı bizim Türk feminist almıştır.
“Ben de geçen yıl aldığımız karar uyarınca eve gittim ve kocama dedim ki ‘Bundan sonra yemek yemek istiyorsan kendi yemeğini kendin yapacaksın!’ Birinci gün bir şey görmedim, ikinci gün bir şey görmedim, üçüncü gün sol gözüm biraz iner gibi oldu, görmeye başladım.”
BU KADAR...
Bir gece toplantısında davetlilerden biri, yanında oturanın kulağına eğilip ancak duyulabilecek kadar hafif bir sesle fısıldar:
"Şu şarkı söyleyen hanımın sesi ne kadar berbat. Kim bu hanım biliyor musunuz?"
"Karım."
"Oh, affedersiniz. Şey... Tabii canım, fena olan kadının sesi değil aslında, okuduğu şarkılar kötü. Kim besteledi acaba bu münasebetsizce şeyleri? İnsanın kulağına hiç de hoş gelmiyor."
"Ben."
ALMAN VE TÜRK
Zengin bir Alman İstanbul'a ilk kez geliyordu.
Daha oteline bile gitmeden doğru Boğaz'a inip özel bir yat kiralayıp, İstanbul'u denizden tanımaya başladı.
Yatın kaptanına sık sık sorular yöneltiyordu.
"Neresi şu bina?"
"Etap Marmara Oteli... İstanbul'un en yüksek binasıdır."
"Öyle mi? Almanya' da biz böyle binaları onbeş günde yapıyoruz… Peki şu kubbelerin olduğu yer nedir?"
"Ünlü Topkapı Sarayı... Yüzyıllar boyunca Osmanlı Sultanları orada oturur, koca imparatorluğu oradan yönetirlerdi..."
"Ya !...” demiş Alman, “Yüzyıllar boyu daha iyi bir şey yapamamışlar mı? Biz Almanya' da böyle bir şeyi bilemedin bir ayda yaparız."
Yatın Karadenizli kaptanının iyiden iyiye kafası atmaya başlamıştı. Patlamamak için kendini güç tutuyordu ki, Alman milyoner ağzını yine açtı:
“Ya şu sivri şeylerin olduğu yer neresi?"
Alman' ın parmağıyla gösterdiği yerde tüm görkemiyle Sultanahmet Camii duruyordu. Kaptan iki elini yana açtı ve hayretle cevap verdi:
“Vallahi bilmem ki nedir o!... Dün geçerken o civarda öyle bir şey yoktu!...”
BABALAR
Küçük bir çocuk, eski resimleri karıştırırken, annesinin yanında zayıf ve yakışıklı bir adamla çekilmiş bir gençlik resmini buldu ve merakla sordu:
"Anne, bu yanındaki adam kim?"
"Baban yavrum."
"Yaa... Peki, şimdi bizimle oturan o göbekli yaşlı adam kim?"
AYAK
Vardiya bitti. Kömür madeni işçisi eve döndü.
Yatmak için soyunmaya başladı.
Kendisini seyreden karısı hayretle sordu:
"Ama sen sağ ayağını yıkamamışsın!" Adam sıkıntıyla söylendi:
"Yapma be! Demek yine Mehmet' in sol ayağını yıkadım."
BOŞUNA
Sinemada iki genç adam...
Tam önlerinde de dazlak kafalı biri oturuyor.
Gençlerden biri ötekine:
“Bana bak!" diyor "şunun kafasına bir şaplak atarsan, bin kağıt var sana !..."
Kalkıyor binliği duyan...
Vuruyor şaplağı...
Adam ne olduğunu anlayamamış, şaşkın...
Tokatı vuran özür diliyor:
“Ah affedin!.. Sizi arkadaşım Zühtü' ye benzettim. Kusura bakmayın!”
Az sonra bin lirayı veren konuşuyor yine:
“Bir tokat daha vurursan, iki bin var bu sefer..."
Ve tabii öteki hemen fırlıyor yerinden... Daha sert bir tokat ve ardından:
“Numara yapma lan Zühtü, kırk yıllık mektep arkadaşımı tanımaz mıyım ben?"
Tokatları yiyen dazlak, efendiden bir adam...
Sabırlı da...
Olay çıkmasın diye boynunu büküyor. Kalkıyor o yerden...
Gidip en ön sırada bir koltuğa oturuyor. Arkada ise birinden öbürüne yeni öneri:
“Gidip orada da vurursan tokatı... Üç tane binlik sana!..."
Üç bin liranın heyecanıyla yerinden fırlıyor tokatçı...
Gidiyor ön sıraya...
"Şaaak!" diye şaplatıyor:
“Lan Zühtü, burada oturuyormuşsun ha... Ben de bir saattir sensin diye arkada bir adamcağızı boş yere tokatlayıp duruyorum."
BÖCEK
Eczacı Temel böcek ilacı isteyen müşterisine:
"Böceğinizin nesi var?" demiş
PATATES
Bir İngiliz, bir Fransız ve Temel gemiye kaçak binmişler.
Ambarda üç çuval bulup saklanmışlar.
Gümrük polisi gelip çuvallara teker teker süngü sokunca İngiliz:
“Miyav, miyav” demiş.
Kedi sanıp öbür çuvala geçmişler.
Fransız:
“Hav, Hav” demiş.
Köpek sanıp Temel' in çuvalına süngü girince Temel içerden:
“Patates, patates!” diye bağırmış.
İÇKİCİ
Hoca içkinin zararından dem vuruyor.
“Bir eşeğin önüne bir tas su, bir tas içki koyun, suyu seçecektir. Neden?”
Temel atılır,
“Eşşekliğinden...”
GEZİNTİ
Temel'i elinde penguenle gezerken görenler “Sen ne yapıyorsun? Çabuk onu hayvanat bahçesine götür” demişler.
Aradan bir zaman geçtikten sonra Temel'i tekrar elinde aynı penguenle görmüşler ve “Neden onu hayvanat bahçesine götürmedin?" diye sorduklarında Temel:
“Cötürdüm... Cötürdüm, şimdi de sinemaya cideyruz..."
KÜPE
Adamın biri ofiste bir bakmış yan masadaki adamın tek kulağında küpe var...
Bir anlam verememiş çünkü arkadaşı aslında çok tutucu ve silik bir tipmiş...
Dayanamayıp sormuş:
-“Hey Joe... Küpelere ilgin olduğunu bilmiyordum.”
-“Aaaa abartacak bir şey yok, sadece bir küpe işte...!”
-“Sanırım ben yeni fark ediyorum... Ne zamandır takıyorsun o küpeyi?”
-“Karım onu yatağımızın içinde bulduğundan beri.”
BULUŞ
Hepsi de birbirinden iddialı üç genetik uzmanı yeni buluşlarını karşılaştırıyorlar. Hayvanlar konusunda uzman olan birincisi anlatmaya başlıyor:
“İnek ve tavuk genlerinden harikulade yeni bir hayvan meydana getirdim. Hem süt veriyor, hem yumurtluyor, eti kırmızı et ama beyaz et kadar sağlıklı. Bence bu yüzyılın buluşu. İnsanlara istedikleri kadar sağlıklı et, süt ve yumurta yedireceğim.”
Böcek genetiği uzmanı çalışmasını açıklıyor:
“Arı ile bokböceğinin genlerini birleştirdim. Yeni türümüz pisliklerden bal yapıyor. Hem bol miktarda, hem de inanılmaz kaliteli bal imkânına kavuşmuş bulunuyoruz. İnsanlık için çok faydalı bir gelişme sağladım.”
Üçüncü genetikçi Dr. Temel iki meslektaşına dönmüş ve buluşunu şöyle anlatmış:
“Valla, ben de karpuz ile karafatma genlerini birleştirdim. Şimdi karpuzu kesiyorsun, bütün çekirdekler yürüyüp gidiyor!”
CİN
Adamın biri California'da sahil kıyısında yürürken bir şişe bulur.
Şişenin mantarını açar açmaz içinden bir cin çıkar.
Cin adama derki, “Beni şişe içinde hapsolmaktan kurtardın, şimdi benden bir şey dile. Yalnız iyi düşün çünkü bir tek dilekte bulunabilirsin.”
Adam düşünür taşınır, “Ben,” der “hayatım boyunca Hawaii'ye gitmek istedim ama deniz tutuğu için gidemiyorum, uçaktan da çok korkarım. Hawaii' ye gidebilmem için bana buradan oraya bir yol yap.”
Cin düşünür, “Bak, bu gerçekten muazzam bir iş.” der. “Okyanusun içine o yolu taşımak için yerleştirilmesi gereken yüzbinlerce kolonu, o kolonların deniz dibine çakılmasını, daha sonra da yolun kaplanması için gereken milyonlarca ton malzemeyi düşün. Gerçekten çok zor olay. Normalde ben böyle bir şey söylemem ama gel sen vazgeç bu dileğinden başka bir dilekte bulun."
Adam tekrar düşünür.
“Peki,” der. “Hawaii'ye yol dileğimden vazgeçiyorum. Bana kadınları nasıl anlayacağımı öğret. Onları neler mutlu eder, neler mutsuz? Kadınları gerçekten etkileyip harekete geçiren şeyler nelerdir? Değişik ruh durumlarını nasıl anlarım?”
Cin sorar:
“Hawaii yolunu iki şerit mi istiyorsun yoksa dört mü?”
GÜLMEYE BAŞLADILAR
Devrin birinde padişah sürekli olarak yeni vergiler icat ederek halkı zor durumda bırakıyormuş.
Her vergi çıkardığında vezirini yanına çağırıp git bak bakalım ahali ne yapıyor dermiş.
Vezir gidip ahalinin durumunu inceliyor ve gelip padişaha rapor veriyormuş:
“Padişahım halk yakınıp duruyor verginin ağırlığından bahsederek ah vah çekip duruyor.”
Padişah bunun üzerine yeniden vergiler çıkarıyor ve aynı şeyleri tekrar ediyormuş.
Vezirine “Git bak bakalım ahali ne yapıyor?” diye soruyormuş.
Son defasında, vezir:
“Padişahım, her yer günlük gülistanlık olmuş, halk gülüp eğleniyor, hiç bir şeye aldırmıyor” demiş.
Bunun üzerine padişah: “Tamam artık… O zaman yeni vergiler salmayalım” demiş.
KAPSAM
Çok ağır bir kalp krizi geçiren adam, aylarca süren bir dizi önlem ve tedavi sonucu iyileşmiş.
Taburcu olmadan önce, “Sonuçlarınız mükemmel…" demiş doktoru, "15 yaşındaki bir delikanlının kalbi ne kadar güçlü ise sizinki de öyle… İsterseniz koşup futbol bile oynayabilirsiniz…”
Adam sevinçle evine gitmiş, “Karıcığım…” demiş, “Tamamen iyileştim... Bu gece aşkım daha evvel hiç yapmadığımız şekilde bir vahşi aşka ne dersin?”
Karısı bir an düşünmüş, “Bilemiyorum…” demiş son derece isteksiz, “kalbini zorlayabilir... Ama doktor bir rapor yazıp imzalarsa belki olabilir… Riske girmek istemiyorum...!”
Adam hemen doktoruna koşmuş, durumu anlatmış.
“Tabii… Olur...” demiş doktoru, almış antetli kâğıdını eline başlamış yazmaya...
“Temel benim kontrolümdeki hastamdır.. Kalbi son derece güçlüdür. Çılgın, ihtiraslı, heyecanlı bir aşkı ne zaman isterse yapabilir… İmza Dr. Dursun…”
“Tamam oldu işte…” demiş doktor, “Haa... Bir de eşinizin adı neydi söylerseniz yazıyı ona hitaben yazalım…”
“Boş verin doktor…” demiş adam sevinçten yerinde duramayarak, “Belki melki diyip kıvırıp duruyor, olayı kişiselleştirerek kapsamını daraltmayalım... ‘İlgilisine’ deyin yeter…”