“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için ibretler vardır.”
(Âl-i İmrân Suresi, 190. Ayet)
Kur'an-ı Kerim, insana sadece inanmasını değil, aynı zamanda düşünmesini de emreder.
Gökyüzüne bakmasını,
Yeryüzünü incelemesini,
Yaratılanların nasıl yaratıldığını araştırmasını ister.
Çünkü insan, kâinatı ne kadar tanırsa, onu yaratanın kudretini de o kadar iyi kavrar.
İşte fizik ilmi de tam burada devreye girer.
Fizik, Allah'ın koyduğu kanunları değiştiren bir bilim değildir.
Tam tersine, O'nun yarattığı muhteşem düzeni anlamaya çalışan bir ilim dalıdır.
Yer çekimini Newton yaratmadı; yalnızca fark etti.
Elektriği Faraday icat etmedi; onun nasıl davrandığını keşfetti.
Bugün bildiğimiz bütün fizik kuralları, yaratılmış düzenin insanlar tarafından yavaş yavaş okunmasından ibarettir.
Bugün sizlerle o düzenin belki de en ilginç parçalarından biri olan “Ses” üzerine biraz düşünelim.
Çoğumuz için ses; konuşmaktır, müzik dinlemektir, kuşların ötüşüdür, ezandır, yağmurun toprağa düşerken çıkardığı huzur veren tınıdır.
Oysa fizikçiler için ses, havada ilerleyen bir enerji dalgasıdır.
Göremediğimiz, elimizle tutamadığımız bu dalga, hayatımızın her anına dokunmaktadır.
Bilim insanları yıllardır sesin gücünü araştırıyor.
Çünkü ses, uygun şartlar oluştuğunda maddeleri titreştirebiliyor.
İnce kristal bir kadehin, doğru frekansta verilen güçlü bir sesle çatlayabilmesi artık laboratuvarlarda defalarca ispatlanmış bir olaydır.
Bunun sebebi ise her cismin kendine özgü bir titreşim frekansına sahip olmasıdır.
Doğru frekans yakalandığında küçük görünen bir enerji bile beklenmedik sonuçlar doğurabilir.
Aslında sesin gücünü fark etmeden her gün kullanıyoruz.
Anne adaylarının büyük bir heyecanla izlediği ultrason görüntüleri, ışıkla değil ses dalgalarıyla elde edilir.
Anne karnındaki bebeğin ilk görüntüsü, gözle görülmeyen ses sayesinde oluşur.
Daha da ilginci...
Eskiden ameliyat gerektiren bazı böbrek taşları bugün yüksek enerjili ses şok dalgalarıyla parçalanabiliyor.
İnsan vücudu açılmadan yapılan bu tedaviler, fiziğin tıbba armağan ettiği en güzel örneklerden biridir.
Sanayide dev çelik blokların içinde gözle görülemeyen çatlaklar yine ses dalgalarıyla bulunuyor.
Okyanusların derinliklerinde ilerleyen gemiler ve denizaltılar yollarını çoğu zaman ses sayesinde belirliyor.
Balık sürülerinin yeri, deniz tabanının şekli ve suyun derinliği de yine sesin yardımıyla tespit ediliyor.
Çocukluğumuzdan beri “Ses hızını aşmak” sözünü duyarız.
Bir savaş uçağı ses hızını geçtiğinde oluşan büyük patlama, sesin ne kadar büyük bir enerji taşıdığını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Hava bir anda sıkışır ve kilometrelerce uzaklardan duyulan güçlü bir şok dalgası meydana gelir.
“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer Suresi, 49. Ayet)
Ne kadar anlamlı değil mi?
Sesin de bir ölçüsü vardır.
Frekansı vardır.
Şiddeti vardır.
Hızı vardır.
Dalga boyu vardır.
Kısacası rastgele hiçbir şey yoktur.
Evrende en küçük titreşimden en büyük galaksilere kadar her şey kusursuz bir ölçü ve denge içinde yaratılmıştır.
İnsan ise bu ölçüyü öğrendikçe yeni teknolojiler geliştirmektedir.
Ne yazık ki insanlık, her keşfi sadece iyilik için kullanmamıştır.
Bugün bazı ülkeler, “Akustik silah” olarak bilinen yüksek güçlü ses sistemlerinden yararlanıyor.
Bu cihazlar kilometrelerce uzaklığa ses gönderebiliyor, çok yüksek şiddette ses üreterek insanların belirli bir bölgeye yaklaşmasını engelleyebiliyor.
Bir zamanlar yalnızca konuşmak için kullandığımız ses, bugün güvenlik teknolojilerinin de bir parçası hâline gelmiş durumda.
Burada suçlu olan ses değildir.
Tıpkı ateş gibi...
Ateş yemek de pişirir, ormanı da yakar.
Elektrik hastaneyi de aydınlatır, ihmalle can da alabilir.
Ses de aynı kanunun içindedir.
İnsan onu hangi niyetle kullanırsa, sonuç da o yönde ortaya çıkar.
Bütün bunları düşündükçe insanın zihninde şu soru beliriyor:
Biz gerçekten neyi biliyoruz?
Yüzyıllardır aynı havayı soluyor, aynı sesleri duyuyoruz.
Ama bu görünmeyen dalgaların hayatımızı nasıl şekillendirdiğini ancak son birkaç yüzyılda anlayabildik.
Kim bilir, bugün sıradan sandığımız daha kaç olayın arkasında, henüz keşfedemediğimiz nice sırlar saklıdır?
Belki de ilim, insanın bildiklerinin çoğalması değil; bilmediklerinin ne kadar büyük olduğunu fark etmesidir.
İşte bu yüzden Kur'an, insanı sürekli düşünmeye davet eder.
Çünkü kâinata dikkatle bakan bir insan;
Tesadüf değil; düzen görür.
Karmaşa değil; ölçü görür.
Rastlantı değil; sanat görür.
Ve insan, bütün bu keşiflerin sonunda aslında en büyük gerçeğe ulaşır:
Bilim, Allah'ın yarattığı düzeni değiştirmez; sadece onu biraz daha anlamamıza yardım eder.
“Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.”
(İsrâ Suresi, 85. Ayet)
TEZ DANIŞMANI
İnsanlar çoğu zaman gördüklerine inanırlar.
Sessiz birini görünce güçsüz zannederler.
Mütevazı birini görünce sahipsiz sanırlar.
Garibanı görünce de kolay lokma...
Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri budur.
Yıllardır anlatılan eski bir hikâye vardır.
Bir tavşan daktilosunun başına oturmuş, doktora tezini yazmaktadır.
Yoldan geçen tilki sorar:
“Ne yazıyorsun?”
“Tavşanların tilkileri nasıl yediğini...”
Tilki kahkahayı basar.
“Buna kim inanır?”
“Gel, sana tez danışmanımı göstereyim.”
Birlikte tavşanın yuvasına girerler.
Bir süre sonra tavşan, yuvasından tek başına çıkar ve yazmaya devam eder.
Aradan zaman geçer.
Bu kez kurt gelir.
Aynı sorular…
Aynı cevaplar…
O da inanmaz.
Birlikte yuvaya girerler.
Sonra yine tavşan yalnız çıkar.
Hikâyenin sonunu bilirsiniz.
Yuvanın içine bakıldığında, bir köşede tilkinin kemikleri...
Diğer köşede kurdun kemikleri...
Ve ortada “Kürdanla dişlerini temizleyen bir aslan…”
İnsan bu hikâyeye güler.
Ama biraz düşündüğünde, aslında her gün bunun benzerlerini yaşadığını fark eder.
Hayatta nice insanlar vardır...
Sessizdir.
Kimseyle kavga etmez.
Kimsenin hakkına girmez.
Gösteriş yapmaz.
İşte tam da bu yüzden bazıları onları kolay hedef sanır.
Bir iş yerinde...
Bir mahallede...
Bir kurumda...
Bir aile içinde...
“Ses çıkarmaz.”
“Bir şey yapamaz.”
“Kimse onu savunmaz.” diye düşünürler.
Sonra da üzerine yürürler.
İftira atarlar.
Hakkını yerler.
İtibarını zedelerler.
Ekmeğini küçültmeye çalışırlar.
Çünkü zayıf gördükleri insanı avlamak, güçlüye sataşmaktan daha kolay gelir.
Fakat unuttukları bir şey vardır.
Her sessiz insan sahipsiz değildir.
Her gariban yalnız değildir.
Her mazlum çaresiz değildir.
Kimin arkasında hangi dostun bulunduğunu insanlar bilemeyebilir.
Daha önemlisi...
Kimin arkasında Allah'ın yardımı bulunduğunu da bilemezler.
Kur'an, insanın bu yanılgısını çok veciz bir ifadeyle haber verir:
“Allah, kuluna kâfi değil midir?”
(Zümer Suresi, 36)
İnsan hesap yapar.
Gücü hesaplar.
Makamı hesaplar.
Parayı hesaplar.
Adamını hesaplar.
Ama Allah'ın hesabını çoğu zaman unutur.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Firavun da kendisini yenilmez sanıyordu.
Nemrut da öyle...
Karun servetine güveniyordu.
Ebu Cehil kabilesine...
Hiçbiri sonunu hesap edemedi.
Çünkü görünmeyen bir kudret vardı.
Bugün de aynı hata tekrar ediliyor.
Sosyal medyada birini linç etmek kolay.
Kalabalık olup tek kişiye yüklenmek kolay.
Makam sahibi olup alttakini ezmek kolay.
Yetkiyi kullanıp haklıyı susturmak kolay.
Fakat kolay olan, doğru olan değildir.
Çünkü Allah mazlumun duasıyla zalim arasına hiçbir perde koymamıştır.
Belki de bu yüzden Hz. Muhammed şöyle diyor:
“Mazlumun bedduasından sakının. Çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.”
Bir insan sessiz diye onu sahipsiz sanmayın.
Bir insan fakir diye onu güçsüz sanmayın.
Bir insan yalnız yürüyor diye arkasında kimsenin olmadığını düşünmeyin.
Belki de onun görünmeyen “Aslanı”, sizin bütün hesaplarınızı bozacak kadar güçlüdür.
Ama mümin için asıl güvenilecek aslan da, makam da, servet de değildir.
Asıl dayanak yalnızca yaradanıdır…
Çünkü gerçek koruyucu O'dur.
Gerçek adalet sahibi O'dur.
Ve O'nun terazisi, er ya da geç mutlaka kurulur.
Ne kimsenin sessizliği zulme rıza sayılır...
Ne de zalimin gürültüsü sonsuza kadar sürer.
Çünkü O, şöyle buyuruyor:
“Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları ancak gözlerin dehşetle donakalacağı bir güne erteliyor.”
(İbrahim Suresi, 42)