Türk siyasetinde “Olmaz” denilen öyle çok şey oldu ki, artık hiçbir gelişmeye şaşırmıyoruz.

Bir zamanlar birbirine en ağır sözleri söyleyenlerin aynı hükümette buluştuğunu,

Yıllarca birbirini hedef alan partilerin seçimden sonra aynı masaya oturduğunu defalarca gördük.

İşte bu yüzden son günlerde yaşanan bazı gelişmeler ister istemez akıllara yeni sorular getiriyor.

Acaba Devlet Bahçeli, Türkiye’nin gelecekteki siyasi tablosunu bugünden okumaya mı başladı?

Yoksa;

Cumhur İttifakı’nın ötesinde yeni bir denklem hazırlıkları mı yapıyor?

Şimdi arkanıza yaslanın,

Kahvenizden bir yudum alın.

Hep beraber hatırlayalım...

Devlet Bahçeli, yıllar boyunca PKK elebaşı Abdullah Öcalan için söylenebilecek en sert ifadeleri kullanan siyasetçilerin başında geliyordu.

DEM Parti ise MHP’nin siyaset sahnesinde en sert eleştirdiği partilerden biriydi.

Cumhuriyet Halk Partisi de, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu döneminde, MHP’nin sürekli hedef aldığı siyasi hareketlerden biri olarak görülüyordu.

Öyle değil mi?

Bugün ise tablo eskiye göre oldukça farklı.

“Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen süreçte Bahçeli’nin kullandığı dil değişti.

DEM Parti temsilcileriyle temasların normalleştiği bir atmosfer oluştu.

Son günlerde ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yönelik açıklamalarında da geçmiş yıllardaki sert üslubun yerini daha yumuşak ifadelerin aldığı görülüyor.

Doğru değil mi?

Elbette bu değişimin tek başına bir ittifak anlamına geldiğini söylemek mümkün değildir.

Ancak siyaset, görünenin arkasındaki ihtimalleri de sorgulamayı gerektirir.

Soru şu:

Devlet Bahçeli neden böyle bir dil değişikliğine ihtiyaç duysun?

Bunun birkaç ihtimali olabilir.

Birinci ihtimal:

Cumhur İttifakı’nın gelecekte bugünkü kadar rahat bir seçim kazanamayacağını görüyor olabilir.

Siyaset, sadece bugünün değil yarının hesabını yapma sanatıdır.

Tecrübeli siyasetçiler de yalnızca önlerindeki seçimi değil, beş yıl sonrasını da hesaplar.

İkinci ihtimal:

Türkiye’nin önünde duran yeni anayasa tartışmalarıdır.

Anayasa gibi büyük değişiklikler yalnızca iktidar partilerinin oylarıyla gerçekleşmiyor.

Muhalefetin de desteği gerekiyor.

Bu nedenle sert kutuplaşma yerine diyalog zemini oluşturulmak isteniyor olabilir.

Üçüncü ihtimal:

Bahçeli, kendisinden sonraki dönemde MHP’nin Türk siyasetindeki kilit rolünü koruyacak yeni siyasi köprüler kuruyor olabilir.

Çünkü güçlü partiler yalnızca bugünü değil, liderlerinden sonraki dönemi de planlar.

Şimdi gelelim en kritik soruya...

Acaba yarın Cumhur İttifakı’nın dışında farklı bir siyasi tablo ortaya çıkarsa, MHP; YENİ Parti, DEM Parti hatta bugün uzak görünen başka partilerle aynı masaya oturabilir mi?

Bugün bunu kesin olarak söyleyebilecek kimse yok.

Ama kesin olarak “Hayır, asla olmaz.” Diyebilecek biri de yok.

Çünkü Türk siyasetinin hafızası bunun tam tersini gösteriyor.

Bir dönem yan yana gelmesi imkânsız görülen nice parti, şartlar değişince aynı hükümette görev yaptı.

Dünün kırmızı çizgileri, bugünün müzakere başlıklarına dönüştü.

Dünün ağır ithamları, bugünün tokalaşmalarına engel olmadı.

Siyaset biraz da bu değil mi?

Şunu da unutmamak gerekir...

Bahçeli’nin son dönemde kullandığı yumuşak dil yalnızca seçim hesabı olmayabilir.

Devlet aklıyla hareket ettiğini düşündüğü için, toplumsal gerilimi düşürmeye çalışıyor da olabilir.

Türkiye’nin güvenlik, ekonomi ve dış politika gibi ağır dosyaları düşünüldüğünde, daha uzlaşmacı bir siyaset dili tercih ediyor olması da mümkündür.

Dolayısıyla her yumuşamayı gizli bir ittifak hazırlığı olarak okumak zaten doğru olmaz.

Ancak bunun tam tersini kesin hüküm gibi söylemek de doğru değildir.

Benim dikkatimi çeken nokta şudur:

Siyasette değişen yalnızca söylemler değildir.

Zaman değişir.

Şartlar değişir.

Öncelikler değişir.

Ve en önemlisi, siyasetçinin hesapları değişir.

Belki bugün gördüğümüz tablo yalnızca nezaket siyasetidir.

Belki de geleceğin ittifaklarının ilk satırları sessizce yazılmaktadır.

Bunu zaman gösterecek.

Ama şundan eminim...

Türk siyasetinde “Bu iş asla olmaz.” cümlesi kadar çabuk eskiyen başka bir cümle yoktur.

SAHİLLER SENİN ARTIK

Habere göre İzmir’in dünyaca ünlü Çeşme ilçesindeki Altınkum Plajı’nda havlusunu kuma serip denize girmek isteyen bir doktor, özel işletme çalışanlarının engeliyle karşılaştı.

Bu durum karşısında geri adım atmayan doktor, “Bu sahiller benim” diyerek kolluk birimlerine haber vermiş.

Tutulan tutanaklar sonucunda yargıya taşınan olay şu hükme bağlanmış:

Mahkeme, “Kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ve herkesin eşit kullanımına açık bulunduğu” ilkesinden yola çıkarak tarihi bir ceza vermiş.

Hakim;

İşletme Çalışanına, “Vatandaşın hareket özgürlüğünü hukuksuz şekilde kısıtladığı için kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası vermiş.

İşletme Yöneticisine de “Çalışana bu yönde talimat verip olayı azmettirdiği gerekçesiyle kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmayı azmettirme” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası kesmiş.

İşte size emsal karar.

“Türkiye genelindeki tüm sahillerde halkın ücretsiz kullanım alanlarını şezlong, şemsiye veya personeliyle işgal eden ve vatandaşı baskıyla uzaklaştırmaya çalışan özel işletmeler haksızdır. Sahiller kimsenin tapulu malı değil; halkın ortak yaşam alanıdır!”

Şimdi alın havlunuzu, istediğiniz yere sererek denize girin.

Engelleyen olursa Jandarmaya haber verin yeter…

KANSERLE SAVAŞ

Sosyal medyada gördüm.

Size de aktarmak istedim.

Belki içinizden birileri “Sen de oradan, buradan gördüğünü bize yolluyorsun!” şeklinde sitem edebilir.

Ancak toplum sağlığı ve toplum menfaati konularında yeterli bilgiye sahip değilim elbet.

Doktor değilim, uzman değilim.

Ancak bu yazılardan tek bir okuyucum bile yararlanıp sağlığına kavuşsa, benim iöin dünyalara değer.

O sebeple bu tip yazıları yayımlamak neredeyse görevim diye düşünüyorum.

Ama bu yazıları Yapay Zekaya sormadan da edemiyorum.

Olaki yanlış bir bilgi vererek inşalara zarar vermek istemem.

Bu yazıyı sorduğumda bana şöyle dedi:

“Bence bunu olduğu gibi yayımlamaman çok doğru olur. Çünkü listedeki ifadelerin çoğu bilimsel olarak fazla kesin. “En iyi”, “Kanserle Savaşan”, “En Etkili” gibi ifadeler tıp literatüründe kolay kolay kullanılmaz. Kanser tek bir hastalık değildir; yüzlerce farklı türü vardır ve bir gıdanın tüm kanserlere karşı “En İyi” olduğunu söylemek bilimsel değildir…”

O sebeple siz “En iyi” kelimelerini pek dikkate almayın yeter.

1-Kanserle savaşan en iyi sebze:

Brokolidir.

2-Kanserle savaşan en iyi meyve:

Yaban Mersinidir.

3-Kanserle savaşan en iyi mantar:

Hindi Kuyruğu Mantarıdır.

4-Kanserle savaşan en iyi bitki:

Zerdeçaldır.

5-Kanserle savaşan en iyi tohum:

Keten Tohumudur.

6-Kanserle savaşan en iyi kuruyemiş:

Cevizdir.

7-Kanserle savaşan en iyi baharat:

Tarçındır.

8-Kanserle savaşan en iyi baklagil:

Mercimektir.

9-Kanserle savaşan en iyi yeşil yapraklı sebze:

Ispanaktır.

10-Brokoliden sonra en iyi turpgil sebze:

Karnabahardır.

11-Antioksidan bakımından en zengin içecek:

Yeşil Çaydır.

12-Kanserle savaşan en iyi soğanlı sebze:

Sarımsaktır.

Sağlık olsun…

ÖN YARGI

Büyük bir hastanede iki doktor yemekten sonra yürüyüşe çıktıklarında önlerinde paytak paytak yürüyen yaşlı bir adam ile ilgili aralarında yorum yaparlar.

Doktorun biri adamın “Kalça çıkığı var” der, diğeri “Hayır adamın bel fıtığı var” der ve aralarında anlaşamayınca, “Gel adama soralım” diyerek yaşlı adamın yanına giderler.

Amca ikimiz de doktoruz, sana bir şey soracağız.!

Adam “Buyurun evladım” der.

Doktor sorar; “Paytak paytak yürüyorsun, sende kalça çıkığı mı var? Yoksa bel fıtığı mı var?”

Yanıt:

“Evlâdım ikiniz de yanıldınız ve ben de yanıldım…”

Doktor, “Anlamadım biz yanıldık tamam da, sen nasıl yanıldın?”

Adam biraz mahçup, “Gaz çıkaracağım sandım ama maalesef altıma yapıverdim de onun için böyle yürüyorum...”

Fıkra burada bitiyor.

Biz de gülüyoruz.

Ama işin düşündüren tarafı, aslında fıkranın son cümlesi değil; başıdır.

İki doktor da, adamı dinlemeden teşhis koymuştu.

Üstelik ikisi de kendi görüşünden o kadar emindi ki, üçüncü bir ihtimalin olabileceğini akıllarına bile getirmediler.

İşte hayatın en büyük hatalarından biri de budur.

İnsan çoğu zaman, bildiğini zanneder.

Gördüğü kadarıyla hüküm verir.

Eksik bilgiyle kesin kanaat oluşturur.

Oysa gerçek, çoğu zaman bizim gördüğümüzden çok daha farklıdır.

Bugün sosyal medyada da aynı manzarayı yaşamıyor muyuz?

On saniyelik bir video izliyoruz.

Bir fotoğrafa bakıyoruz.

Tek cümlelik bir haberi okuyoruz.

Sonra da bütün olayı çözmüş gibi yorum yapıyoruz.

Mahkemeyi kuruyor, savcı oluyor, hâkim oluyor, hükmü veriyoruz.

Belki de olayın hiç bilmediğimiz bir yönü vardır.

Belki de gerçek, düşündüğümüz iki ihtimalden hiçbirisi değildir.

Doktorların yaptığı hata da tam buydu.

Aslında onlar teşhis koymuyorlardı.

Varsayım yapıyorlardı.

Üstelik bu varsayımlarını gerçekmiş gibi savunuyorlardı.

Hayatta en tehlikeli cümlelerden biri de şudur:

“Kesin böyledir.”

Çünkü hayat, “Kesin” dediğimiz şeyleri defalarca yanlış çıkarmıştır.

Fıkradaki en güzel cümle ise bence şuydu:

“İkiniz de yanıldınız... Ben de yanıldım.”

Demek ki yalnız başkaları değil...

Bazen insan kendi hakkında bile yanılabiliyor.

Bu yüzden hüküm vermeden önce dinlemek, anlamaya çalışmak ve bütün ihtimalleri değerlendirmek gerekir.

Çünkü bazen iki doktor da yanılır...

Hasta da...

İşte size başka hikâye:

20 yaşında genç bir delikanlı, otobüsün camından dışarı bakarken birden bağırdı:

“Baba, arabalar... Arabaları görüyor musun? Bizimle geliyorlar!”

Babası gülümsedi ve mutlulukla saçını okşadı.

Genç, bir süre daha dışarıyı izledi ve sonra yine bağırdı:

“Bulutlar baba, bulutlar... Harika!”

Babası gülümseyerek oğlunu izledi.

Bir anda tekrar seslendi:

“Baba, ağaçlar! Onlar hep geride kalıyor.”

Arkada oturan yaşlı bir adam, bu bağrışmalardan rahatsız olmuş olacak ki babanın omzuna dokundu.

“Beyefendi, oğlunuzu iyi bir doktora götürmelisiniz. Herhalde bir problemi var!”

Baba, yaşlı adama dönerek sakin bir sesle cevap verdi:

“Oğlum zaten iyi bir doktordan geliyor. Doğuştan görme engelliydi. Geçirdiği ameliyatın ardından bugün ilk kez görmeye başladı.”

Belki de hayatın bize verdiği en büyük derslerden biri şudur:

İnsanları gördüğümüz kadarıyla değil, anlayabildiğimiz kadarıyla değerlendirmeliyiz.

Çünkü herkesin içinde taşıdığı, dışarıdan görünmeyen bir hikâyesi vardır.

Birinin sessizliği kibirden değil acısından...

Birinin öfkesi kötülükten değil çaresizliğinden...

Birinin garip davranışı ise sandığımız bir hastalıktan değil, belki de ilk kez yaşadığı bir mutluluktan kaynaklanıyor olabilir.

Bu sebeple ön yargılarımızı bir kenara bırakıp önce “Dinlemeyi” öğrenmeliyiz.

Çünkü insanı tanımadan verilen her hüküm, çoğu zaman gerçeğe değil, sadece bizim zannımıza dayanır.

Ve unutmayalım...

Hayatta en çok yanıldığımız insanlar, en az tanıdığımız insanlardır.