Bir gün kızım okuldan döndü ve dedi ki:
“Anne, yemekhanede çok özel bir kadın çalışıyor.”
“Nasıl özel?” diye sordum.
“Daha üç ay oldu işe başlamasına ama tüm çocukların adını biliyor. Düşünsene beş yüzün üzerinde!”
Sadece gülümsedim.
Ergenler abartmayı sever.
Birkaç gün sonra veli toplantısı vardı.
Geç kalıyordum ve açtım, yemekhane hâlâ açıktı, çay ve sandviç aldım.
Masaları temizleyen yaşlı bir kadın vardı, saçları örtünün altında griydi.
“Sen Solomiya’nın annesisin” dedi başını kaldırmadan.
Durdum.
“Affedersiniz… Bunu nereden biliyorsunuz?”
“Gözlerinden… Hep sekizinci masada oturur, lekeli elma alır ‘Atmak yazık der.’ Kakao içer, süt içemez ama… Yemekleri değiştirmek yerine, onlara katlanır.”
Şaşkına döndüm.
“Bütün bunları biliyor musunuz benim çocuğum hakkında?”
“Herkes hakkında her şeyi bilirim.”
Masaları silmeye devam etti, sanki sadece kendi kendine yüksek sesle konuşuyordu.
“Üçüncü masadaki Artem, babası cephede, evde durumu zordur… Bu yüzden hep ek porsiyon alır. Marichka, kalorileri sayar ve neredeyse hiç yemeyerek kendini cezalandırır. Nazar, annesinin hazırladığı sandviçleri çöpe atar, çünkü ev yemeği yüzünden dalga geçilir, sonra aç kalır. Sofia, ebeveynleri boşanıyor, tuvalete saklanır ve sakinleşmek için yer.”
“Bunları bana neden anlatıyorsunuz?” diye sordum sessizce.
Bana şöyle bir baktı:
“Veli toplantılarında hep notlardan, sınavlardan konuşuyorsunuz. Kimsenin söz etmediği en önemli şey: Kim aç, kimin canı acıyor ve kim dayanamıyor konuşulmuyor…”
“Peki siz ne yapıyorsunuz?
Omuz silkti.
“Elimden geleni yapıyorum. Ben sadece bir yemekhane çalışanıyım. Sessizce Artem’e ek porsiyon veriyorum istemek zorunda kalmasın, Nazar’a da, utanmasın diye. Bazen kendi paramla Solomiya için laktozsuz süt alırım ve yeni sevkiyat olduğunu söylerim.”
Nefesim kesildi.
“Bunu başkası biliyor mu?”
“İhtiyacı olan çocuklar biliyor. Başkası gerekmez.”
O akşam sakinleşemedim.
Kızıma sordum, sadece başını sallayarak onayladı.
Teyze Halyna…
İnsanları gerçekten görüyor.
Kimsenin fark etmediği bir kızı kurtardı.
Teyze Halyna yirmi yıldan fazla bu okulda çalışmış, asgari ücret almış.
Zor durumdaki her çocuğun hikâyesini bilirmiş.
Asla şikâyet yazmaz, gürültü çıkarmaz, sadece harekete geçerdi.
Sessizce ve bir insan olarak.
Geçen yıl Halyna teyze felç geçirdi ve işi bırakmak zorunda kaldı.
Yerine başka biri geldi.
Hızlı, düzenli, ama isimleri öğrenmemişti.
Birkaç ay sonra okul psikoloğu çocukları yetiştiremez oldu.
Gözyaşları, patlamalar, içine kapanmalar. Kimse ne olduğunu anlamadı.
Ta ki bir çocuk dedi ki:
“Eskiden biri bizi fark ediyordu. Şimdi hayır. Halyna teyze ne zaman boğuluyoruz bilir ve bize köfte ve patates kılıfında can simidi atardı.”
Okul onu geri çağırdı tabi yemekhane için değil, “Öğrenci Refah Koordinatörü” olarak.
Artık altmışın üzerinde, bastonla yürüyor, tepsileri taşımıyor.
Ama hâlâ tüm isimleri hatırlıyor, kimin neye ihtiyacı olduğunu biliyor ve hâlâ yemeklerde çocukları kurtarıyor.
Kızım bu yıl okuldan mezun oldu. Mezuniyet konuşmasında dedi ki:
“Bazıları formüller öğrenir, bazıları tarihleri. Halyna teyze bize en önemli şeyi öğretti: ‘Görülmek…’ Bazen bu hayatta kalmak veya kırılmak arasındaki tek farktır.”
Tüm salon ayağa kalktı.
Çünkü isimleri bilen o; “Yemekhane çalışanları, okulun en önemli insanlarıydı.”
PAPAĞAN
Bir tüccarın, kafese kapattığı çok güzel bir papağanı vardı.
Bir gün Hindistan’a gitmesi icap etti.
Herkese ne istediğini sordu.
Sıra papağana gelince, papağan dedi ki: “Oradaki papağanlara söyle, siz serbestçe gezip dolaşırken, benim kafeslerde kapalı olmam, doğru mudur? Bir sabah vakti beni de hatırlayın da, birazcık mutlu olayım…”
Tüccar, Hindistan’a vardı.
Gördüğü papağanlara kendisini tanıtarak, papağanının söylediklerini nakletti.
Ancak, sözü biter bitmez, papağanlardan biri anında düşüp öldü…
Tüccar, memleketine döndü.
Olanları kendi papağanına da anlattı.
Papağan da kafesin içinde önce titredi, sonra hareketsiz kalıp öldü.
Tüccar çok üzüldü.
Kafesi açıp, ölü papağanı alıp pencerenin kenarına bıraktı.
Bırakır bırakmaz, papağan canlanıp uçtu.
Tüccara da dedi ki:
“O Hindistan’daki papağan, selamımı alınca, ölmüş gibi yaptı. Yani bana dedi ki, ‘Kafesten kurtulmak istiyorsan, ölü taklidi yap!’ Ben de onun dediğini yaparak kurtuldum.”
MARY BOİNE
İstanbul'da verdiği konserinde "Ben de Türküm" diyen, Saami sanatçı Mary Boine.
“Turaniler” olarak biliniyorlar.
Bu Saamiler, Fin toplumunun içindeki,
Batı Sibirya'dan oraya göçmüş bir Ön Türk kolu.
Bazıları onlara “Lapon” diyor ama onlar Lapon nitelemesini sevmiyor ve kendilerine hakaret sayıyorlar.
İsveç, Norveç ve Finlandiya'nın kuzeyinde çadır (Yörük) hayatı yaşıyorlar.
Norveçliler atalarını katlettiği için şimdilerde sayıları ancak 60 bin kadar.
Fakat kan hafızası asla unutmuyor ve sanatçı “Türküm” diyor.
İŞPORTACI
Birisi eski yıllardaki anılarını anlatıyor:
Ortaokul, lise yıllarımda bir arkadaşım anlatmıştı.
Bir işportacı…
İşportacının elinde bir şişe…
Şişede bir yılan…
İşportacı şişenin içindeki yılanın konuşabildiğini iddia ediyormuş…
“Şimdi bu şişenin kapağını açacağım ve ona sorular soracaksınız. O da cevap verecek…” dedikten sonra
“Ancak şişeyi açmadan önce şu jiletlerden size hediye etmek istiyorum. Hediyesi 25 kuruş…” diyormuş.
Çevresinde ağzı açık izleyenler, bir an önce yılana soru soracaklar ya; jiletler kapış kapış…
Adam bir yandan jilet satıyor, bir yandan da yavaş yavaş şişenin kapağını açıyormuş.
“İşte açıyorum...”
O arada biraz daha jilet…
Ardından
“Evvett!... Şişe açılıyor, yılan çıkacak, sizinle konuşacak...”
Biraz daha jilet…
“İşte şişe açılıyor. Soruları hazırlayın!”
Biraz daha jilet…
Ve tam şişe açılacakken, kalabalığın içinden bir ses:
“Zabıta…! Zabıta geliyooor!”
Yılancı adam elindeki şişeyi yerdeki çantaya koyuyor.
Şapkasını tutarak, ardına bakmadan kaçıyor...
Bunu anlatan arkadaşım dedi ki:
“Bu nasıl bir tesadüf… Ben çok şanssızım.
Adama kaç kez denk geldiysem hep şişeyi açacakken zabıta geldi.”
“Sen bu kadar salak olduktan sonra o zabıta daha çok gelir” diyemedim.
ŞİFALI MÜZİKLER
Musiki makamlarının, tedavi ettiği hastalıkların listesi şöyle açıklanmış.
Bir deneyin, denemekten zarar gelmez.
Bakarsınız doğrudur.
* Rast makamı: Akıl hastalığından ve felç illetinden kurtulmaya yönelik yardımcı ve destekleyici bir makamdır.
* Irak makamı: Asabî mizaçlılara ve hafakana iyi gelir.
* İsfahan makamı: Zihni açar, zekâyı keskinleştirir, anıları tazeler.
* Buselik makamı: Kulunç ve bel ağrılarının tedavisinde faydalar sağlar.
* Revaî makamı: Başağrısının tedavisinde kullanılan bir makamdır.
* Nevaî makamı: Kadın hastalıklarının tedavisinde ve üzüntüyü gidermede kullanılır.
* Egule makamı: Kalp hastalıklarına olumlu yönde tesirleri olan bir makamdır.
* Hicaz makamı: Bevliye hastalıklarının tedavisinde destekleyici rol oynar.
* Uşşak makamı: Kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarının tedavisinde yardımcı bir metottur.
* Yens makamı: Sırt, eklem ve kulunç ağrılarının tedavi edilmesinde yardımcıdır.
* Hücent makamı: Ateşli hastalıkları yenmede faydalıdır. Hazmın kolaylaşmasında ve vesvesenin uzaklaştırılmasında tesirleri vardır.
* Nihavend makamı: Kan dolaşımı, karın bölgesi ve bacaklardaki ağrıların tedavisinde olumlu tesirleri vardır. Kişiye güven hissi verir.
* Hüseyni makamı: Kişiyi ferahlatır. Kişinin kendine güveninin artmasına ve ferahlamasına yardımcı olur. Otistik ve spastik hastalara faydalıdır.
BİR HAYAT HİKÂYESİ
Doğumundan kısa bir süre sonra annesi ve babası yollarını ayırır.
Babası evlatlıktan reddeder.
Birkaç hayvanla birlikte bir ağanın yanına yanaşma olarak verilir.
”Hiç okula gitmedim. Keçi güderken çoban Celal emmiden okuma yazmayı öğrendim. Değnekle kara, toza, taşlarla kayaya yazı yazmaya başladım. Babamı vurmak için kullanacağım silahı alabileceğim parayı kazanmak üzere, annem bilet alarak beni Ankara’ya gönderdi.”
Henüz 11 yaşında olan çelimsiz çocuğu hiç kimse işe almak istemez.
Ulus'ta çakmaktaşı ve benzin satarak günde 75 kuruş kazanmaya başlar.
Barınabilecek bir yeri olmadığı için Sıhhiye’de bir tuvalette yatıp kalkar.
“O tuvalet benim için çok güzeldi, çünkü yatacak yerimdi. Minnettarım ben o tuvalete. Kazandığım parayla her gün köfte ekmek alamıyordum. Günde 75 kuruşa bir ciğerciyle anlaştım. Sadece günde bir öğün ciğer yiyordum.”
Aynı dönemlerde, anne tarafından kalan tarlalara ortak olmaması için abisi zehirli incir yedirir…
Bu korkunç anısından şöyle bahseder:
“Abimin verdiği zehirli inciri ağzıma attım ama bana bir şey engel oldu ve hemen tükürdüm. Çocuklara anlattığımda bana bohçalarını açmışlardı, o yediğim yemek ne güzel bir yemekti bilemezsiniz.”
Ankara'da çakmaktaşı satarak artırabildiği parayla babasını vurmak üzere silah almaktan vazgeçer.
Bunun yerine rotasını İstanbul'a çevirir. İstanbul’a geldiğinde bir meyhanede komi olarak çalışmaya başlar, bulaşıkçılık yapar.
Komilikten kazandığı parayla köşeyi döndüğünü zannederek kendine bir ev tutmaya karar verdiğinde, ev sahibi kadın o parayla ancak kömürlüğü kiralayabileceğini söyler.
Kömürlüğü tutar ve hayatının kararlarını hep orada verdiğini anlatır.
Öğrenmeye ve okumaya hayli meraklı olduğundan, İstanbul'da tanıştığı bir emekli albaydan haftada 2 gün İngilizce dersi almaya başlar.
Askerliğinin hemen ardından, derdini anlatacak kadar İngilizcesiyle İngiltere'nin yolunu tutar.
“Aldığım otobüs biletiyle Londra’ya geldim ve bir kebapçıda iş buldum. Bodrum katta yatıyordum. Kebapçı haftada bir gün kapalıydı. Alafranga tuvalette nasıl yıkanılırsa öyle yıkandım. Bir kuruş param yoktu ama kendimi iyi yetiştirdiğim için bir arkadaşım yapmak istediğim işe para koydu.”
Bundan sonraki hikâyede bol emek, bol sabır ve bol azim var.
Hikâyemizin kahramanı, daha önce eleman olarak çalıştığı lokantayı satın alan ve bugün Londra'da önünde uzayan kuyruklarıyla ünlü “Sofra Restoranları” nın sahibi Tokatlı Hüseyin Özer’den başkası değildir.
Bir başka tanımlamayla, “İngiliz Kraliyet Ailesi’ne Türk yemeği yediren adamdır…”
Her hayat bir mucizeye gebe...
Ama sadece bir çocuk gibi safça inanıp, hiç vazgeçmeyenlere…