Bugün otomobil dünyasının dev markalarından, milyarlarca dolarlık sanayisinden ve küresel ulaşım ağından söz ediliyor.

Ancak çoğu insan (bizler de dahil), bu devrimin kaderini değiştiren kişinin bir mühendis değil, “Direksiyon başına cesaretle geçen bir kadın” olduğunu bilmiyor.

Tarih 5 Ağustos 1888.

Bertha Benz, sabahın erken saatlerinde iki oğlunu yanına alıp Mannheim’dan, Pforzheim’a doğru yola çıktı.

Kullandığı araç, eşi Karl Benz’in geliştirdiği “Patent Motorwagen”dı.

İnsanların büyük bölümü bu icadı gürültülü, tehlikeli ve gereksiz bir oyuncak olarak görüyordu.

At arabalarının hüküm sürdüğü bir çağda, motorsuz bir geleceği hayal etmek kolay değildi.

Karl Benz iyi bir mucitti ama iyi bir pazarlamacı değildi.

İşte tam burada tarihin akışını değiştiren kişi “Bertha Benz” oldu.

O gün yaptığı şey yalnızca annesini ziyaret etmek değildi.

Aslında o, dünyanın ilk otomobil reklam kampanyasını yürütüyordu.

Üstelik televizyonsuz, sponsorsuz, sosyal medyasız bir çağda…

Yaklaşık 106 kilometrelik yolculuk sırasında araç sürekli arıza verdi.

Frenler aşındı, yakıt bitti, motor tıkandı.

Bertha Benz yılmadı.

Şapka iğnesiyle yakıt hattını temizledi, jartiyerini kablo yalıtımı için kullandı, bir demirciden yardım aldı.

Bugün milyonlarca dolarlık AR-GE merkezlerinde yapılan “Saha testi”nin ilk örneğini o gerçekleştirdi.

Belki de hikâyenin en sembolik anı, Wiesloch kasabasındaki eczanede yaşandı.

Bertha Benz burada petrol etheri satın aldı.

Böylece sıradan bir eczane, tarihin ilk benzin istasyonu olarak kayıtlara geçti.

Düşünün…

Bugün otoyolları dolduran milyonlarca araç, aslında bir kadının cesaretinin devamıdır.

Bu hikâyede insanı en çok etkileyen şey teknik başarı değil.

Cesaretin vizyonla birleşmesi.

Çünkü büyük icatlar yalnızca laboratuvarda doğmaz; toplumun önüne çıkarılıp risk alındığında gerçek anlamını kazanır.

Karl Benz otomobili icat etti belki ama otomobilin geleceğe ait olduğunu dünyaya kanıtlayan kişi Bertha Benz oldu.

Tarih herzaman motoru yapanları değil, direksiyona geçmeye cesaret edenleri yazıyor.

BİZİM TEMEL

Bugün biraz eğlenmek istedim.

Size bizim Temel ile ilgili güzel bir fıkra aktarmak istedim.

Bizim Temel İtalya’da Fiat Fabrikasında çalışan bir işçiymiş.

Dönemin Sovyet lideri Krusçev resmi bir ziyaret için İtalya’ya gelmiş.

Programda “Fiat Tesislerini” gezmek de vardır.

Fabrikanın tezgâhları arasında dolaşırken Temel’e rastlamış.

Herkesin gözü önünde “Vay Temel’im! N’aber nasılsın?” diye sarılıp kucaklaşmışlar ve öpüşmüşler.

Üstelik ayaküstü biraz sohbet de etmişler.

Tüm protokol büyük bir şaşkınlıkla onları izlemiş tabi...

Krusçev gittikten sonra patronu Temel’i odasına çağırtmış ve sormuş:

“Temel, sen Krusçev’i nereden tanıyorsun?”

Temel, “Hiiç, ben eskiden komünisttim… 1 Mayıs kutlamaları için parti beni Moskova’ya göndermişti oradan tanışırız.” Diye açıklamış.

Bu olayın üzerinden üç beş ay geçmiş.

Kruşçev konusu unutulmuş.

Bu kez İtalya’ya ABD devlet Başkanı Nixon gelmiş.

O da yine aynı program ile fabrika ziyareti yapacakmış.

Nixon tezgâhların arasında dolaşırken Temel’i görmüş ve heyecanla çığlık atmış:

“Vay Temel! Ne işin var burada?” diye sevinmiş.

Aralarında başlayan sohbet uzamış, gitmiş.

İyice meraklanan patron ziyaretten sonra Temel’i yine çağırtmış ve sormuş:

“Temel, sen Nixon’u nerden tanıyorsun?”

Temel; “Yaa önemli bir şey değil… Bir ara Amerika’ya göç etmeye kalkıştım, New York’ta başım polisle belaya girdi. Bu Nixon, o zaman çiçeği burnunda bir avukattı. Beni o savunmuştu, oradan tanışıyoruz.” diye açıklama yapmış.

Olay bu kadarla kalsa iyi, iki ay sonra Fransa Başkanı De Gaulle’ün ziyaretinde de aynı manzara yaşanınca Patron Agnelli derin bunalımlara girmiş.

Kendisini tanıyan yok ama yanında çalışan Temel’in uluslararası bir çevresi vardır.

Agnelli merak içerisinde yine sormuş;

“De Gaulle’ü nereden tanıyorsun?”

“Nazilere karşı Paris’te yeraltı savaşı yapıyorken özel kuryesiydim.”

“Sen herkesi tanır mısın?”

“Evet, hemen hemen.”

Patron bu durum karşısında iyice hırslanmış.

“Yani neredeyse Papa da arkadaşım diyeceksin.”

Temel tebessüm ederek cevaplamış;

“Tabii. Yakın arkadaşımdır.”

Çıldırma noktasına gelen Agnelli haykırmış:

“İspatla o zaman ama ispatlayamazsan kovarım seni.” demiş.

Temel: “Tamam o zaman, bu pazar ayininde Vatikan Meydanı’na gelin. Papa balkondan halkı takdis ederken ben de yanında olacağım. Siz de meydandaki o koskocaman elektrik direğinin altında durun ki ben size balkondan el sallayayım…”

Patron pazar gününü iple çekmiş,

Vatikan meydanında Papa’yı bekleyen kalabalığın arasında elektrik direğinin altında heyecanla beklemeye başlamış.

Bir süre sonra Papa balkona çıkmış ve hemen solunda da Temel duruyormuş.

Temel, direğe doğru bakıp, patronuna el sallayacakken o taraflarda bir kargaşa olduğunu görmüş.

Bağrışlardan birinin bayıldığını, yardım istendiğini duymuş.

Uzaktan da olsa bayılanın kendi patronu olduğunu hayal meyal görünce Papa’ya; “Bana biraz müsaade” deyip meydana koşmuş.

Manzara şöyleymiş:

Patronu Agnelli yerde yatıyor durumda, bir iki kişi de Agnelli’yi kendisine getirmeye çalışıyormuş.

 Temel çevresindekilere;

“Bu benim patronumdur; ne oldu?” diye sorunca biri cevap vermiş:

“Adamın biri Papa ile balkona çıktığında bu adamın arkasında iki Japon turist vardı. Japonlardan biri senin patronuna dönüp, ‘Şu sağdaki bizim Temel, ama yanındaki kim?’ diye sorunca bu adam düşüp bayıldı…”

KULAĞIMA GELDİ

Madem söz Temel’den açıldı öyleyse devam…

Köy muhtarı Temel, bir sonraki seçimde seçimi kazanacağı belli olan rakibi Dursun’u engellemek için, kendi kulağına bir kurşun sıkıp, kulak kepçesini yaralamış.

Hastanedeki ifadesinde de, “Dursun’un attiğu kurşun kulağuma geldu!” demiş.

Gizli tanık İlyas da aynı şekilde tanıklık yapınca da, Dursun hemen gözaltına alınıp tutuklanmış.

Duruşmada hakim, önce İlyas’a sormuş; “Atılan kurşunun Temel’in tabancasına ait olduğu ve barut izlerine bakıldığında ise tabancanın çok yakından ateş edildiği tespit edildi. Sen kurşunun Dursun tarafından atıldığını gördün mü?”

Sıkışan İlyas; “Hayır görmedum Hakim Beyciğum” demiş, “Sadece Dursun’un attığu kurşunun Temel’un kulağuna geldiğu, benum kulağuma geldu!”

Bu kez Temel’e sertçe sormuş hakim;

“Eee Temel Efendi! Bu durumda sen ne diyeceksin bakalım?”

İftiradan ceza alacağını anlayan Temel de hemen kıvırmış; “Efendum, ben polislere, ‘Dursun’un kurşun attiğu kulağuma geldu’ demiştum, onlar ifademu ‘Dursun’un attiğu kurşun kulağuma geldu’ diye yazmuşlar. Yani olay, sadece bir yanluş anlaşilmadan ibarettur!”

3 METRE BEZ

Hani bazıları İsmet İnönü’yü sevmiyor ya.

Bu yaygın anlatıyı, bilginiz olsun diye paylaştım.

Sümerbank fabrikasını ziyaretinde İsmet paşanın hanımı Mevhibe hanıma üç metre elbiselik kumaş hediye edilir.

Ziyaretten çıkışta İsmet İnönü Mevhibe hanımın elindeki paketi görür ve ‘Nedir bu?’ diye sorar.

Mevhibe hanım da “Fabrika Müdürünün hediyesi” der.

İsmet İnönü “Bedelini ödedin mi?” diye sorar.

Mevhibe hanım “Hediye” der

Bunun üzerine İsmet Paşa “Hediyeyi geri ver ya da parasını öde” diye ısrar eder.

Aradan zaman geçer ve DP (Menderes) iktidardadır.

Mevhibe hanıma Sümerbank ziyaretinde verilen üç metrelik kumaşın için mecliste gensoru verilir.

İsmet İnönü izin isteyip hemen Pembe Köşke gider, kumaşın faturasını alıp getirir ve meclise sunar.

Gensoru geri çekilir.

(Alıntıdır.)

KARINCALAR

Hep kargalar, arılar üzerine yazıyoruz ya bu yazıyı görünce “Karıncalara ayıp olmasın!” diyerek yayımlamak istedim.

Bir gün yol kenarında yürürken gözüm, kaldırımın çatlağından çıkan karıncalara takıldı.

Küçücük bedenleriyle devasa yükleri taşıyorlardı.

İnsan ister istemez soruyor: “Biz bu kadar kalabalık, bu kadar güçlü ve akıllı bir toplumken neden onların düzenini kuramıyoruz?”

Karıncaların sırrı basit:

İş bölümü.

Kraliçe yumurtlar, işçiler yiyecek taşır, askerler savunur.

Hiç kimse “Ben niye daha çok çalışıyorum” diye şikâyet etmez.

Çünkü herkes bilir ki koloninin ayakta kalması, bireyin çıkarından önce gelir.

Bizde ise çoğu zaman tam tersi:

“Bireyin çıkarı, toplumun düzenini bozar.”

Bir başka ders:

“İletişim.”

Karıncalar konuşmaz, ama feromon denen kimyasal sinyallerle haberleşirler.

Bir karınca yiyecek buldu mu, yolu kokularla işaretler.

Arkadaşları o yolu takip eder.

Bizim sokaklarımızda ise işaretler çoğu zaman kaybolur; “Bilgi paylaşımı yerine dedikodu, yol gösterme yerine yol kapatma vardır.”

Ve en önemlisi:

“Sabır.”

Karınca bir gün içinde devrim yapmaz.

Yavaş yavaş, tekrar tekrar, yılmadan çalışır.

Bizim toplumsal sabırsızlığımız ise çoğu zaman projeleri yarım bırakır, umutları tüketir.

Kısacası, karıncalar bize “Küçük bedenlerle büyük işler yapılır” dersini veriyor.

Onların düzeni, bizim karmaşamıza ayna tutuyor.

Belki de bir gün, kaldırımın çatlağından çıkan o minik işçileri izlerken, kendi düzenimizi kurmanın yolunu buluruz.

Karıncalarla ilgili bilinmeyenler:

1. Karıncaların akciğerleri yoktur.

2. Karıncaların kulakları yoktur.

3. Karıncalar çiftçidir.

4. Karıncaların iki midesi vardır.

5. Karıncalar yüzebilir.

6. Karıncaların köleleri vardır.

7. Karıncalar dinozorlar kadar yaşlıdır.

8. Dünya çapında 12.000'den fazla karınca türü var.

9. Bir karınca vücut ağırlığının 20 kat fazlasını kaldırabilir.

10. Bazı kraliçe karıncalar yıllarca yaşayabilir ve milyonlarca soya sahip olabilirler.

11. Karıncalar kavga ettiklerinde genellikle ölümüne savaşırlar.

12. Koloni kraliçesi öldüğünde koloni sadece birkaç ay yaşayabilir.

13. Karıncalar oksijen olmadan iki saat yaşayabilir.

14. Karıncaların kanı olmaz!