Gazetede haberini okudum.

Edirne’ye bakıyorum…

İnsan seli akıyor.

Oteller dolmuş, sokaklar taşmış, herkes bir ritüelin peşinde.

Çünkü “Kakava Şenlikleri” artık sadece bir yerel eğlence değil; bir kimlik gösterisine dönüşmüş durumda.

İnsanlar oraya sadece konser dinlemeye gitmiyor;

Bir atmosfer yaşamaya gidiyor,

Ateşi görmeye,

Roman müziğini hissetmeye,

O ruhu yaşamaya gidiyor.

Resmen kıskanıyorum.

Çünkü bizim de;

Uluslararası Troia Festivali’miz var.

İnsanın içi burkuluyor.

Çünkü;

Dünyanın bildiği,

Filmlerinin çekildiği,

Destanlarının anlatıldığı,

Mitolojisinin ezbere bilindiği,

Bir marka bizde var:

Troya Antik Kenti.

Ama biz ne yapıyoruz?

Umursamıyoruz.

Bu hazineyi hâlâ doğru dürüst kullanamıyoruz.

Düşünün…

Dünyanın öbür ucundaki insan “Troia” deyince heyecanlanıyor.

Hollywood film yapıyor, turist kitapları sayfalarca yazıyor, akademisyenler araştırıyor.

Ama Çanakkale’de yapılan festival, “Birkaç konser ve birkaç protokol konuşmasının ötesine” geçemiyor.

Eskiden festival 10 gün sürerdi.

Belki panayır havasındaydı ama en azından şehir bir nefes alırdı.

İlçelerden insanlar gelirdi.

Halk “Festival başladı” derdi.

Halk Bahçesi’nden Paris ile Helen Savaş arabası ile çıkış yapar, Kordonda bir tur atarlardı.

Truvalı olduğumuzu anımsatırlardı.

Şimdi üç güne sıkışmış bir programla işi kurtarmaya çalışıyoruz.

Çünkü mesele artık vizyon değil, bütçe meselesi olmuş durumda.

Festival tamamen belediyenin sırtına bırakılmış.

Belediyenin imkânı belli.

Böyle bir organizasyonu tek başına dünya çapına taşıması mümkün değil.

Peki T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı nerede?

Dünyanın en büyük kültürel markalarından biri elimizdeyken, neden uluslararası bir “Troya stratejisi yok?”

Neden bu iş yalnızca yerel yönetimin çabasıyla yürütülüyor?

Neden Çanakkale, dünyanın dört bir yanından insanların kostümlerle aktığı bir şehir hâline getirilmiyor?

Bakın, mesele sadece konser yapmak değil.

Festival dediğin şey yaşanır.

Mesela festival zamanı şehir tamamen değişmeli.

Kordon boyunca Troya askerleri dolaşmalı.

İnsanlar savaşçı kıyafetleriyle gezerken turistler fotoğraf çekmek için sıraya girmeli.

Caddelerde savaş arabaları görünmeli.

Akşamları ateş gösterileri yapılmalı.

Çocuklar için mitoloji alanları kurulmalı.

Sokakta gezen herkes kendini antik çağın içinde hissetmeli.

Bir düşünsenize…

Feribottan inen turistin karşısına bronz miğferli savaşçılar çıkıyor.

Kordon’da Akhilleus ile Hektor canlandırmaları yapılıyor.

Gece ışık gösterileriyle Truva Atı ayağa kaldırılıyor.

Restoranlar Troya menüsü hazırlıyor.

Oteller tematik dekorasyon yapıyor.

Şehir birkaç günlüğüne başka bir zamana dönüşüyor.

İşte o zaman insanlar “Çanakkale’de festival varmış” demez, gerçek anlamda “Troya Festivali varmış” der.

Bugün Edirne’nin yaptığı tam da budur.

İnsanlara sadece etkinlik sunmuyorlar; Hikâye sunuyorlar.

Ruh sunuyorlar.

Kimlik sunuyorlar.

Ve evet…

İtiraf edeyim.

Kakava’yı kıskanıyorum.

Çünkü onlar kendi kültürlerini bir çekim merkezine dönüştürmeyi başarmış durumda.

Biz ise dünyanın en büyük efsanelerinden birinin üstünde oturup hâlâ ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyoruz.

Oysa Çanakkale sadece bir şehir değil.

Burası Truva Destanının merkezi.

Ama destan anlatılmadığında,

“Geriye sadece sessizlik kalıyor.”

Çok şey var daha yazacağım, ama zamanı gelince.

Bu yazımdan sonra daha vakit varken birileri inşallah rahatsız olur da;

Truva Festivalini gerçekten yaşarız…

YORUMA GEREK YOK

Siyasette artık yoruma filan gerek yok.

Her şey ortada.

“İktidarın nereden, nereye geldiğini” görmek için, anketlere filan bakmaya gerek yok.

Günlük yaşama baksak yeterli.

Aslında var ya;

Bugün iktidarın önündeki en büyük sorun “Muhalefet değil; kendi seçmeninin sessizce uzaklaşmasıdır.”

Yapılan son araştırmalar da;

Özellikle ekonomik kriz,

Hayat pahalılığı ve

Adalet duygusundaki aşınma nedeniyle AKP tabanında ciddi bir çözülme başladığı görülüyor.

Basına da yansıyan PİAR Araştırması’nın Nisan 2026 verilerinde, AKP seçmeninin yüzde 21’inin “Politikalar değişmezse oy vermem” demesi sıradan bir anket sonucu değildir.

Bu, yıllardır “Ne olursa olsun destekleriz” diyen kitlesinin ilk kez yüksek sesle itiraz etmeye başlaması anlamına gelmektedir.

Bu anketi gören yetkililerin, kulislerde yeni bir stratejiden söz ettiği iddia ediliyor.

Neymiş bunlar?

“Temiz siyaset”,

“Dürüst yönetim”,

“Ahlaklı kadrolar” vurgusunun yapılacağı…

İyi de vatandaşın aklına şu soru gelmez mi?

“24 yıldır bu ülkeyi siz yönetmiyor muydunuz?”

Eğer bugün iktidar, yeniden “Temiz ve dürüst yönetim” söylemine ihtiyaç duyuyorsa, bu aslında geçmiş dönemin vatandaş nezdinde sorgulanmaya başladığını gösterir.

Çünkü insan durduk yere “Ben dürüstüm” deme ihtiyacı hissetmez.

Bu cümle genelde güven kaybının ardından kurulur.

AKP’nin ilk yıllarında sürekli vurgu yaptığı şey neydi?

“3Y” söylemi…

Yani,

“Yoksulluk”,

“Yasaklar” ve

Yolsuzluk” ile savaşılacak iddiası…

Toplum o günlerde buna inandı ve bu iktidara oy verdi...

Çünkü karşısında tıkanmış bir sistem vardı ve AKP “Temiz sayfa” portresi çiziyordu.

Fakat bugün aynı parti, aynı sloganlara yeniden dönme ihtiyacı hissediyorsa “Burada ciddi bir siyasi kırılma vardır.”

Çünkü vatandaş artık slogan dinlemiyor, vaatlere bakmıyor, süslü laflar onu tatmin etmiyor.

Gelecekle ilgili beklentiler onu enterese etmiyor.

Vatandaş şu an yaşadığına bakıyor.

Geçmişte söz verilmiş ama gerçekleşmemiş vaatlere bakıyor.

Günlük yaşamında;

Markete gidiyor.

Pazara gidiyor.

Kiraya bakıyor.

Çocuğunun geleceğine bakıyor.

Emekli maaşıyla geçinemeyen insan için “Dürüst kadro” söylemi tek başına anlam taşımıyor.

İnsanlar artık ahlaki vaat değil, somut güven istiyor.

Çünkü ekonomik kriz sadece cebi değil, siyasete olan inancı da aşındırdı.

Üstelik mesele sadece ekonomi de değil.

Yıllardır ekrana çıkan aynı isimler…

Bitmeyen polemikler…

Liyakatsizlik tartışmaları…

Şatafat görüntüleri…

Ve sürekli vatandaştan fedakârlık isteyen bir yönetim dili…

Bütün bunlar seçmenin zihninde büyük bir yorgunluk oluşturdu.

Bugün AKP’nin karşı karşıya olduğu tablo tam da budur:

Muhalefete kızan ama iktidardan da umudunu kesmeye başlamış bir seçmen kitlesi.

İşte en tehlikeli kopuş budur.

Çünkü öfkeli seçmen bağırır çağırır ama yine gider oy verir.

Sessiz seçmen ise sandığa gitmez.

Siyasetin kaderini değiştiren de çoğu zaman o “Sessiz kitledir.”

Şimdi iktidar yeniden “Temiziz, Dürüstüz” diyerek yeni bir hikâye yazmaya çalışıyor olabilir.

Ama vatandaşın asıl sorusu şu:

“Madem öyleydi, biz bu hale nasıl geldik?”

Ve bu soru cevaplanmadan kurulacak hiçbir yeni strateji;

Eski güveni geri getirmeye yetmeyebilir.

Tüm bu sebeplerden dolayı AKP’nin artık kış uykusundan uyanıp, “Etrafta neler oluyor?” diyerek sorunları görmeli ve bunlarla ilgili acilen çözüm bulmalıdır.

Yoksa?

Eee ne olur?

Bilmem ama 24 yıllık iktidar ilk seçimde ellerinden kayıp, gider…

Bunu gören CHP Lideri Özgür Özel boşuna mı “Sandık” deyip duruyor.

İktidarın kaçırdığı seçmeni toparlamadan bir an önce seçime gidip iktidarı almak istiyor.

Muhalefet olarak haklıdır.

İşi bu zaten.

Ama iktidarın havasına bakınca seçim söylentileri en az bir sene daha gündemi meşgul edecek gibi duruyor.

Muhalefet bu sürede boşu boşuna havanda su dövmeye devam edecek.

Zira seçimi kaybedeceğini bile bile hiç bir iktidar, erken seçime gitmez.

O iş biraz zor…

AKILLI OLAN!

Yine sosyal medyada bir yazı, yine bende tansiyon bin beşyüz…

Yazıda Hollanda ile Konya karşılaştırılmış.

Küçücük Hollanda ama Konya’nın arkasında ise koskocaman bir Türkiye var(!).

Bir ülkenin büyüklüğü sadece toprağıyla ölçülmez; Aklıyla, planlamasıyla, üretim disipliniyle ölçülür.

İşte tam da bu yüzden bugün küçücük bir ülke olan Hollanda, tarımda dünyanın devleri arasına girerken; bereketli ovalara, dört mevsime, binlerce yıllık üretim kültürüne sahip Türkiye ise hâlâ “Çiftçi neden kazanamıyor”, “Köylü neden toprağını satıyor?” sorusunun cevabını arıyor.

Allah aşkına bir düşünün…

Hollanda dediğimiz yer, Konya kadar yüzölçümüne sahip bir ülke.

Tarım ihracatında dünya devleriyle yarışıyor.

Biz ise saman ithal etmeyi konuşuyoruz.

Sorun toprak değil demek ki.

Sorun zihniyet.

Bizde tarım, yıllardır “Kaderine bırakılmış” bir alan gibi yönetiliyor.

Çiftçi ne ekeceğine piyasa dedikodularına göre karar veriyor.

Geçen yıl patates para ettiyse herkes patates ekiyor.

Bu yıl soğan yükseldiyse herkes soğana yükleniyor.

Sonra ne oluyor?

Ürün bolluğu oluşuyor, fiyat çöküyor, üretici borca batıyor.

Çünkü ortada planlama yok.

Oysa Hollanda modelinde çiftçi yalnız bırakılmıyor.

“Al tarlanı ne yaparsan yap” anlayışı yok.

Kooperatif sistemi üreticiyi yönlendiriyor, denetliyor, eğitiyor, destekliyor ve en önemlisi üreticiyi piyasanın vahşi şartlarına yem etmiyor.

Araştırın kardeşim.

Amerika’yı yeniden keşfetmeyin.

Gidin sorun adamlara, anlatsınlar size…

Adamlar çiftçiye sadece “Tohum” vermiyor.

Bilgi veriyor.

Yol haritası veriyor.

Teknik destek veriyor.

Depolama sağlıyor.

Pazarlama sağlıyor.

Fiyat güvencesi sağlıyor.

Yani devlet ve kooperatif, üreticinin yanında duruyor.

Bizde ise çiftçi çoğu zaman yalnız.

Mazotu pahalı, gübresi pahalı, elektriği pahalı…

Ürün yetişiyor, bu kez tüccarın insafına kalıyor.

Bir yıl kazanırsa iki yıl zarar ediyor.

Sonra çıkıp “Çiftçi neden üretmiyor?” diye soruluyor.

Üreticiye sırtını dönen bir ülke, gıda güvenliğini kaybetmeye mehkumdur.

Çünkü tarım sadece ekonomi değildir; bağımsızlıktır. Karnını doyuramayan milletin egemenliği de tartışmalı hale gelir.

İşin daha acı tarafı şu:

Kooperatifçilik bizim toprağımıza yabancı değil. Ahilik geleneği bu coğrafyanın dayanışma ruhuydu. “Üreticiyi koruyan, kaliteyi denetleyen, ahlakı önceleyen bir sistemdi.” Yani bugün Avrupa’nın övdüğü kooperatif mantığının kökleri Anadolu’daydı.

Ama biz ne yaptık?

Birlik olmayı unuttuk.

Dayanışmayı küçümsedik.

Her şeyi “Serbest piyasa halleder” masalına teslim ettik.

Sonuç ortada…

Köyler boşalıyor.

Gençler tarımdan kaçıyor.

Üretici yaşlanıyor.

Tarlalar ekilmiyor.

Ve biz hâlâ televizyonda domates fiyatı tartışıyoruz.

Oysa mesele domates değil.

Mesele sistem.

Hollanda bize şunu gösteriyor:

“Tarım, başıboş bırakılacak bir alan değildir.

Plan ister.

Bilim ister.

Örgütlenme ister.

Kooperatif ister.

Devlet aklı ister.”

Şunu kafamıza iyice sokmalıyız:

“Toprağı olan değil, toprağını akıllıca yöneten kazanıyor.”