Son günlerde yaşanan “Okul olayları” sebebiyle bir uzun yıllar Almanya’da yaşamış bir okuyucum; aklına gelen bir hatırasını kaleme alarak yollamış...

Hani medeni dediğimiz bir ülke ile bizim ülkemizin karşılaştırması açısından, size de aktarmak istedim.

Sevgili okuyucuma teşekkür ederek yazısını yayımlıyorum.

“Ailece uzun yıllar Almanya’nın Berlin şehrinde kaldık.

Yıl 1991 veya 1992.

Asansörsüz bir apartmanın 5’inci katında ikamet ediyorduk.

Kızım, oturduğumuz semtte bulunan Bürgermeister Herz Grundschule adlı ilkokulun 3’üncü sınıfında okuyordu.

Bir gün iş dönüşü ikamet ettiğimiz apartmanın merdivenlerinde bir gürültü duydum.

Bekledim…

Bir de ne göreyim?

Kızım iki Alman kız arkadaşıyla okul dönüşü soluk soluğa.

Kızıma ‘Nedir bu haliniz?’ diye sordum.

‘Okul arkadaşlarımız olan erkek çocukları bizi koşturuyorlar’ dedi.

Hemen arkalarından üç erkek çocukta geldi.

Bu sefer onlara ‘Ne oluyor?’ diye sordum. ‘Bunlar bizi kızdırıyorlar!’ diye cevap verdiler.

Erkek çocuklarına biraz sert davranarak, geri gönderdim.

Ertesi günü işe gitmek üzere evden çıkmak üzereyken, kapımızın zili çaldı.

Tanımadığım iki Alman kadını ikamet ettiğimiz 5’inci kata çıktılar.

Yalvarırcasına, ‘Ne olur! Çocuklarımızı okul yönetimine bildirmeyin… Bir daha böyle bir olay olmayacak!’ dediler.

Bende bu iyi niyetlerine karşılık, ‘Tamam, çocuklarınızı okul yönetimine bilmeyeceğim’ dedim.

O gün işyerine gittiğimde, yaşadığım bu olayı Alman iş arkadaşlarıma anlattım.

Meğer ilkokulda da olsa yaramaz çocukları şikâyet halinde Almanya Eğitim Bakanlığı; ‘Onları ailelerinden alıp,  askeri bir eğitimle davranışlarını düzeltinceye kadar eğitiyorlarmış.’

Hatta çocukların ailelerinin ekonomik durumu iyi ise o tarihte ailesinden ayrıca 400 Mark bakım parası da alıyorlarmış.

Dünyada çocuklarına bayram hediye eden tek ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir evladı olarak, 35 yıl sonra ülkemizde bu günlerde yaşananları görünce; ‘Darısı başımıza’ diyorum ve bu konuda yetkilileri göreve davet ediyorum.

Almanya’dan emekli bir Türk Vatandaşı.”

ÇANAKKALE SİYASETİ

Bizim ülkede siyasette; bazen sandıkta kazanılıp, masada kaybedilebiliyor.

Yerel seçimlerde uzun yıllar yerel seçimlerde (Hem de rakiplerine hiç şans vermemiş bir parti karşısında) ciddi bir oy almış, sahada karşılığı olan bir isim var ortada...

Ama aynı isim, kendi partisinin delege listesinde bile yer bulamıyor.

Üstelik bu durum, sıradan bir “Kazanamadı” hikâyesi de değil;

Liste tartışmaları, itirazlar ve teşkilat içi gerilimlerle anılan bir süreç.

Şimdi durup düşünmek gerekiyor.

Bir siyasi hareket, kendi seçmeninin teveccüh gösterdiği bir ismi neden kendi karar mekanizmasına dâhil etmez?

Her seçmenin aklına gelebilecek masum bir soru değil mi sizce?

Adam sandıktan tam not alarak çıkmış.

Çanakkale’de bazı “Değişmez” denilen şeylerin “Değişebileceğini” göstermiş.

Sandık bu aday için “Olabilir” demiş,

Ama partisi; “Hayır olmaz!” diyor.

İşte siyasetin kırılma noktası tam burada başlıyor.

Çünkü bir partinin gerçek gücü, teşkilat içi dengelerden değil, toplumdaki karşılığından gelir.

Eğer bu ikisi birbirine ters düşüyorsa, orada bir uyumsuzluk değil, doğrudan bir kopukluk vardır.

İYİ Parti ile ilgili haberleri okumuşsunuzdur.

Verilen demeçleri, ortaya konulan siyaseti.

Takip ettiğimiz kadarı ile Müsavat Dervişoğlu o kadar baskıya, hakarete ve bölünmüşlüğe rağmen çalışıyor, çabalıyor.

Nasıl ki Özgür Özel’i, yaşanan onca olaylara rağmen hala ayakta durmaya çalışmasıyla takdir ediyorsam, Dervişoğlu’nu da bir lider olarak takdir ediyorum elbette...

Ama gelin görün liderden habersiz illerde neler oluyor?

Bir ivme yakalanmışken, iktidara doğru adımlar atılması gerekirken, frene basılan araba gibi davranılmasına anlam vermek mümkün değil.

Taht kavgalarının engel olduğu anlatılıyor.

Şahsi çıkarların, parti çıkarlarının önüne geçtiği anlatılıyor.

Ajanslara düşen haberde anlaşıldığı üzere seçimlerde çok oy almış bu adaya; “Gel, il başkanlığı yap, partide çalış” denildiği anlaşılıyor.

Ama ortadaki tablo şu:

Delege bile yapılmaya layık görülmemiş güçlü bir isim iken,

Şimdilerde vitrine konulmak istenilen bir figür haline gelmiş...

Bu çelişki, siyasette sık rastlanan bir yaklaşımı akla getiriyor:

Etkisini kullan, ama gücünü sınırlı tut.

Yani;

Sahada ol, ama masada olma.

Çanakkale halkı sandıkta ne dedi?

“Biz bu isme güveniyoruz.”

Peki parti ne dedi?

“Biz bu ismi karar süreçlerinde görmek istemiyoruz.”

İşte millet olarak siyasetten anladığımız budur.

O sebeple doğru dürüst;

Ne bir iktidar,

Ne de bir muhalefet olamıyoruz.

Siyaset, sadece rakiplerle yapılan bir mücadele değildir.

Bazen siyasette en büyük sınav, kendi içinden çıkan değeri taşıyabilmektir.

Eğer bir parti, kendi içinden çıkan ve toplumda karşılık bulan bir ismi sistemin dışına itiyorsa sorun;

O isimde değil,

O sistemi kuran anlayıştadır.

Şehirde hala bir umut taşıyan isim, siyasetin karanlık sokaklarında kaybolup gidecek.

Ama durun!

Bir yol daha var:

“Bağımsız aday olabilir…”

Size tecrübelerimle söyleyeyim;

Bağımsız adaylıktan bir şey çıkmaz.

Tek bir şartla; AKP ve MHP’de kendisini desteklerse bir şeyler olabilir.

2024 seçimlerinde;

CHP adayı 31 bin oy alarak başkan seçildi.

İYİ Parti adayı 29 bine yakın oy almıştı.

AKP’nin adayı ise 14 bin oy almıştı.

Yani ortak bir “Sağ aday” ortalığı süpürebilir.

Tarihe şöyle bir bakarsak;

Bu şehrin en çok sevilen başkanlarından olan Reşat Tabak, aday gösterilmeyince kızarak “Bağımsız adaylığını” ilan etmişti.

Sonuçta CHP oyları bölündü ve ANAP’ın Adayı “Orhan Uğur” kazandı.

Eğer “Bağımsız” aday olursa, AKP ve MHP destek vermezse sağ oylar bölüneceğinden, “CHP açık ara seçimi kazanır.”

Tersini söyleyen varsa fikrini yazsın bana, tartışalım…

5G’Mİ?

Abartmadan söyleyeyim;

Benim telefon eskiden daha iyi çekiyordu.

Şimdi bocalıyor garibim.

Reklamlar basbas bağırıyor:

“Geliyor! Geliyor! 5G geliyor!”

Gelmesin kardeşim!

Otursun oturduğu yerde.

Lazım değil.

Aynı iktidarın;

“Geliyor! Geliyor! Yeni Türkiye Geliyor!” dediği gibi.

Gelmesin kardeşim!

Eskisinden razıyız biz.

Gelin ben size anlatmak istediğimi, meşhur Nasrettin Hoca fıkralarıyla anlatayım:

Nasreddin Hoca bir gün gölün kıyısına gider.

Elinde koca bir kaşık yoğurdu da yanına almış.

Nasreddin Hoca, kaşığındaki yoğurdu göle sokmuş ve yoğurdu göle boşaltmış.

O sırada köylülerden biri onu görmüş ve şaşkınlıkla:

“Hoca ne yapıyorsun?” diye sormuş.

Hoca gülümseyerek:

“Gölü mayalıyorum, ne yapayım?” demiş.

Adam, Hoca'ya bakmış ve kahkaha atarak:

“Ne diyorsun be Hoca, çıldırmış olmalısın. Koskoca göl hiç maya tutar mı?” demiş.

Hoca adama gülmüş ve demiş ki:

“Peki ama ya tutarsa?”

Eee?

Bizim 5G ile ne alakası var?

Şöyle alakası var.

Ortada 5G filan yok da, ya “Yutturursak” diyorlar.

Anlamadınız mı hala?

Diğer Nasrettin Hoca fıkrası da şöyle:

Bir gün Nasreddin Hoca, komşusundan bir kazan istemiş.

İşini bitirince kazanın içine küçük bir tencere koyup geri iade etmiş.

Kazan sahibi tencereyi görünce:

“Bu nedir?” diye sormuş.

Hoca cevap vermiş:

“Müjde! Senin kazan doğurdu…”

Bu haber komşusunun çok hoşuna gitmiş ve:

“Pekala!” diyerek tencereyi kabul etmiş.

Hoca yine bir gün aynı komşusundan aynı kazanı istemiş.

Almış ama bu sefer iade etmemiş.

Merak eden komşu kazanın uzun süre gelmediğini görünce, Hocanın evine giderek kazanı istemiş.

Hoca üzüntülü bir çehre ile:

“Yahu komşucuğum hiç sorma, sizlere ömür, senin kazan öldü!” demiş.

Komşusu hayretle:

“Aman Hocam sen de bir hoşsun, hiç kazan ölür mü?” deyince, Hoca gülmüş;

“Bre adam! Kazanın doğurduğuna inanırsın da, öldüğüne niçin inanmazsın?” .

Eee?

Bunun 5G ile ne alakası var?

Hah işte bu noktada şunu demek istedim:

Adamlar bize 4G’yi, “Doğurdu” diye 5G diye pazarladılar mı?

Evet.

Şimdi biz o kadar para verdik, “Bu 5G çalışmıyor!” dediğimizde, “Sizlere ömür o öldü” diyecekler…

“Nasıl olur?” diye sorsak;

“Doğduğuna inandınız da, öldüğüne neden inanmıyorsunuz?” diyecekler…

Neyse biz sadete gelelim.

Eskiden internet şakır şakır akardı.

Video açardın, beklemezdi.

Şimdi cebimizde “5G” yazıyor ama sayfa açılmıyor.

Vatandaşın siniri de sabrı da aynı anda tükeniyor.

Soruyor herkes: “Bu mu 5G?”

Açık konuşalım: “Bu bir teknoloji devrimi değil, bu bir algı yönetimi.”

Çünkü ortada anlatıldığı gibi bir 5G filan yok.

Olan şey, eski sistemin üstüne çekilmiş sadece parlak bir etiket.

Araştırdım.

Bu 5G denilen şey, baştan aşağı yeni bir altyapı demekmiş.

Fiber hatlar,

Yoğun baz istasyonları,

Düşük gecikme,

Yüksek hız…

Yani başlı başına yeni bir çağ.

Bizdeki ise o çağın eşiği bile değil.

Mevcut 4.5G sisteminin üzerine biraz makyaj yapıldı, adına da 5G denildi. Telefonun ekranında yazı değişti ama hayatımızda değişen bir şey olmadı.

Zaten nasıl olsun ki?

Çünkü bu işin temeli olan fiber altyapı yok.

O olmadan da olmaz.

5G dediğin teknoloji, “Yaptım” demekle havadan gelmiyor ki,

Elde güçlü bir omurga istiyor.

O omurga eksikse, baz istasyonuna ne koyarsan koy sonuç değişmez.

Yani; Ferrari almışsın ama hız yapacak yol yok.

Türkiye’nin meselesi tam olarak bu.

Üstelik 5G öyle 4.5G gibi her köşede çekmez.

Daha fazla baz istasyonu ister, daha yoğun kurulum ister.

Yani yatırım ister.

Ciddi yatırım.

Ama biz ne yaptık?

Yatırımın kendisini değil, sonucunu pazarladık.

Önce “5G geldi!” dedik, ya sonra?.

Altyapı mı?

Amaan, taktığınız şeye bakın!

Vatandaşın yaşadığı kopmalar, hız düşüşleri, çekim problemleri işte bu yüzden.

Telefon 5G’ye geçiyor, sonra tekrar 4.5G’ye düşüyor.

Bu gelgit içinde bağlantı da kalite de çöküyor.

İnsanlar da haklı olarak eskiyi arar hale geliyor.

“Acaba telefon mu yetersiz?” diye soranlar var.

Hayır yahu!

Bu işin günah keçisi telefon değil.

En pahalı cihazı da alsan, eğer altyapı yoksa hiçbir şey değişmez.

Çünkü mesele cihaz değil, sistem meselesi.

İşin bir de ekonomik tarafı var.

Operatörler için bu dönüşüm ucuz değil.

Büyük maliyet, büyük borç, büyük yatırım demek.

Hal böyle olunca ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: “Tam bitmemiş bir proje, tamamlanmış gibi sunuluyor.”

Yani vatandaş aslında “Bir hizmet değil, bir geçiş sürecini” satın alıyor.

Adam demiş ya:

“Kısacası biz 5G kullanmıyoruz.

Biz 5G’nin fragmanını izliyoruz.”

Asıl sorun teknik değil, zihniyet sorunu. Önce altyapı kurulur, sonra hizmet sunulur.

Bizde ise önce tabela asılıyor, sonra bina yapılmaya çalışılıyor.

Bu yüzden insanlar kendini kandırılmış hissediyor.

Çünkü beklenti ile gerçek arasındaki fark artık saklanamayacak kadar büyük.

Günün sonunda vatandaşın elinde kalan şu:

“Daha pahalı, daha karmaşık ama çoğu zaman daha yavaş bir internet deneyimi.”

Adı 5G olabilir.

Ama hissiyatı hâlâ 4.5 bile değil.

Gerçek 5G bir gün gerçekten gelirse, işte o zaman kimseye anlatmaya gerek kalmayacak.

İnsanlar farkı yaşayarak anlayacak.

Ama bugün yaşadığımız şey, ne yazık ki teknoloji değil; erken ilan edilmiş bir zaferin yarattığı hayal kırıklığıdır.

Kısaca:

Doğan görünümlü Şahin…