Haberi okuyunca insan ister istemez hiddetleniyor, kızıyor, ne diyeceğini bilemiyor…

Şöyle:

Ermenistan’da düzenlenen bir etkinlik sırasında bir densiz Türk bayrağını yakmış.

Olayın ardından Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan konuyla ilgili açıklama yaparak bu tür provokatif eylemlerin kabul edilemez olduğunu ifade etmiş ve olayın sorumlularının gerekli şekilde değerlendirileceğini belirtmiş.

Bir bayrak sadece kumaş değildir.

Bir milletin hafızasıdır, acısıdır, onurudur, var oluş iddiasıdır.

Bu sebeple bir bayrağı yakmak, bir toplumu aşağılamaya, tahrik etmeye ve düşmanlığı körüklemeye yönelik en ilkel eylemlerden biridir.

Ermenistan’da Türk bayrağını yakan beyinsiz bir insan da tam olarak böyle bir zihniyetin ürünüdür.

Akıldan uzak, öfkeden beslenen, insanlığı unutmuş ve fanatik kafasıyla nefreti büyüten bir anlayış.

Oysa tarih denilen ilim, sloganlarla değil gerçeklerle konuşur.

Türkiye, Ermenistan’a karşı tarih boyunca “Yok etme” ya da “Aşağılama” üzerine kurulu bir politika izlememiştir.

Aksine, aynı coğrafyanın insanları olarak uzun yıllar birlikte yaşamaya çalışmış, kültürel ve toplumsal bağlar kurmuştur. Bugün bile diplomatik gerilimlere rağmen Türkiye’nin yaklaşımı çoğu zaman kontrollü ve temkinli olmuştur.

Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün Yunan bayrağının üstüne basmayıp kaldırtarak yanından geçmesi ile bugün bayrak yakanların temsil ettiği zihniyet arasındaki fark işte burada yatıyor:

Biri kinle hareket eder, diğeri insanlıkla.

Biri yakar, diğeri onarır.

Biri geçmişe saplanır, diğeri geleceği kurar.

Zaten bayrak yakmak cesaret değil, acizliktir.

Çünkü güçlü olan, öfkesini kontrol edebilendir.

Güçlü olan, karşısındakini aşağıladığını zannetmek değil, kendi değerlerini yüceltmektir.

Bugün yapılması gereken;

Bu tür kışkırtmalara kapılıp aynı seviyeye inmek değildir.

Aksine bu çirkinliği açıkça mahkûm ederken kendi duruşumuzu net biçimde ortaya koymaktır.

Çünkü bir milletin gerçek büyüklüğü, düşmanına nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Ve biz, tarihimizden biliyoruz ki;

Bir bayrağa saygı duymak, aslında insanlığa saygı duymaktır.

Tarihten bir not:

10 Eylül 1922'de, İzmir'in kurtuluşunun hemen ardından Karşıyaka'daki İplikçizade Köşkü’ne (Yunan Kralı Konstantin'in konakladığı ev) girmek üzere olan Atatürk, kapının önüne serilen ve üzerinde yürünmesi istenen ipekten bir Yunan bayrağı görmüştür.

Atatürk'ün Tarihi Tepkisi şöyledir:

“O, geçmişse hata etmiş. Bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez! Ben onun hatasını tekrar edemem.”

“Bayrak bir milletin onurudur. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez.”

Olayın Özeti:

Halk, Yunan Kralı Konstantin'in 1919'da İzmir'e girerken Türk bayrağını çiğnemişti.

Bunun öcünün alınması için Atatürk'e bayrağı çiğnemesi konusunda ısrar edilmişti.

Atatürk, bayrağı yerden kaldırttıktan sonra mermerlere basarak eve girmiştir.

“Bu davranış, savaşın getirdiği acılara rağmen ahlakı, devlet ciddiyetini ve insanlık onurunu ön planda tutan bir liderlik duruşu olarak tarihe geçmiş, Atatürk bu hareketi ile dünyaya, bir medeniyet dersi vermiştir…”

KARA SAVAŞLARI

Çanakkale Kara Savaşları, I. Dünya Savaşı’nın en kritik dönemeçlerinden biri olarak, 25 Nisan 1915 sabahı (Yani tam 111 yıl önce bugün) Gelibolu Yarımadası’nda başladı.

Daha önce birçok gemisini boğazın derin sularında bırakarak denizden geçemeyen İtilaf Devletleri, bu kez İstanbul’a ulaşmak ve Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak amacıyla karadan ilerlemeyi planladı.

İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin yanı sıra, özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşan ANZAK birlikleri, sabaha karşı Gelibolu kıyılarına çıkarma yaptı.

Çıkarmanın iki ana noktası vardı.

Bir tanesi Seddülbahir, ikincisi ise Arıburnu’ydu yani Anzak Koyu.

Planları hızlı ilerlemek ve yarımadayı kısa sürede kontrol altına almaktı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Çünkü karşılarında Türk askerinin direnci ve arazi şartlarının zorluğu vardı.

İşte tam bu noktada karşılarına genç bir komutan olan Mustafa Kemal çıktı.

Mustafa Kemal 19. Tümen Komutanı olarak, Arıburnu’na çıkan ANZAK kuvvetlerine karşı sorumluluk aldı ve üstlerinden emir beklemeden birliklerini Conkbayırı’na sevk etti.

Daha sonra da tarihe geçen şu emrini verdi:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”

Bu söz, savaşın seyrini değiştiren bir kararlılığın simgesi oldu.

İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarına ve modern silahlarına rağmen, dar sahil şeridinden iç bölgelere ilerlemekte büyük zorluk yaşadı.

Türk askerleri, hem coğrafyanın avantajını kullandı hem de büyük bir fedakârlık örneği sergiledi.

İlk gün yaşanan çatışmalar, savaşın kolay bir zafer olmayacağını açıkça gösterdi.

25 Nisan 1915 Çanakkale Kara Savaşları’nın başlangıcı olarak sadece askeri bir harekât değil, aynı zamanda bir milletin kaderini de belirleyen bir direnişin ilk adımıydı.

Bu direniş, ilerleyen günlerde destansı bir mücadeleye dönüşecek, itilaf devletleri derslerini alacak ve bu savaş sonunda dünya tarihine “Çanakkale Geçilmez” sözü altın harflerle kazınacaktı.

AMAZONLAR

Karadeniz gezisinde gördüklerimden sonra aklımda kalmıştı böyle bir köşe yazısı yazmak.

Amazonlar ister istemez insanın ilgisini çekiyor.

Bu sebeple bugün yönümü Karadeniz’in sisli kıyılarına, mitoloji ile tarihin iç içe geçtiği o ilginç coğrafyaya çevirmek istedim.

Konumuz: Amazonlar…

Yani: Savaşçı kadınlar…

Erkek egemen dünyaya meydan okuyan bir efsane olarak yaşamışlar…

Peki gerçekten yaşadılar mı?

İşte oraya bakalım şimdi.

Antik kaynaklara bakıldığında Amazonlar, yalnızca bir masal değil, en azından eski dünyanın ciddi ciddi tartıştığı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.

Özellikle Herodot ve Strabon gibi tarihçiler, Amazonların Karadeniz’in güney kıyılarında yaşadığını yazmışlar.

Bugünkü Samsun (antik adıyla Themiskyra) ve Trabzon çevresi, onların yurdu olarak gösterilmiş.

Hatta Thermodon (Terme) Çayı’nın kıyıları özellikle işaret edilmiş.

Olayın daha da ilginci, Amazonlar sadece kendi bölgelerinde kalmamış, antik dünyanın büyük anlatılarına da karışmış.

“Trojan War” yani “Truva Savaşı” na da katıldıkları tarihçilerce anlatılıyor.

Rivayete göre “Kraliçeleri Penthesilea”, Truvalılara yardım etmek için savaş alanına gelmiş.

Ancak kaderi trajik olmuş.

Zira Achilles ile karşılaşmış ve onun tarafından öldürülmüş.

Hatta bazı anlatılarda öldürdüğü kişinin bir kadın savaşçı olduğunu fark eden Achilles’in, derin bir pişmanlık yaşadığı söylenmiş.

Peki, “Amazon” ismi nereden gelmiş?

İnsan ister istemez bunu da merak etmiyor değil hani.

En yaygın anlatıya göre bu kelime, Yunanca “Göğüssüz” anlamına gelen “A-mazos”tan geliyormuş.

“Ne alaka?” diye sormak hemen akla geliyor.

Cevabı ilginç.

Efsaneye göre Amazonlar ok atarken yayı çekerken zorlanmamak için o tarafa denk gelen göğüslerini kesermiş.

Ancak bu anlatı hep abartılı bulunmuş.

Çünkü arkeolojik bulgularda böyle bir uygulamaya rastlanmamış.

Amazon ismiyle alakalı daha makul açıklamada; Bu ismin aslında farklı bir dil kökeninden geldiği ve Yunanlılar tarafından bu şekilde yorumlanması olmuş.

Efsane kabul edilen Amazonlar, modern arkeoloji tarafından da kısmen kabul ediliyor.

Çünkü Karadeniz’in kuzeyinde ve Kafkasya çevresinde yapılan kazılarda, silahlarla gömülmüş kadın iskeletleri bulunmuş.

Bu bulgular, Herodot’un anlattığı İskit (Saka) kadın savaşçılarla örtüşmüş.

Yani belki de Amazonlar, tamamen kadınlardan oluşan bir toplum değil; ama savaşçı kadınların aktif rol aldığı gerçek toplulukların mitolojik bir yansımasıydı.

İşin sosyolojik tarafı da en az tarih kadar ilginç.

Amazon anlatıları, aslında antik dünyanın kadın algısını da ele vermiş.

Erkek egemen toplumlar için savaşan, bağımsız, erkeklere ihtiyaç duymayan kadın fikri hem büyüleyici hem de tehditkâr olarak gün yüzüne çıkmış.

İşte bu yüzden Amazonlar bir yandan hayranlık uyandırırken, diğer yandan da “Farklı” ve “Tehlikeli” olarak anlatılmışlar.

Karadeniz kıyılarında yaşadıkları iddiası ise tesadüf değilmiş.

Bu bölge, tarih boyunca göçlerin, ticaret yollarının ve kültürel karşılaşmaların kesişim noktasıymış.

Yunan kolonileri ile yerel halklar arasındaki anlatılar, efsaneler ve abartılar hızla yayılmış olabilirmiş.

Belki de bir grup güçlü kadın savaşçı, kulaktan kulağa anlatılırken efsaneye dönüştü.

Gidip gördük, bugün Samsun’da Amazonları anlatan heykeller, onlarla ilgili parklar ve efsaneler hâlâ yaşatılmaya çalışılıyor.

Bu da bize Amazonların sadece geçmişin konusu olmadığı, kültürel hafızanın da yaşayan bir parçası olduğunu hatırlatıyor…

Anlaşıldığı üzere Amazonlar büyük ihtimalle “Ne tamamen gerçek ne de tamamen hayal.”

Onlar, tarihin, mitolojinin ve insan hayal gücünün tam ortasında duruyor.

Belli ki Karadeniz kıyılarında gerçekten savaşçı kadınlar vardı.

Belki de Amazonlar, erkekler için “Anlamakta zorlandıkları bir güç olarak karşılarına çıkmış ta olabilir.”

VE ERKEKLER

Amazon yazısından sonra bu yazı nasıl gelecek size pek merak etmedim değil hani.

Buyurun bakalım.

Bir kadına sormuşlar:

“Erkekler?” diye.

O da cevaplamış.

En baştan söyleyeyim ki çok iyi bir hayatları var…

Nasıl mı?

İşte cevabım:

*Soyadlarını ömür boyu koruyorlar.

*Hiç hamile kalmıyorlar.

*Tamirciler onlarla Çince konuşmuyor veya onları aptal yerine koymuyor.

*Kırışıklıklar onlara karakter katıyor.

*Gri saçlar çekiciliklerini artırıyor.

*Yeni ayakkabılar ayaklarını mahvetmiyor.

*Telefon görüşmeleri 30 saniye sürüyor.

*İki haftalık bir tatil için bir bavul yeterli ve yarısı boş oluyor.

*Herhangi bir kavanozu veya şişeyi yardım istemeden açabiliyorlar.

*Birinin partiye kendileriyle aynı kıyafetleri giyerek gelmesinden hiç rahatsız olmuyorlar; aksine, arkadaş oluyorlar.

*Son on iki düğüne aynı takım elbiseyi giymekten çekinmiyorlar.

*Halk arasında muz yiyebiliyorlar.

*Bir arkadaşlarıyla saatlerce tamamen sessiz bir şekilde televizyon izleyebilirler ve asla “Bana kızdı mı?” diye düşünmezler.

*İç çamaşırlarının altılı paketi 100 pesoya mal olur.

*Üç çift ayakkabı onlara on yıl yeter.

*Aynı saç kesimi yıllarca, bazen on yıllarca, hatta ömür boyu sürer ve sıkıldıklarında en ufak bir pişmanlık duymadan tıraş olurlar.

*Ömür boyu oyuncaklara sahip olabilirler.

*Bacaklarının veya karınlarının nasıl göründüğü konusunda endişelenmeden mayo giyebilirler. Hiç umursamazlar; ne olursa olsun mutludurlar.

*Asla kendilerine “Yarın akşam yemeğinde ne pişireceğiz?” diye sormazlar.

*Farkına bile varmadan beş kilo alabilirler ve fark etseler bile umursamazlar.

*Göbekli veya göbeksiz, ama paraları varsa, çok başarılı olmaya devam ederler.

*Ve en kötü yanı tüm bunların hepsi tamamen doğru!