1 Mayıs…
1 Mayıs…
İşçinin emekçinin bayramı!
Devrimin şanlı yolunda,
İlerleyen halkların bayramı…
1 Mayıs geldi…
Yine meydanlar dolacak.
Yine pankartlar açılacak.
Yine;
“İşçi Hakları”,
“Emek”,
“Eşitlik”,
“Adalet” sloganları atılacak.
Ve şu 1 Mayıs Marşı söylenecek:
“Günlerin bugün getirdiği,
Baskı zulüm ve kandır.
Ancak bu böyle gitmez,
Sömürü devam etmez.
Yepyeni bir hayat gelir,
Bizde ve her yerde…”
Tarih 1886…
Yer Chicago.
Sanayi devriminin en acımasız yılları… İşçiler günde 14-16 saat çalıştırılıyor.
Ne doğru dürüst maaş var ne iş güvenliği. İnsanlar fabrikalarda adeta makinenin bir parçası gibi görülüyor.
İşçiler en sonunda dayanamıyor ve ayağa kalkıyor.
Talepleri çok net:
“8 saat çalışma”,
“8 saat dinlenme”,
“8 saat insan gibi yaşama hakkı.”
1 Mayıs günü yüz binlerce işçi greve gidiyor.
Günler süren gösteriler sırasında olaylar çıkıyor.
Polis ateş açıyor, işçiler ölüyor.
Ardından sendika liderleri idam ediliyor.
Yani 1 Mayıs’ın temelinde eğlence değil;
Acı var.
Mücadele var.
Kan var.
Alın terinin insanca yaşam talebi var.
Daha sonra bu tarih bütün dünyada işçi hareketlerinin simgesi haline geliyor.
Türkiye’de ise Osmanlı döneminde ilk kutlamalar görülüyor.
Cumhuriyet döneminde farklı süreçlerden geçiyor.
Kimi zaman yasaklanıyor, kimi zaman 1 Mayıs’ın simgesi haline gelen Taksim Meydanı kapanıyor, kimi zaman olaylarla anılıyor.
Özellikle 1977 Taksim Meydanı Katliamı hafızalara kazındı.
Meydanda toplanan kalabalığın üzerine açılan ateş sonucu onlarca insan hayatını kaybetti.
1 Mayıs Türkiye’de sadece bir işçi günü değil, aynı zamanda siyasi gerilimlerin ve toplumsal kırılmaların da simgesi oldu.
Tüm çabaların, eylemlerin sonucunda geldik bugünlere…
İnsan şunu kendi kendine sormadan edemiyor:
“Her sene sokak sokak yürüyenler ne kazandı?”
Gerçekten dönüp bakmak lazım.
İşçinin maaşı mı yükseldi?
Hayatı mı kolaylaştı?
Ev kiraları mı düştü?
Pazar filesi mi doldu?
Çocukların beslenme çantası mı düzeldi?
Koskocaman bir hayır…
Aksine her geçen yıl işçinin omzundaki yük biraz daha arttı.
Eskiden bir işçi maaşıyla ev geçindirirdi.
Şimdi maaş daha hesaba düşmeden dağılıyor.
Kira bir taraftan çekiyor,
Faturalar başka taraftan.
Market desen ateş pahası.
Çalışan insan yoksul hale geldi bu ülkede.
Bakın, en acı tarafı da bu…
Eskiden “İşsiz kalırım” korkusu vardı.
Şimdi insanlar “Köle gibi çalışıyorum ama yine geçinemiyorum” diyor.
Bu daha ağır bir tablo.
Her 1 Mayıs’ta aynı cümleler kuruluyor:
“İşçinin hakkı kutsaldır…”
“Emek en yüce değerdir…”
Peki karşılığı nerede?
İşçi kutsalsa neden ay sonunu kredi kartıyla getiriyor?
Emek bu kadar değerliyse neden milyonlar asgari ücret sınırında yaşam savaşı veriyor?
Bugün ülkede neredeyse herkes asgari ücret etrafında dönüyor.
Diplomalı genç de mutsuz, ustabaşı da mutsuz, emekli zaten perişan.
Sonra çıkıp adına “Bayram” diyoruz.
Bayram dediğin nedir?
İnsanın içinin ferah olmasıdır.
Çocuğuna gönül rahatlığıyla harçlık verebilmesidir.
Markette fiyat etiketi görünce eli titrememesidir.
Şimdi tekrar soruyorum:
Hangi bayram?
Belki gerçekten bu yıl insanlar ellerinde mumlarla çıkmalı sokaklara.
Fabrika önlerinde sessizce durup mumlarını yakmalı.
Köşe başlarında mevlit okunmalı.
Çünkü ortada kutlanacak bir refah değil, yıllardır eriyen bir emek var.
Her sene yürüyüş yapıldı…
Her sene slogan atıldı…
Ama işçinin cebindeki delik büyüdü.
Ve artık insanlar şunu açık açık görüyor:
Bu ülkede emekçi sadece çalışmıyor…
Aynı zamanda hayatta kalma mücadelesi veriyor.
İşte bu yüzden 1 Mayıs’ın adı “Bayram” olsa da, toplumun büyük kısmının içinde bayram sevinci yok.
Çünkü alın terinin değersizleştiği yerde,
sloganlar yüksek çıksa da insanların iç sesi hep aynı oluyor:
“Ne kazandık?”
YENİ TÜRKİYE
Bir zamanlar mahallede polis görünce çocuklar topunu alır, “Aman sessiz olun” diye birbirini uyarırdı.
Şimdi habere bakıyoruz;
“Küfürlü konuşan gençler, kendilerini uyaran polisi darp ediyorlar.”
İnsan gerçekten dönüp kendi kendine soruyor:
“Bu memlekette neyi kaybettik biz?”
Mesele sadece bir polis vakası değil.
Mesele, toplumun omurgasının çatırdamasıdır.
Bizim gençliğimizde polis kutsal değildi belki ama Devlet ciddiydi.
İnsan; kanundan korkardı, mahkemeden çekinirdi;
“Başımıza iş açmayalım” derdi.
Şimdi ise bazı çocuklar, daha bıyığı terlemeden sokakta racon kesiyor.
Elinde telefon, cebinde bıçak, dilinde küfür…
Her şeyi hak görüyor.
Sonra şaşırıyoruz:
“Bu gençler neden bu kadar öfkeli?”
“Neden silahla geziyorlar?”
“Neden saygı kalmadı?”
Çünkü yıllardır toplum olarak disiplin kelimesini yanlış anladık.
Çocuğa sınır koyanı kötü ilan ettik.
Öğretmeni susturduk, polisi itibarsızlaştırdık, aile otoritesini dağıttık.
Her şeyi “Özgürlük” diye diye laçkalaştırdık.
Sonuç ortada…
Ben ilk defa silahı askerde görmüştüm.
Şimdiki çocuklar sosyal medyada tabanca pozuyla büyüyor.
Daha lise çağında mafya özentiliği başladı.
Diziler başka telden çalıyor, internet başka telden…
Çocuk, kabadayılığı güç sanıyor.
İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz?
Bu çocuklar kötü doğmuyor.
Biz yön veremiyoruz.
Evde anne-baba yorgun.
Okulun eli kolu bağlı.
Öğretmen korkuyor.
Polis müdahale etse suçlu ilan ediliyor.
Mahalle kültürü bitmiş.
Herkes ekran başında…
Sonra da “Gençlik elden gidiyor” diyoruz.
Gitmez mi?
Bir toplumda genç, yaptığı yanlışın karşılığını görmezse; orada hukuk değil cesaret yarışı başlar.
O cesaret de bir süre sonra şiddete dönüşür.
Bugün polisi darp eden yarın birbirine silah çeker.
Çünkü sınır görmeyen insan, durması gereken yeri öğrenemez.
Bakın, bu mesele siyaset üstüdür.
Bu mesele memleket meselesidir.
Derhal ciddi bir toplumsal seferberlik gerekiyor.
Aileyi güçlendireceksin.
Okulu yeniden disiplinli hale getireceksin.
Öğretmeni koruyacaksın.
Polisin otoritesini hukuk içinde sağlam tutacaksın.
Gençlere spor, sanat, kültür alanı açacaksın.
Yoksa sadece sosyal medyada “Ah! Vah!” ederiz.
Sonra bir gün televizyon ekranında yine bir kavga haberi izler, başımızı öne eğeriz:
“Bu ülke ne hale geldi?” diye…
Oysa cevap çok acıdır:
“Ülke bir anda bu hale gelmedi.
Kurallar küçümsendikçe, saygı aşındıkça, otorite alay konusu oldukça adım adım buraya geldi.”
Bizim zamanımızda şu laf çok meşhurdu;
“Sallandıracaksın şunlardan birkaç tane, bak bir daha bu olaylar oluyor mu?”
Günümüzde artık sallandırma filan zaten yok da, şimdi başını bile sallayamıyorsun o var…
DALGA BOYU
Bir düşünün…
Denizde bir dalga…
Boyu tam 524 metre…
Bugünkü hesapla neredeyse 170 katlı bir bina yüksekliğinde su duvarı.
İnsan aklı almıyor.
Biz burada Lodos biraz sert esse “Deniz kabardı” diyoruz.
Oysa dünya tarihinde öyle bir dalga yaşanmış ki, dağın yamacına kadar tırmanmış.
Ağaçları kökünden sökmüş.
Toprağı kazımış.
Kayaları yerinden oynatmış.
Neresi diye merak mı ettiniz?
İşte o yer:
“Alaska.”
Yıl:
“1958.”
Deprem oluyor…
Dağ parçalanıyor…
Milyonlarca ton kaya dar bir körfeze düşüyor…
Ve su, göğe doğru fırlıyor.
Ortaya çıkan “Mega Tsunami” tam “524 metreye” ulaşıyor.
Şimdi insan ister istemez düşünüyor:
“Çanakkale’de olur mu?”
Aynısı olmaz elbet.
Zira Çanakkale’nin coğrafyası Alaska’daki dar ve dik fiyort yapısına benzemiyor.
Dalganın yaşandığı Lituya Körfezi adeta dev bir huni gibiydi, dalga orada sıkıştı ve yukarı tırmandı.
Ama bu, “Bize hiçbir şey olmaz” anlamına da gelmiyor.
Çanakkale bir deprem bölgesi.
Kuzey Anadolu Fay Hattı burnumuzun dibinden geçiyor.
Ege Denizi’nde sürekli sismik hareket var.
Tarih boyunca Ege’de ve Marmara’da Tsunami benzeri olaylar yaşandı.
Özellikle deniz tabanı heyelanları ve büyük depremler kıyı taşkınlarına neden olabilir.
Yani mesele sadece “Deprem olur mu?” değil…
“Deniz ne yapar?” sorusu da artık ciddi ciddi konuşulmalı.
Çünkü doğa bazen insana tek cümle kuruyor:
“Sen kendini çok büyük sanıyorsun.”
Sonra bir kaya düşüyor…
Bir deniz kabarıyor…
Ve insanlık küçücük kalıyor.
Biz hâlâ “Kıyıya kaç kat bina yapılacağını” tartışıyoruz.
Denizi betonla doldurup Marina peşinde koşuyoruz.
Dere yataklarını kapatıyoruz.
Kıyıları sıkıştırıyoruz.
Doğa ise binlerce yıldır aynı şeyi söylüyor:
“Benim hafızam sizden uzun.”
Soru:
“Çanakkale’de 524 metrelik bir dalga olur mu?”
Muhtemelen, “Hayır.”
Ama mesele rakam değil.
Mesele şu:
“İnsan, doğanın karşısında sandığı kadar güçlü değil. O sebeple tedbirli olmalı…”