Hz. Abbas'ın valilik görevi biter ve Mekke'ye birkaç deve yükü malla döner.
Hz. Ömer sorar: “Abbas bu mallar nedir?”
Hz. Abbas, “Ticaretten kazandığım mallardır" diye cevap verir.
Hz. Ömer, "Abbas, bu malları hazineye vermelisin" deyince, Hz. Abbas, “Ömer benden şüphen mi var?" diyerek malları hazineye vermeyi reddeder.
Hz. Ömer bu kez Halife Hz. Ebubekir'e giderek mallara el konulmasını ister.
Hz. Ebubekir de “Ey Ömer, bu kişi Abbas'tır. Ondan nasıl şüphelenirsin?" diyerek bu isteği reddeder.
Hz. Abbas o gece sabaha kadar rüyasında suda çırpınarak boğulduğunu görür.
Sabah olduğu zaman ilk iş olarak Hz. Ebubekir'e gider durumu anlatır.
Ardından da bütün malları hazineye bağışlar.
Hz. Ömer'i çağırarak "Sen haklı çıktın. Bu karara nasıl vardın?" diye sorarlar. Hz. Ömer de içtihadını açıklar: "Kamu yöneticileri görevleri süresince zenginleşemezler de ondan..."
Hz Ömer çok mübarek bir adammış ki bu günleri görmedi…
Yoksa kahrından ölürdü…
ÖYLE BİR YIL
Öyle bir yıl olsun ki...
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun.
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
Öyle bir yıl olsun ki;
Ne başta dert,
Ne gönülde hasret olsun.
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Öyle bir yıl olsun ki;
Ne zengin fakir,
Ne sen ben farkı olsun.
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Öyle bir yıl olsun ki;
Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun.
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
O'da gençlerden uzak olsun...
Cahit Sıtkı Tarancı
BAŞKASINA GİDEMEM
Bir zamanlar Horasan'ın Abdullah bin Tahir adında çok âdil bir valisi vardı. Jandarmalar bir gün birkaç hırsız yakalamışlardı.
Onları valiye götürürken içlerinden biri kaçtı.
Heratlı bir demirciyi o kaçan hırsız zannederek yakaladılar.
Onu da diğerleriyle beraber valinin huzuruna çıkardılar...
Vâli, “Hepsini zindana atın!” dedi.
Demirci zindanda abdest alıp namaz kıldı. Ellerini açıp "Ya Rabbim! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni buradan ancak sen kurtarırsın!" diye dua etti.
Bu mazlum demirci böyle yalvarırken vali evinde uyuyordu.
Rüyasında dört kuvvetli kişinin gelip tahtını ters çevirecekleri zaman uyandı.
Çok korktu.
Hemen kalkıp abdest aldı.
Namaz kıldı.
Tevbe istiğfar edip tekrar uyudu.
Rüyasında yine o dört kişinin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun ahı olduğunu anladı.
O hırsızlar hatırına geldi.
"Acaba içlerinde suçsuz olanlar mı var?" diye düşünerek hemen hapishane müdürünü çağırdı.
Aralarında şu konuşma geçti:
“Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?”
“Bunu bilemem efendim. Yalnız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor. Gözyaşları döküyor.”
“Hemen o adamı buraya getir!”
Demirciyi valinin huzuruna getirdiler.
Vali hâlini sorup durumu anladı.
Dedi ki:
“Senden özür diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Ayrıca herhangi bir arzun olunca bana gel!”
Demirci şu cevabı verdi:
“Hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi de kabul ettim. Fakat işimi dileğimi senden istemeye gelemem çünkü benim gibi bir fakir için senin gibi bir valinin koltuğunu tersine çeviren sahibimi bırakıp da dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla beni nice sıkıntılardan kurtardı.
Nice muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım. Rabbim, nihâyeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını herkese açmış iken başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de boş döndü? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın.”
Demirci hediyesini alıp oradan ayrıldı…
MARCOS
Hukuk fakültesini bitirdi.
Babasına rakip olacağını düşündüğü bir siyasetçiyi öldürdüğü iddiasıyla, 1 yıl hapis yattı.
İşte bu onun dönüm noktası oldu.
Hayatı boyunca bu mağduriyeti kullanarak yükseldi.
Baktı ki mağdur edebiyatı kıyak iş, Japonlara esir düşüp sağ kurtulmayı başardığını anlattı bu kez.
Hem mağdur hem kahraman!
Bu yalanı sonra ortaya çıksa da işleri bozulmadı.
Devlet başkanı oldu.
Etiketinin karizmasıyla güzellik kraliçesi seçilen bir kadınla evlendi.
İkisi de lükse düşkündü.
Halk yoksulluktan kırılırken O, kendine saray yapmakla meşguldü…
Oturduğu saray dışında bir de yazlık saray yaptırmıştı.
Muhaliflerin “Millet aç sen saray mı yaptırıyorsun?” eleştirilerinin gölgesinde seçime girdi.
Ezici çoğunlukla yine kazanınca bir saray daha yaptırdı kendine.
Çok sevdiği bir dağın sırf manzarasını seyretmek için üç katlı görkemli bir saray…
Eşi de en az onun kadar şatafat içindeydi.
Özellikle ayakkabı hastalığı vardı.
Şimdi ülkede sergilenen 3 bin çift ayakkabısı ve mücevher tutkusundan dolayı hatırı sayılır bir koleksiyonu vardı.
Ülkenin ekonomisi çökmüş, halk evlerinden bile olup parklarda yatmaya başlamıştı ki bir seçim dönemi daha geldi.
Seçmen kitlesi fakirlerdi.
Onlara sürekli ülkenin büyüdüğünden, yaptığı yollardan, çok yakında dünyaya hâkim olacaklarından bahsetti.
Muhaliflerin, gazetecilerin ve aydınların seslerinin daha çok yükseldiği o dönemde yine kazandı.
Hemen sıkıyönetim ilan etti.
Uzun süre ülkeyi bu şekilde yönetirken Anayasayı değiştirip tüm güçleri kendisinde topladı.
En korktuğu şey orduydu.
Önce çeşitli bahanelerle ordunun içini boşalttı, sonra da kendisini eleştiren kim varsa hapse tıktı.
Hapishaneler gazeteci, siyasetçi, öğrenci doldu…
Güzellik kraliçesi eşi zenginliğin nimetlerinden sıkılmış olacak ki çalışmaya karar verdi.
Kendisini önce başkent valiliğine, sonra da Çevre Bakanlığı'na atadı (!)
Bununla da yetinmedi, ülkenin en stratejik kademelerine kardeşlerini, amcalarını, yeğenlerini, kuzenlerini yerleştirdi.
Haliyle yolsuzluk mu rant mı iddia ediliyor?
Dümenden payını alan eş, dost, akraba olayların üstünü kapatıyor, yazacak gazete kalmadığı için de halkın ruhu bile duymuyordu!
Fakirliği canına tak edip de eyleme kalkışan olursa, anında yaka paça içeri atılıyor, sorgusuz sualsiz ülkede hain ilan ediliyordu.O artık bir devlet başkanı değil, diktatördü!
Ve tüm yaşananları yazlık ya da dağ manzaralı sarayında izliyor, servetine servet katıyordu…
Dile kolay…
Tam 21 yıl böyle yönetti ülkeyi.
Ta ki muhalefet güçlenene kadar…
Geçirdiği son seçimde kaybetti ama yaptığı hilelerle yeniden başkanlığını ilan etti.
Güçlü muhalefetle başa çıkamayacağını anlayınca adeta kendisine yandaş yarattığı orduya sığındı.
Muhalif taraflarla ordu arasındaki iç çatışmalara son noktayı en güvendiği ülke koydu!
Amerika, kendisinden desteğini çekince seçimlerde hile yaptığı ortaya çıktı.
Hazırlıklıydı; özel uçağına atlayıp kaçmak zorunda kaldı.
Yanına saraylarını alamadı ama:
24 çanta içinde külçe altın, elmas ve paraları ile İsviçre ve Amerika bankalarındaki milyon dolarlık hesap cüzdanlarını aldı.
O gittikten sonra Marcos ailesinin Filipinler ekonomisini milyarlarca dolar zarara uğrattığı, halkın varlık içinde yokluk çektiği anlaşıldı.
Öyle ki Filipinler, hala Ferdinand Marcos ve ailesinin borçlarını ödüyor, tarihi eser olan saraylara baktıkça sefalet günleri akıllarına geliyor.
Halk cahil olunca iktidardakiler istediğini yapmış.
Yazık…
Alıntı
VASİYET
Tek oğlu bulunan varlıklı bir çiftçi yaşlanıp yatağa düşer ve oğluna vasiyetini söyler:
“Yatağın altında, içi altın dolu iki tane kese var. Bunlardan biri senin, diğerini de memleketin en büyük eşkıyasını bulup ona vereceksin. Sebebini sorma, vasiyetim böyledir!”
Yaşlı adam bir kaç gün sonra ölür.
Oğlu, memleketin en büyük eşkıyasını bulmak için ülkeyi dolaşmaya başlar.
Fakat nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, ondan daha da namlısı, kanlısı, belalısı olduğunu öğrenir ve bu şekilde aylarca dolaşır.
Nihayet, ülkenin yol vermez dağlarla çevrili bir kösesinde öyle bir eşkıyanın adını işitmiş ki Allah böylelerinin şerrinden saklasın, köylüler korkularından ismini bile fısıldayarak söylermiş.
Hükmettiği dağların yamaçları onun öldürdüğü insanların cesetleriyle doluymuş.
Bizim delikanlı "Yedi dağın eşkiyası" nın namını dinleyince "Bundan daha canavarı olamaz'' deyip, eşkıyanın yaşadığı en büyük dağa doğru yola çıkmış.
Kışın ortasında dağa vardığında eşkıyanın adamları "Tek başına bu dağda ne gezersin bre ahmak?" diyerek delikanlıyı esir almışlar.
Delikanlı "Ağanıza bir hediye getirdim" deyince onu yedi dağın eşkıyasının karşısına çıkarmışlar.
Eşkıya hakikaten dedikleri kadar varmış. Delikanlı cesaretini toplayıp babasının vasiyetini anlatmış ve koynundan kesenin birini çıkarıp yedi dağın eşkıyasına uzatmış:
"Ağam, bunu size vermezsem babam mezarında rahat yatmaz, lütfen kabul edin."
O namlı eşkıyanın yüzünde babacan bir ifade belirmiş:
"Sevdim seni. Safsın, temizsin, dünyadan haberin yok. Benim namım bu dağları sarmıştır, lakin memlekette benden büyük bir eşkıya daha bulunur. Biz eşkıya da olsak, hak etmediğimiz mala el sürmeyiz. Sen şimdi geldiğin yoldan dön, şehre var. Gidip kadı efendiyi bul. Memleketin en büyük eşkıyası odur. Selamımı söyle, bu keseyi ona ver!”
Sonra adamlarına emretmiş:
"Bu yiğidi, başına bir iş gelmeden düze indirin, şehir yolunda bırakın!"
Delikanlı şehre inmiş kadı efendinin konağına varmış, başından geçenleri anlatmış:
“İşte böyle kadı efendi. Bu keseyi hak eden sizmişsiniz, ben de eğer kabul ederseniz size takdime geldim.”
Kadı efendi yerinden fırlamış:
"Vay ahlaksız eşkıya! Hakkımızda neler demiş. Be hey Allah'tan korkmaz kul, sen ne yüzle bana haram para teklif edersin? Şimdi yatırayım mi seni kırbaç altına?"
"Efendim ben de anlatılanlara uydum, ne yapacağımı bilmez haldeyim. Bana acıyın."
Kadı efendi, gözünü uzaklara dikip biraz düşünmüş, sonra kara kaplıyı açıp sakalını sıvazlamış ve demiş ki:
“İmdiii… Bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para kabul etmesi hem kanun-u âliye, hem de Allah rızasına münasip olmayıp, alan da veren de bu âlemde ve mahşerde suçlu durumuna düşer. Lakiiin… Eğer aramızda bir ticari akit tanzim eder ve sen bana bu bir kese altını bir alışveriş neticesinde takdim eyler isen, ben dahi bunu senden bir hizmet karşılığı alır isem, şer'an caiz olup başkaca bir işlem yapılması gerekmez. Yani, kısacası, ben bu altınlar karşılığı sana bir şey satacağım.”
“Ne satacaksınız kadı hazretleri?” diye sormuş delikanlı.
Kadı efendi, elini uzatıp pencerenin dışını göstermiş:
“Bak bu dışardaki bahçe ve civarındaki cümle arazi bana aittir. Şimdi bak bakalım, ne görüyorsun bu arazinin üzerinde?”
“Kar, her yeri bembeyaz kar kaplamış.”
“Pek güzeeel... İşte ben bu arazideki karları sana satacağım, sen de bir kese altın karşılığı aldığını beyan eden bir belge imzalayacaksın, böylece alışveriş tamam olacak.”
Altınlardan bir an önce kurtulmak isteyen genç çocuk, “Efendim aklınızla yaşayın” deyip teklifi kabul etmiş, imzalar atılmış.
Altın kesesini kadı efendiye teslim eden çocuk, huzur içinde oradan ayrılmış.
Memlekete gitmeden önce bir handa geceleyip hem karnını doyurmayı hem de biraz dinlenmeyi düşünmüş.
Handa horul horul uyurken, sabaha karşı kadının emrindeki zaptiyeler kapıyı yumruklamışlar.
“Kalk hele, kadı efendi seni görmek ister, davası varmış.”
Genç çocuk, “Ne davası ola ki?” dese de yaka paça kadının huzuruna çıkarmışlar.
Bir de bakmış ki, kadı efendi hiddet içinde. Daha, “Selamın aleyküm” diyemeden kadı efendi bağırmış:
“Be hey utanmaz, arlanmaz, eşkıya kılıklı işgalci! Bre biz seninle dün akşam arazimdeki karları satın aldığına dair mukavele imzalamadık mı?”
“İmzaladık kadı efendi, ben de karşılığını size takdim ettim.”
“Sus!... Bak bakayım dışarıya, ne var arazimin üzerinde?”
“Ne olacak, kar var. Tıpkı dünkü gibi.”
“Mel'un, hala konuşuyor! Dün sen bu karları benden satın almadın mı? O halde senin karların ne hakla benim arazimi işgal ederler? Şimdi bu işgal, kanun dairesine ve de hak rızasına uygun mudur? Derhal kaldır o karları benim arazimden, yoksa vallahi acımam, seni işgalcilikten hapse attırırım!”
“Aman efendim, dönümler dolusu karı ben nasıl kaldırayım?”
“Onu, arazimi işgal etmeden önce düşünseydin”!
Delikanlı yine yalvarmış:
“Efendim, ocağınıza düştüm, yok mudur bu işin de kitaba uygun bir hal yolu?”
Kadı, kara kaplıyı tekrar açmış, bir müddet mırıldanarak okuduktan sonra:
“Vardır elbet! İmdiii... Arazi sahibi ve davacı olan ben ile davalı sıfatı ile sen arasında, arazimi işgal bedeli karşılığında, benim de rızam ile bir kese altın karşılığı işbu karları burada tutmaya iznim olduğunu belirtir bir mukavele imzalarsak, bu husus kanun ve nizama uygun bir şekilde hale kavuşur. Yaniii, sen bana öbür kese altını da işgaliye bedeli olarak vereceksin.”
Bizim genç çocuk öbür kese altını da vermiş, gereken evrakları imzalamış, konaktan çıkıp temiz havaya kavuştuğunda, dağlara bakıp bağırmış:
“Hey gidi yedi dağın efesi, Sen haklıymışsın. Daha büyük eşkıyalar da varmış. Senin açık açık yaptığın eşkıyalık, bunların kanunla yaptığı eşkıyalığın yanında nedir ki!...”
Hikâye bu tabi.
Yoksa böylesine hak yiyen, haksız hukuksuz kararlar verenden kadı olur mu?
Birisi uydurup yazmış işte…