On altı yaşındaki Mary, 15 Temmuz 1902'de Kansas'a giden Yetim Treni'nde üç aylık kız kardeşini paltosunun altına sakladı.

Yetimhanenin kuralı netti:

“Bebekler ve ergenler birlikte yerleştirilmemeliydi.”

Aileler ya birini, ya da diğerini istiyordu.

Mary tek başına trene binecek ve küçük kız kardeşini başka bir yere gönderecekti. Ayrılık bekleniyordu.

.

Mary reddetti.

Bebeği kreşten aldı, dikkatlice sardı, paltosunun altına sakladı ve trene bindi.

Eğer keşfedilirse, ikisi de New York'a geri gönderilecekti.

Mary nefesini tuttu ve dua etti.

.

İki saat boyunca bebek ağlamadı.

Mary paltosunu sıkıca tuttu, göğsünde hafif bir sıcaklık hissetti.

Diğer çocuklar kumaşın altındaki şişkinliği fark ettiler.

Anladılar. Kimse bir şey söylemedi.

Yetimler birbirlerini korudular.

İlk durakta, aileler çocuk seçmek için toplandı.

Mary trenden indi, kalbi gümbür gümbür atıyordu, Temmuz sıcağına rağmen paltosu ağırdı.

Bir çiftçi çifti yaklaştı.

Ev işlerinde yardımcı olacak güçlü bir kıza ihtiyaçları vardı.

Mary hemen kabul etti, çok çabuk.

.

Kadın kaşlarını çattı ve Mary'nin bu sıcakta neden bu kadar kalın bir palto giydiğini sordu.

Mary üşüdüğünü söyledi.

Sonra hasta olduğunu söyledi.

Gerçeğin dışında her şeyi söyledi.

Bir fotoğrafçı o anı yakaladı.

.

Mary trenden iniyor.

Paltosu gizli bir sırla dalgalanıyor.

Yüzünde korku kazınmış.

Diğer çocuklar sessizce izliyor.

Görüntü, aileleri ayıran bir sistemin acımasızlığını dondurdu, çünkü bu şekilde daha kolaydı.

Sonra bebek ağladı.

Kadın Mary'den paltosunu açmasını istedi. Mary trene doğru geri çekildi.

Yetkililer çağrıldı.

Ona ulaşmadan önce, yaşlı bir çiftçi öne çıktı.

Thomas adında bir dul.

Her şeyi sessizce izlemişti.

“İkisini de alacağım” dedi.

Kızı ve bebeği.

.

Mary gözyaşlarına boğuldu ve ciddi olup olmadığını sordu.

Thomas başını salladı.

Kendi ailesini de bir ateş yüzünden kaybettiğini açıkladı.

Anlıyordu.

Mary ve kız kardeşi sekiz yıl boyunca Thomas'la birlikte yaşadılar.

Onlara asla işçi gibi değil, kızları gibi davrandı.

Mary yirmi dört yaşındayken ona çiftliği verdi.

“Sen kaybettiğim kızımsın” dedi. “Burası senin evin.”

.

Mary kız kardeşini orada büyüttü.

Onu okula gönderdi.

Altmış üç yıl boyunca o topraklarda yaşadı.

.

Mary 1973'te seksen yedi yaşında öldüğünde, kız kardeşi bu fotoğrafı cenazeye koydu ve hikâyeyi anlattı.

“Mary beni paltosunun altına sakladı ve bizi bir arada tutmak için her şeyi riske attı. Thomas, kurallar yerine insanları seçerek bizi kurtardı.”

Bu fotoğraf, her şeyimizi kaybedebileceğimiz anı gösteriyor.

Bunun yerine, bir baba, bir yuva ve bir hayat bulduk.

Kız kardeşim kimsenin beni ondan almasına izin vermediği için hayattayım ve bütünüm.

 

TASI TARAĞI TOPLAMAK

Dün berberler adlı yazımda bahsettim.

Hatta onlarla ilgili “Tası tarağı toplamak” deyimi ile ilgili bir hikâyesini de yazdım.

.

Ancak arkadaşımın bir uyarısı ile daha başka versiyonları olduğunu da öğrendim ve sizlere aktarmadan edemedim.

Artık hangisi doğru ona siz karar verin…

.

İlk hikâye şöyle.

Vaktiyle seyyar berberlerin yasak edildiği bir dönem varmış…

Bu dönemlerde (savaş olmadığı zamanlar belediye zabıtalığı da yapan) Yeniçerilerini gören berberler sürekli kaçış halindelermiş.

O yasak döneminde berberlerin tek ekipmanı olan tas ve tarağı toplayıp kaçışı bugüne ‘Tası tarağı toplama’ olarak geçmiş.

.

Bir başka hikâye de şöyle:

Bağdat’ta Abbas Oş adında meşhur bir dilenci varmış.

Mevsimine göre ya cerre çıkmak (yardım toplamak) yahut dilencilik yapmak suretiyle zengin olmuş.

Bütün Bağdat’ın tanıdığı bu adamın şöhretinden istifade etmek isteyen bir sefil, Abbas’ı kollamaya başlamış.

.

Nihayet bir Ramazan gecesinde hamama girdiğini görüp, ardından içeri dalmış ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle demiş:

“Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim. Umarım ki bu asil sanatın inceliklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne türlü usul ve kaidesi var ise bilcümle öğrenmek isterim. Şu mübarek geceler hürmetine lütfediniz.”

Abbas olur demiş ve başlamış anlatmaya:

“Bir, her nerede olursa olsun istemeli.

İki, her kimden olursa olsun istemeli.

Üç, her ne olursa olsun istemeli.”

.

Yeni dilencimiz bu kuralları duyunca hemen Abbas’ın elini öpmüş ve “Ben fakirim, bir şeyler ver bana?” demiş.

Abbas şaşırmış, kendisinin de onun kadar fakir bir dilenci olduğunu hatırlatmış.

Yeni dilenci ikinci kuralı hatırlatmış, “Herkesten dilenebileceğini” söylemiş. Abbas artık diyecek bir şey bulamamış ve “Bu kurna başında ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarıda, paralarım evde. İşte ortada bir tasım, bir tarağım var!”

.

Yeni dilenci üçüncü kuralı hatırlatmış:

“Her ne olursa olsun istemeli, ben tasa tarağa da razıyım.”

Abbas’ın dili tutulmuş, tasını tarağını alıp hamamdan çıkıp gitmiş.

O günden sonra dilenciliğe tövbe eden Abbas neden bu yoldan ayrıldığını soranlara ‘Tası tarağı toplattık, bu işler bizden geçmiş…’ dermiş.

.

Bir üçüncüsü de şöyle:

Osmanlı İstanbul’unda elit kesimin gittiği meyhanelere “Gedikli” denirmiş.

Bunlar loncaya bağlı legal yerlermiş.

(Lonca, Osmanlı İmparatorluğu'nda el sanatları ile uğraşanların veya mal ve hizmet üretimi, alım satımı ile geçimini sağlayanların oluşturduğu mesleki teşkilat. Dernek yani…) 

Orta sınıfın müdavim olduğu illegal meyhanelere ise “Koltuklu” denirmiş.

.

19. Asrın ortalarında sadece İstanbul’da 80 gedikli varmış.

Koltuklularla birlikte sayının 1000 olduğu tahmin ediliyormuş.

Alt gelir gruptakilerine hizmet eden seyyar meyhanecilere ise “Ayaklı” diye anılırmış.

.

Sayıları 800’ü geçen ayaklılar, başlarında “Şerbetiye” denen bir başlık ve omuzlarında peşkir ile gezerlemiş.

Bu onların tanınma alametleriymiş. Bellerinde koyun bağırsağına doldurulmuş rakı ve kaftanlarının içinde ise kadehler bulunurmuş.

Bu kadehlere “Rakı tası” anlamında “Tas-ı arak” adı verilirmiş.

Zabıta baskını söz konusu olunca, “Tas-ı arağını” gizleyerek kaçmaları gerekiyormuş.

Bugün kullanılan “Tası tarağı toplamak” deyimindeki tarak, bilindiğiniz saç tarağından değil rakı anlamındaki “Arak” tan geldiği rivayet edilirmiş.

 

YIKILMAYA MAHKÛMDUR

Zalimliğiyle ünlü bir Kral, idam cezası verdiği iki mahkûmdan birinin canını, kendisini çok eğlendirecek bir yolla bağışlamak ister.

.

Sonra iki darağacı kurdurur ve mahkûmlardan ikisine de, “Omuzlarına basacakları ve güvenebilecekleri birer kişi” çağırmalarını ister.

.

Bir taraftan da ülkenin bilge kişisini de kendince sınamak ister.

Bu yüzden her şey hazır olduğunda yanı başına oturtmuştur yaşlı bilgeyi.

.

Sonrasında mahkûmlar kendi seçimleri ve istekleriyle çağırdıkları kişilerin omuzlarına basar ve boyunlarına ipler geçirilir...

.

Mahkûmlardan biri çok güçlü kuvvetli birini çağırırken, diğeri kendisinden daha cılız olan arkadaşını çağırmıştır.

Mahkûmlar çağırdıkları kişilerin omuzlarına bastıklarında ip boyunlarına geçirilir.

.

Kral tam o anda sorar yaşlı bilgeye:

“Hadi şimdi göster hünerini. Sence önce kim yıkılacak? Güçlü olan mı? Yoksa şu cılız olan mı?”

Yaşlı bilge kendinden emin cevap verir:

“Güçlü olan çok sürmez yıkılır efendim. Diğer cılız olan ise ölse yıkılmaz. Cılız olanın omuzlarına basan mahkûm canını kurtaracaktır.” diye cevaplar kralın sorusunu.

.

İlk saatlik çok çekişmeli geçen ölüm kalım savaşında, güçlü adam yıkılıverir en sonunda.

Ve onun omuzlarına basan mahkum darağacın da can verir.

Kral şaşkın bir halde sorar yaşlı bilgeye:

“Nasıl oldu da şu cılız adamın galip geleceğini bildin? Sen gerçek bir bilgesin…”

Yaşlı bilge yerinden kalkmış, sevinç içinde arkadaşına sarılan ve canını kurtaran mahkûma bakmış ve Kral'a şöyle demiş:

“Bunu bilmemin bilge olmakla alakası yoktur. İki mahkûm darağacına çıkarılmadan önce onları dikkatle izledim. Kendi istekleriyle çağırdıkları adamlar yanlarına geldiler. Biri çağırdığı güçlü adama bir kese altın verdi. Belli ki parasıyla tutmuştu onu, canını kurtarabilmek için. Bunun için o adamın güçlü vücudunun kâfi geleceğini düşünüyordu. Diğeri ise uzun uzun sarıldı arkadaşına. Birlikte gözyaşı döktüler. Sonra o cılız adam yeminler etti arkadaşına. ‘Ölsem yıkılmam’ diye. Gerçek birer arkadaş olduklarını anladım o anda... Ben sadece, menfaat üzerine kurulan şeylerin çok uzun sürmeyeceğini bilirim efendim... Unutmayın ki: ‘Menfaat üzerine kurulan her şey, yıkılmaya mahkûmdur...”

 

PERSLER VE KEDİLER

Pers İmparatorluğu MÖ 525'te Mısır'ı işgal ettiğinde, sadece kılıç ve mızrak getirmediler, “Kedileri” de getirdiler.

.

Pelusyum Savaşı'nda, Pers kralı II. Cambyses bir sorunla karşılaştı:

“Mısırlılar topraklarını ölümüne savunacak vahşi savaşçılardı.”

.

Ama aynı zamanda daha derin bir şey biliyordu:

Kedilere tanrıça Bastet'in kutsal varlıkları olarak tapıyorlardı.

Kediler; evin, doğurganlığın ve hayatın koruyucularıydı.

Onlara zarar vermek küfür olarak görülüyordu.

.

Böylece Cambyses tarihteki en zekice psikolojik stratejilerden birini geliştirdi.

Askerlerin kalkanlarına kedilerin yüzlerini boyadı ve ilerleyen asker hatlarından önce canlı kediler ve diğer kutsal hayvanları sürdü.

.

Tanrılarını gücendirmekten korkan Mısırlılar saldırmaya dayanamadı.

Savaş alanı kandan değil, tereddütten dolayı kaosa dönüştü.

.

Persliler o tereddütü yakaladılar.

Mısırlılar bocaladı ve Pelusyum düştü.

.

Mısır'ın fethi kaba kuvvetle değil, en derin inancını kendisine çevirerek elde edilmişti.

.

Hikâye, insan inancının hem bir kalkan hem de bir silaha dönüşebileceğinin en parlak ve rahatsız edici örneklerinden biri olarak önümüze çıkmıştı.

Cambyses sadece bir savaşı kazanmadı; kültür ve dini güç aracı olarak kullanarak savaşı yeniden tanımladı.