Çanakkale’de yoldan birini çevirseniz hep aynı şikâyetleri duyarsınız:
“Trafik, Temizlik, Otopark, Otobüsler…”
Her zaman olduğu gibi en son toplanan belediye meclisinde de konu aynıydı:
Otobüsler…
İYİ Parti Grup Başkanvekili, “Otobüs almak sorunu çözmez, raylı sistem düşünülmeli” diyerek farklı bir öneri sununca ortalık toz duman oldu.
Tartışma büyüdü ve mecliste sert bir polemik yaşandı; hatta “Masaya vurma olayı” bile gündeme geldi.
Başkan Muharrem Erkek ise “Raylı sistem için nüfus ve bakanlık kriterlerinin uygun olmadığını, mevcut şartlarda otobüs yatırımlarının daha gerçekçi olduğunu” savundu.
Çanakkale’nin bir türlü bitmeyen konusu meclise yine damgasını vurmuştu.
“Yeni otobüs alınsın mı alınmasın mı?”
Ama Çanakkale’de hiçbir şey o kadar basit değil ki.
Bir tarafta “Otobüs sayısını artırmak lazım” diyenler var.
Sebebini de “Çünkü şehir büyüyor, mahalleler genişliyor, üniversite var, Kepez var, hastane var… İnsanlar bir yerden bir yere gitmek istiyor” şeklinde açıklıyor.
Diğer tarafta ise “Otobüs çözüm değil, raylı sistem düşünülmeli” diyenler var...
Yani mesele aslında şu:
Bugünün çözümü mü, yoksa geleceğin hayali mi?
Mecliste bu tartışma biraz fazla hararetlenince masaya yumruk vurma sesleri yükseliverdi.
Siyasette bazen bu yol da seçilebiliyor.
Kim ki yumruk vurduğu masadan fazla ses çıkarırsa, o iyi siyasetçi oluyor.
Hazır mikrofon açık,
Hazır canlı yayın filan.
Belki de şov zamanıdır, kim bilir?
Muharrem Erkek diyor ki:
“Raylı sistem için nüfus kriteri var, bakanlık şartları var. Şu an mümkün değil.”
Muhalefet ise diyor ki:
“Şehrin geleceğini düşünmek lazım.”
Ne olacak peki?
Ortada kaldık her zaman olduğu gibi.
Çanakkale gerçekten zor bir şehir.
Bir yanda deniz, bir yanda üniversite, bir yanda yeni hastane, bir yanda Kepez, bir yanda havaalanı, bir yanda askeriye… Şehir coğrafya olarak küçük ama ulaşmak mümkün değil.
Otobüs sayısını artırırsınız, trafik artar.
Raylı sistem dersiniz, maliyet çıkar.
Sonuçta herkes aynı sorunun etrafında dönüp duruyor:
“Bu şehirde insanlar nasıl rahat hareket edecek?”
Nisan ayı toplantısının konusu da belli oldu şimdiden:
Ulaşım…
BİR DOKTORUNUN DÜŞÜNCELERİ:
1.Yaşlılık;
Resmen 60 yaşında başlar ve 80 yaşında sona ermelidir.
2. “Dördüncü yaş” veya ileri yaşlılık;
80 yaşında başlar ve 90 yaşında biter.
3. Uzun ömürlülük;
90 yaşında başlar ve ölümden sonra biter.
4. Yaşlıların temel sorunu yalnızlıktır.
Çoğu zaman eşler birlikte yaşlanamazlar; biri her zaman diğerinden önce gider.
Geride kalan dul erkek veya kadın, o zaman aile için bir yük haline gelir.
İşte bu yüzden;
Dostlarla bağı koparmamak,
Sık sık görüşmek,
Konuşmak çok önemlidir;
Böylece bunu asla dile getirmeseler de bazen için için hisseden çocuklara ve torunlara yük olunmaz.
Benim kişisel tavsiyem:
Hayatınızın kontrolünü asla kaybetmeyin.
Bu şu anlama gelir:
Ne zaman ve kiminle dışarı çıkacağınıza,
Ne yiyeceğinize, nasıl giyineceğinize,
Kimi arayacağınıza,
Kaçta yatacağınıza,
Ne okuyacağınıza,
Nasıl eğleneceğinize,
Ne satın alacağınıza,
Nerede yaşayacağınıza vb. kendiniz karar verin.
Çünkü bu şeyleri artık özgürce ve kendi başınıza yapamazsanız, başkalarına bağımlı, çekilmez bir insan haline gelirsiniz.
William Shakespeare şöyle derdi:
“Ben her zaman mutluyum.!”
“Neden biliyor musunuz?”
“Çünkü kimseden hiçbir şey beklemiyorum, kendimi kendim idare ediyorum.”
Beklemek her zaman acı verir.
Sorunlar sonsuz değildir:
Her zaman bir çözümleri vardır.
Çaresi olmayan tek şey ölümdür.
Tepki vermeden önce;
Derin bir nefes alın.
Konuşmadan önce;
Dinleyin.
Eleştirmeden önce;
Kendinize bakın.
Yazmadan önce;
İyi düşünün.
Saldırmadan önce;
Silahlarınızı indirin (sakinleşin).
Ölmeden önce;
Mümkün olan en güzel hayatı yaşayın.!
En iyi ilişki;
Kusursuz bir insanla olan değil,
Güzel ve ilginç bir şekilde yaşamayı öğrenmiş ve hala öğrenmekte olan biriyle kurulan ilişkidir.
Başkalarının kusurlarını görün ama niteliklerini takdir etmeyi ve kutlamayı da bilin.
Eğer mutlu olmak istiyorsanız;
Önce başkasını mutlu edin.
Bir şey arzuluyorsanız;
Önce kendinizden bir şeyler vererek başlayın.
Etrafınızı iyi, dost canlısı ve ilham verici insanlarla kuşatın ve siz de onlardan biri olun.
Unutmayın:
Zor anlarda, gözleriniz yaşlı olsa bile ayağa kalkın ve gülümseyerek şöyle deyin:
“Her şey yolunda, çünkü biz uzun bir evrim sürecinin meyveleriyiz.”
Alıntı
PANTOLON
Barbarların Giysisi:
Pantolon
Bugün sabah evden çıkarken hepimiz neredeyse otomatik bir hareketle pantolonumuzu giyiyoruz.
O kadar sıradan bir parça ki üzerinde düşünmüyoruz bile.
Oysa insanlık tarihinde pantolon, bir zamanlar “Barbarların giysisi” sayılıyordu.
Özellikle Antik Yunan Uygarlığı için pantolon oldukça tuhaf bir şeydi. Yunanlılar dizlere kadar uzanan tunik ve pelerin benzeri giysiler giyerdi.
Onlara göre iki ayrı paçası olan, bacakları saran bir giysi medeni insana yakışmazdı.
Bu yüzden pantolon giyen kavimler için küçümseyici bir ifade kullanırlardı: “Barbar.”
Ama Yunanlıların barbar dediği o insanlar, aslında tarihin en pratik giyim devrimlerinden birini yapıyordu.
Çünkü bozkırda yaşayan halklar için pantolon bir moda değil, hayatta kalma meselesiydi.
Örneğin; Orta Asya’nın ünlü savaşçı topluluğu İskitler, sürekli at üzerindeydi. Günlerce süren yolculuklar, avlar ve savaşlar…
Tunikle ata binmeye kalkarsanız kısa sürede perişan olursunuz.
Pantolon ise hem hareket özgürlüğü sağlar hem de soğuktan korur.
Bu yüzden tarihçiler pantolonun doğuşunu atlı göçebe kültürüne bağlar.
Nitekim birkaç yıl önce Çin’in tarım havzası bölgesinde yapılan kazılarda arkeologlar, yaklaşık 3000 yıllık pantolonlar buldu.
Bu pantolonlar öylesine ustaca dokunmuştu ki, diz bölümleri özellikle binicilik için güçlendirilmişti.
Yani bugünkü kot pantolonların diz takviyesi fikri, aslında binlerce yıl önce düşünülmüştü.
Pantolonun ikinci büyük sıçraması ise Roma dünyasında yaşandı.
Başlangıçta Roma İmparatorluğu da Yunanlılar gibi pantolona mesafeli duruyordu.
Romalı askerlerin klasik kıyafeti kısa tunikti.
Hatta Roma senatosu bir ara pantolonun şehirde giyilmesini bile yasaklamıştı.
Ama tarih bazen insanın inatlarını kırar.
Roma ordusu kuzeye doğru ilerleyip Avrupa’nın soğuk bölgelerine girince işler değişti.
Bugünkü Almanya ve Britanya taraflarında yaşayan kavimler pantolon giyiyordu.
Soğuk iklimde tunikle dolaşan Romalı askerler donma noktasına gelince, barbarların bu “Garip giysisinin” aslında çok akıllıca olduğunu anladılar.
Ve Roma ordusu pantolonu benimsemeye başladı.
Zamanla pantolon Avrupa’nın tamamına yayıldı.
Orta Çağ’da bu giysi artık neredeyse erkeklerin standart kıyafeti haline gelmişti. Ama bugünkü anlamda pantolonun gerçek patlaması “Sanayi Devrimi” ile geldi.
1849 yılında “Levi Strauss” adlı bir tüccar, Amerika’daki altın madencileri için dayanıklı iş pantolonları üretmeye başladı.
Kalın pamuklu kumaştan yapılan bu pantolonlar kısa sürede efsane oldu. Bugün hâlâ dünyanın en bilinen giysi markalarından biri olan “Levi's” böyle doğdu.
Pantolon artık barbarların değil, modern dünyanın sembolüydü.
İşin en ilginç tarafı ise şu:
Yüzyıllar boyunca pantolon sadece erkeklere ait bir giysi sayıldı.
Kadınların pantolon giymesi birçok ülkede yasaktı.
Hatta 19. Yüzyıl Paris’inde kadınların pantolon giymesi için polisten izin alması gerekiyordu.
Bugün ise durum tam tersine döndü.
Pantolon dünyanın en evrensel kıyafeti. New York’ta da giyiliyor, Tokyo’da da… Çanakkale’de de.
Kısacası bir zamanlar Yunanlıların küçümseyerek “Barbarların giysisi” dediği pantolon, bugün medeniyetin ortak kıyafeti haline geldi.
Tarih bazen böyle ironilerle doludur.
Birileri size “Barbar” diyorsa, belki de sadece geleceğin modasını siz başlatmışsınızdır.
SANDALYE TEORİSİ
Hayat bazen insanın karşısına büyük felsefeleri çok basit bir eşya ile çıkarır. Mesela bir sandalye…
Evet yanlış duymadınız:
Sandalye.
Geçenlerde sosyla medyada okudum.
“Sandalye Teorisinden bahsediyordu”
Başlığı ilk gördüğümde, “Herhalde mobilyacılar bir şey icat etti” diye düşündüm.
Ama meğer mesele koltuk takımı değil, insan ilişkilerinin anatomisiymiş.
Teori basit ama tokat gibi.
Her insanın hayatında bir masa var.
Aile masası, dostluk masası, iş masası… hatta bazen mahalle dedikodu masası.
Eğer biri sizi gerçekten istiyorsa ne yapar?
Siz daha yaklaşırken sandalye çeker.
“Gel kardeşim, otur” der.
Yer açar.
Tabak kaydırır.
“Bir çay daha getirin” diye seslenir.
Yani sizin orada olmanız doğal kabul edilir.
Kimse “Bu niye geldi?” diye bakmaz.
Ama hayatın bir de öbür tarafı var.
Bazı masalar vardır…
Siz ayakta beklersiniz.
Birileri size şöyle bakar:
“Hmm… Oturmalı mı bu şimdi?”
Sanki restoran değil, Birleşmiş Milletler güvenlik konseyi.
Sandalyeye oturmanız için veto kalkması gerekiyor.
Bazıları daha da ileri gider.
Sizi test ederler.
“Bakalım bu sandalyeyi hak ediyor mu?”
Sanki sandalye değil, krallık tahtı.
İşte teorinin can alıcı noktası burada:
Eğer siz sandalyeyi tekrar tekrar istemek zorunda kalıyorsanız, sorun sizde değildir.
Yanlış masadasınızdır.
Sürekli kendinizi küçültüyorsanız…
“Ben de kenara ilişiveririm” diyorsanız…
“Ben zaten fazla yer kaplamam” moduna geçtiyseniz…
Orada bir gariplik vardır.
Ama işin daha ilginç bir tarafı var.
Bazen insanlar yanlış masalarda kalmaya kendi kendilerine razı olurlar.
Çünkü çocukluktan gelen bir ses içimizde fısıldar:
“Fazla yer kaplama.”
“İdare et.”
“Şükret sana yer veriyorlar.”
Ve insan ne yapar?
Sandalyenin zaten kendisi için çekilmesi gereken yerlerde bile ayakta beklemeyi öğrenir.
Garson gelse “Beyefendi buyurun oturun” dese, biz hâlâ “Yok yok ben ayakta iyiyim” diyecek hale geliriz.
Oysa hayatın en basit gerçeği şudur:
Sizi fazlalık gibi gören yerde yer kapmak için savaşmayın.
Varlığınızın rahatsız ettiği masada ısrar etmeyin.
Çünkü doğru insanlar sizi tartmaz.
“Acaba oturmalı mı?” diye düşünmez.
Onlar çoktan sandalyeyi çekmiştir.
Hatta bazıları bir adım ileri gider:
“Gel, sandalyeyi bırak koltuğa geç” der.
Hayatta mesele bazen sandalyeyi kazanmak değildir.
Doğru masayı bulmaktır.
Ve çoğu zaman değişmesi gereken masa da değildir.
İnsanın kendi içindeki o eski inançtır:
“Ben yerimi hak etmiyorum.”
O inanç değiştiği gün…
Bir bakarsınız hayatın ortasında size ayrılmış bir sandalye zaten duruyor.
Üstelik kimseye söylemeden;
Çoktan çekilmiştir.