Dünya siyasetinde bazı cümleler vardır, sihirli formül gibidir.

Mesela: “Kitle imha silahları var!”

Bu cümle kurulduğu an, diplomasi bavulunu toplar, hukuk kapıdan sessizce çıkar, geriye sadece jet sesleri kalır.

Hatırlayalım…

Irak’a operasyon yapılırken gerekçe neydi?

“Kimyasal silah var!”

Hedefte kim vardı?

“Saddam Hüseyin.”

Sonuç?

Silah bulunamadı.

Ama ülke bulunduğu yerden alındı, parçalarına ayrıldı.

Şimdi benzer bir senaryo başka bir başlıkla önümüze geliyor.

Bu kez dosyada İran yazıyor.

Suçlama yine tanıdık:

“Nükleer silah yapabilir.”

Burada şuna dikkat edelim:

“Yaptı” değil,

“Yapabilir.”

Yani ortada bir niyet ihtimali var.

İhtimal üzerinden bomba atılıyor.

Bu, mahalledeki şu mantığa benziyor:

“Bu çocuk büyüyünce yaramaz olabilir, şimdiden bir dövelim.”

Uluslararası hukuk kitaplarında bunun adı yok. A

ma sokak jargonunda bir adı var:

“Ali kıran baş kesen!”

Peki bu kararları kim veriyor?

Birleşmiş Milletler mi?

Küresel uzlaşma mı?

Yoksa “Ben yaptım oldu” diplomasisi mi?

Birleşmiş Milletler var ama çoğu zaman seyirci tribününde.

Amerika Birleşik Devletleri var, “Küresel güvenlik” dosyasını elinde tutuyor.

Yanında çoğu zaman İsrail de duruyor.

Elbette her ülkenin güvenlik kaygısı olabilir.

Elbette nükleer silah tehlikelidir.

Ama şu soruyu sormadan geçemeyiz:

“Bir ülkenin ileride vereceği muhtemel zararı engellemek için bugün daha büyük bir zararı vermek hangi matematikte doğru çıkıyor?”

Irak örneği ortada.

Devlet çöktü.

Mezhep savaşları büyüdü.

Milyonlar yerinden oldu.

Terör örgütleri türedi.

Yani “İstikrar getireceğiz” denilen coğrafya, yıllarca istikrarsızlığın laboratuvarına döndü.

Şimdi soralım:

Bu yöntemle gerçekten güvenlik mi sağlanıyor, yoksa yeni krizler mi üretiliyor?

Peki Dünya neden susuyor?

Belki de mesele görmemek değil.

Mesele, gücü elinde tutana “Dur” diyebilecek iradenin olmaması.

Uluslararası sistem, eşitler kulübü değil; “Güçler Ligi” gibi çalışıyor.

Hakem var ama düdüğü çalamıyor.

İşin mizahı şu:

Bir ülke “Nükleer silah yapabilir” diye vuruluyor.

Ama gerçekten nükleer silaha sahip olanlara kimse bir şey diyemiyor.

Onlar kulübün VIP salonunda.

Peki ne olacak?

Eğer tarih bize bir şey öğrettiyse şunu söylüyor:

“Bombalar rejimleri değiştirebilir ama zihniyetleri değiştirmez.”

“Yıkım, kısa vadede zafer gibi görünür; uzun vadede hesap çıkarır.”

Ortadoğu zaten barut fıçısı.

Bir kıvılcım, sadece hedef alınanı değil, çevresini de yakar.

Bu coğrafyada atılan her bomba, sadece toprağa değil, geleceğe düşüyor.

Belki de asıl sorulması gereken soru şu:

“Dünya gerçekten güvenlik mi istiyor, yoksa kontrol mü?”

Eğer kontrol istiyorsa yöntem belli.

Ama güvenlik istiyorsa, o jetlerin gürültüsünden önce biraz akıl sesi gerekiyor.

Aksi halde yarın yine aynı manşeti okuruz:

“Bir ülkede daha kitle imha silahı şüphesi…”

Anlayacağınız masal hep aynı.

Sadece ülke adı değişiyor.

TEKNOLOJİ DERSİ

Bu alıntı yazıyı sosyal medyada gezinirken buldum.

“Paylaşın!” Diyordu, ben de aldım sizlerle paylaşmak istedim.

Dün ABD'nin İran'a düzenlediği operasyonda Hamaney ve beraberindeki yaklaşık 40 yetkili öldürüldü.

Herkes şu soruları soruyor.

“Hamaneyin yeri nasıl tespit edildi?” “İhanete mi uğradı?”

“Yoksa yapay zeka ile mi bulundu?”

“Anlatıyorum” demiş ve anlatmış yazıyı yazan:

Ama bu olayı daha iyi anlamanız için size bir olay anlatacağım.

11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler vurulduğunda Amerika aylarca bu olayı araştırdı.

Yapılan araştırmaların sonucunda CIA büyük bir sorun keşfetti.

Saldırganların hepsi zaten bilinen kişilerdi.

CIA birini izliyordu.

FBI diğerinin adresine sahipti.

Ama hiçbir kurum birbiriyle iletişim kuramamıştı.

“Bu hata bir daha yaşanmasın” diye CIA harekete geçti.

2003'te Silikon Vadisi'nde “Palantir” adlı bir şirket kuruldu.

Palantir ne yapıyor?

Farklı kurumlardaki tüm verileri tek bir sisteme topluyor.

Telefon kayıtları, banka hareketleri, uydu görüntüleri, casus raporları.

Hepsi tek yerde.

Ama asıl zor olan verileri toplamakta değil. Bunların arasında ki bağlantıları bulmakta.

Bir telefon görüşmesi tek başına anlamsız.

Bir banka havalesi de.

Ama aynı kişi her salı aynı numarayı arıyor, her çarşamba aynı hesaba para gönderiyor ve her perşembe aynı adrese gidiyorsa, ortada bir düzen var.

Bir insanın haftalarca davranışını izliyor. Nerede yemek yiyor, kiminle buluşuyor, hangi yollardan gidiyor.

Hepsini kaydediyor.

Ve bir gün bu rutinden sapıldığında alarm veriyor.

Telefon kapatılsa bile alışkanlıklar ele veriyor.

Normalde önceden bu analizleri Palantir uygulamasını kullanan analistler yapıyorlardı.

Manuel kontrol ediyorlardı.

Bu sistem 20 yıl boyunca büyüdü. Pentagon'un ana istihbarat platformu haline geldi.

2023'te Palantir'e yapay zekâ entegrasyonu geldi.

Palantir veriyi topluyor.

Claude o veriyi okuyor, anlıyor ve yorumluyor.

Farklı dillerdeki iletişimleri çözüyor, binlerce sayfa belgeyi dakikalar içinde tarıyor ve "Şu anda operasyon yaparsak ne olur?" sorusuna simülasyon ile cevap üretiyor.

Yüzlerce analistin günlerce uğraşıp yapacağı işi dakikalar içerisinde hallediyor.

Yapay zekanın ilk büyük sınavı Venezuela'da geldi.

Ocak 2026'da ABD Venezuela'ya operasyon başlattı ve Maduro eşiyle birlikte yakalandı.

Wall Street, “Operasyonda Claude kullanıldığını” açıkladı.

Claude Maduro'nun rutin hareketlerini kaydetti, güvenlik açıklarını buldu, zamanlamayı belirledi ve sahadan gelen verileri anlık işledi.

İlk sınav geçildi.

2 ay sonra çok daha büyük bir hedef geldi.

“Hamaney.”

Dünyanın en korumalı liderlerinden biriydi.

Her gece farklı yerde kalıyordu.

Telefon kullanmıyordu.

Dijital iz bırakmıyordu.

Ama istihbaratta bir kavram var.

Dijital egzoz.

“Siz iz bırakmasanız bile çevrenizdekiler bırakır.”

Hamaney telefon kullanmıyordu ama korumaları kullanıyordu.

Kendisi görünmüyordu ama konvoyları uydudan görünüyordu.

Toplantılarını gizli tutuyordu ama öncesindeki yiyecek siparişleri, güvenlik takviyesi ve araç hareketleri gizli kalmıyordu.

CIA aylardır bu izleri Palantir ile topluyordu.

Sistem aylarca veri biriktirdi, bir düzen çıkardı ve Hamaney'in düzenli kullandığı bir sığınağı tespit etti.

28 Şubat sabahı son parça yerine oturdu. Hamaney o gün sığınakta üst düzey güvenlik toplantısı yapacaktı.

Sabah saat 09:40'da…

.Hamaney, genelkurmay başkanı, savunma bakanı ve yaklaşık 40 İran yetkilisi operasyonda hayatını kaybetti.

Şimdi durun ve yapay zekânın zaman çizelgesine bakın.

2022'de metin yazıyordu.

2023'te belge özetliyordu.

2024'te veri analiz ediyordu.

2025'te problem çözüyordu.

2026'da devlet başkanı yakalattı, Bir ülkenin dini liderini öldürttü.

4 yıl önce metin yazıyordu.

Bugün savaş kazandırıyor.

Peki 4 yıl sonra ne yapacak?

Analiz yapmaya devam mı edecek?

Yoksa kendi mi karar verecek?

İran bize savaş dersi vermedi.

Teknoloji dersi verdi.

(Alıntı)

SANATÇI FARKI

İrlanda’da sanatçıya “Temel Gelir” veriliyor, bizde “Figüran Sözleşmesi…”

Dünyanın bir ucunda, İrlanda devleti sanatçısına diyor ki:

“Al sana aylık yaklaşık 1.300 Euro. Üret. Kafanı kiraya, faturaya yorma.”

Dünyanın başka bir köşesinde ise sanat emekçileri şöyle sesleniyor:

“Sanat emekçisi figüran değildir! Güvencesiz çalışma kader değildir!”

Aradaki fark yalnızca para değil.

Aradaki fark, bakış açısı.

İrlanda Modeli:

“Üret, Biz Arkandayız”

İrlanda 2022’de “Basic Income for the Arts” pilot programını başlattı.

Seçilen yaklaşık 2.000 sanatçıya haftalık 325 Euro ödeme yaptı.

Amaç: “Sanatçının hayatta kalma mücadelesini hafifletmek ve üretimi artırmak.”

Mesaj netti:

“Sanat, kamusal bir değerdir.

Sanatçı, ekonomik kazanın yan ürünü değildir.”

Bizdeki Tartışmaise şu noktada:

“Figüran Sözleşmesi”

Öte yanda bizde, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bünyesinde uygulanan “Figüran Sözleşmesi” eleştiriliyor.

Eleştirinin özü şu:

Süreli ve güvencesiz çalışma,

Sosyal haklarda belirsizlik,

Sanat emeğinin “Geçici iş gücü” gibi görülmesi.

Sanat emekçileri diyor ki:

“Biz sahnede arka planda duruyor olabiliriz ama hayatın arka planında yaşamıyoruz.”

Ve haklı bir cümle kuruyorlar:

“Sanat emekçisi figüran değildir.”

Mizahi Bir Kıyas Yapalım

İrlanda’da devlet:

“Sanatçı rahat etsin ki eser üretsin.”

Bizde tartışma:

“Sanatçı önce sözleşmesini anlasın.”

İrlanda’da sanatçı sabah kalkıp “Beste yapıyor.”

Bizde sanatçı sabah kalkıp “SGK primine bakıyor.”

Orada devlet diyor ki:

“Risk al, deney yap, yaratıcı ol.”

Burada sistem bazen şunu fısıldıyor:

“Önüne bak, yürü…”

Mesele Para mı?

Kısmen.

Ama asıl mesele şu zihniyet farkı:

Sanatçıyı stratejik kültürel sermaye olarak mı görüyorsun?

Yoksa dönemsel olarak ihtiyaç duyulan “Ek kadro mu?”

İrlanda modeli, sanatı ekonomik getirisinden bağımsız olarak kamusal yatırım kabul ediyor.

Bizde ise tartışma hâlâ emeğin güvencesi düzeyinde dönüyor.

İşin İronisi şudur:

Sahnede “Figüran” diye bir kavram vardır ama toplum hayatında herkes başrol olmak ister.

Sanatçıya “Figüran sözleşmesi” yaparken, kültür politikasında başrol oynamayı beklemek biraz ironik değil mi?

Ve son olarak:

Bir ülkede sanatçıya verilen değer, o ülkenin geleceğe bıraktığı nottur.

İrlanda bir not düşmüş:

“Sanatçıya güveniyoruz.”

Bizim notumuz hâlâ taslak aşamasında gibi.

Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormalıyız:

“Sanatçıya güvenmeyen bir sistem, sahnede alkış bekler mi?”