Ortadoğu’da savaşlar bir sabah ansızın başlamaz. Önce zemin hazırlanır. İttifaklar kurulur, cepheler belirlenir, sınırlar fiilen esnetilir.
Son yıllarda ABD-İsrail askeri iş birliği yalnızca Gazze ile sınırlı kalmadı. Suriye’de İran bağlantılı hedeflere yönelik hava operasyonları, Lübnan’da Hizbullah unsurlarına karşı yürütülen koordineli baskılar ve bölgedeki Amerikan üslerinin aktif savunma hattına dönüşmesi, aslında bugün yaşadıklarımızın fragmanlarıydı.
Suriye topraklarında İran destekli milislerin vurulması artık sıradan bir haber haline gelmişti. Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasındaki düşük yoğunluklu çatışma düzenli aralıklarla tırmanıyordu.
ABD ise hem Doğu Akdeniz’deki donanma varlığı hem Irak ve Suriye’deki üsleriyle bu denklemde açık biçimde taraf konumundaydı.
İran, bu süreci “Çevreleme stratejisi” olarak okudu. Washington ve Tel Aviv ise bunu “Önleyici güvenlik doktrini” çerçevesinde savundu.
Ve sonunda doğrudan cephe açıldı.
Bugün yaşanan İran-ABD-İsrail savaşı, bir anda patlayan bir kriz değil; yıllardır süren vekâlet savaşlarının, hava operasyonlarının ve stratejik sabır politikalarının birikmiş sonucudur.
Şimdi gelin, bu sürecin kronolojisine bakalım…
1) Suriye Sahası: Gölge Savaşın Başlangıcı (2011 sonrası)
Suriye iç savaşı, İran ile İsrail’i fiilen karşı karşıya getiren ilk geniş zemin oldu. İran, Beşşar Esad yönetimini ayakta tutmak için sahaya milis gücü, danışman ve lojistik destek gönderdi.
İsrail ise “İran’ın Suriye’de kalıcı askeri altyapı kurmasına izin vermeme” doktrinini benimsedi. Bu çerçevede yıllar boyunca İran bağlantılı hedeflere yüzlerce hava saldırısı düzenledi. ABD de doğrudan ya da dolaylı biçimde bu denklemin içindeydi.
Bu dönem, savaş ilanı olmadan yürütülen bir askeri deneme alanıydı.
2) Lübnan Cephesi: Hizbullah Faktörü
Lübnan’da İran’ın en önemli bölgesel uzantısı olan Hizbullah, İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor.
İsrail’in kuzey sınırı, artık sadece bir sınır değil; İran’ın uzanan kolu olarak tanımlanıyor. Düşük yoğunluklu çatışmalar, roket atışları ve karşılık bombardımanları, 2020’lerden itibaren neredeyse rutin hale geldi.
Bu hat, İran’ın “İleri savunma hattı”, İsrail’in ise “Öncelikli bertaraf alanı” oldu.
3) ABD’nin Doğrudan Angajmanı
Irak ve Suriye’deki Amerikan üsleri, İran destekli grupların hedefi haline geldi. Buna karşılık ABD, İran bağlantılı milis altyapılarını vurdu.
Washington uzun süre doğrudan İran topraklarını hedef almaktan kaçındı. Ancak İsrail’le askeri koordinasyon derinleşti; hava savunma sistemleri entegre edildi, istihbarat paylaşımı arttı.
Bu aşamada savaş henüz ilan edilmemişti -ama taraflar fiilen cephe tutmuştu.
4) 2025: İlk Açık İran-İsrail Çatışması
2025 yazında İsrail, İran’ın nükleer ve askeri altyapısına yönelik geniş çaplı bir operasyon başlattı. İran ise balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla doğrudan karşılık verdi.
Bu, iki ülke arasında ilk açık ve doğrudan askeri yüzleşmeydi.
Artık vekiller değil, devletler konuşuyordu.
5) 2026: ABD-İsrail Koordineli Saldırısı
2026 başında ABD ile İsrail’in koordineli operasyonu, çatışmayı yeni bir evreye taşıdı. İran içindeki kritik hedefler vuruldu. Bu aşama, artık “Bölgesel gerilim” değil, açık bir savaş olarak tanımlanabilirdi.
İran da karşılık verdi. ABD üsleri, İsrail şehirleri, Körfez hattı tehdit altına girdi. Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji güvenliği tartışmaya açıldı.
Ve dosya, yerel olmaktan çıktı ve küresel bir meseleye dönüştü.
Özetle Ne Oldu?
Önce Suriye’de dolaylı çatışma başladı.
Sonra Lübnan hattı ısındı.
ABD üsleri devreye girdi.
Ardından İran ile İsrail doğrudan karşı karşıya geldi.
Son olarak ABD resmen savaşın içine girdi.
Yani bu savaş, bir gecede değil; adım adım, katman katman inşa edildi.
İRAN'DA NELER OLACAK?
İran ile ABD-İsrail ilişkileri, 1979’daki İran İslam Devrimi’nden bu yana bir karşıtlık hikâyesi üzerine kuruldu. Tahran, Batı’nın bölgesel etkisine karşı rol-model pozisyonu üstlendi; İsrail’i Ortadoğu’daki stratejik rakip olarak gördü ve Lübnan’dan Yemen’e kadar birçok yerde fiili vekil savaşları yürüttü. ABD ise İran’ı nükleer programı, balistik füzeleri ve bölgesel nüfuz politikaları üzerinden uzun yıllardır “Bölge tehdidi” olarak tanımladı.
Gerilim, açık ateşli çatışmalarla ilk büyük boyutunu 13-15 Haziran 2025 tarihlerinde gösterdi. O günlerde İsrail, İran’ın nükleer ile askeri altyapısına ciddi hava saldırıları yaptı; İran da yüzlerce balistik füze ve İHA ile İsrail’e karşılık verdi. Bu savaşta her iki tarafta da sivil ve askerî kayıplar oldu ve bölge uzun süreli bir tempoya sürüklendi.
O tarihlerde İran’ın balistik füzeleri İsrail şehirlerini vurdu; hatta bir hastaneye yönelik saldırı ciddi yaralanmalara yol açtı. İsrail de İran iç bölgelerine geniş çaplı saldırılar düzenledi. Bu ilk sıcak savaş, taraflar arasında doğrudan çatışma riskini ilk kez somutlaştırdı.
2026’DA SAVAŞIN SEYRİ DEĞİŞTİ
28 Şubat 2026 tarihli saldırılar ise tüm dengeleri sarstı. Amerika ve İsrail koordineli bir şekilde İran’a büyük ölçekli saldırı başlattı “Operation Epic Fury” adıyla bilinen bu saldırı, Tahran’dan Kum’a kadar birçok hedefi vurdu. Bu operasyon sırasında İran’ın dini ve siyasi lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürüldüğü açıklandı; bu, sadece Tahran rejimi içinde derin bir sarsıntıya yol açmakla kalmadı, aynı zamanda bölgesel dengelerde dramatik bir kırılma yarattı.
Bu saldırıların hemen ardından İran, ABD üsleri ile İsrail şehirlerine balistik füze ve drone saldırılarıyla karşılık verdi; hava savunma sistemleri birçok ülkede aktif hale getirildi. Hürmüz Boğazı ve çevresindeki deniz yolları üzerinde boğulma riski arttı ve uluslararası enerji piyasalarında şok dalgaları oluştu.
İran tarafında sivillerin de hedef alındığı yönünde güçlü iddialar var; örneğin Tahran yakınlarında bir ilkokul saldırısında 148’den fazla çocuğun öldüğü bildirildi.
Bu tür olaylar, savaşın dramatik insani boyutunu gösteriyor.
BUGÜNKÜ DURUM ŞÖYLE SEYREDİYOR
Şu anda savaş hâlâ aktif ve yoğun.
İran, ABD ve İsrail’e yeni füze saldırıları düzenliyor;
ABD-İsrail ittifakı, İran’ın savunma ve hücum kapasitelerine yönelik baskıyı sürdürüyor;
Bölge ülkelerinin hava sahalarında sirenler çalıyor, hava savunması aktif;
Birleşmiş Milletler ve birçok ülke tansiyonu düşürme çağrısı yapıyor.
Görünüşe göre kısa süreli lokal ateşkesler yerine, daha geniş kapsamlı ve sancılı bir konjonktür bizi bekliyor.
Rejim açısından:
Hamaney’in ölümünün ardından Tahran’da yeni bir liderlik boşluğu var. Bu boşluğun nasıl doldurulacağı İran’ın geleceğini belirleyecek en önemli meselelerden biri:
Reformcu kesimler ile sertlik yanlıları arasındaki rekabet artabilir;
Rejim içi güç dengesi yeniden şekillenecek;
Yönetim geçici bir konseyle idare ediliyor, ancak uzun vadeli otorite belirsiz.
Toplumsal açıdan:
İran’da yıllardır süren sosyal ve siyasi gerilimler var. 2026 başında bile büyük kentlerde protestolar görüldü; bir kesim rejimden memnun değil ve iç gerilimler devam ediyor.
Ekonomi ve altyapı:
Savaş, yaptırımlar ve batı ile ilişkilerin kopması ekonomik yapıyı daha da zorlayacak. İran’ın petrol ve ticaret gelirleri yara alıyor; bu da reform ihtiyacını artıracak.
Ve nihayetinde:
İran’da kısa vadede daha sert milliyetçi bir tutum, orta vadede ise siyasi belirsizlik ve içeride artan baskılar görebiliriz.
RUSYA VE ÇİN NE YAPACAK?
Bu savaşın bölgesel sınırları, büyük güçlerin doğrudan askeri müdahalesi olmadan da genişleyebilir:
Rusya: Moskova şu anda doğrudan askeri müdahaleye girmedi; ancak İran ile stratejik ilişkileri var ve bölgesel çıkar dengeleri açısından bu savaştan etkileniyor. Rusya geçmişte İran’a askeri ve diplomatik destek verdi; bu da ileride dolaylı veya sınırlı bir müdahale ihtimalini tamamen ortadan kaldırmıyor.
Çin: Pekin, bölgedeki enerji güvenliği ve ticaret yolları açısından İran’la bağlarını koruma eğiliminde. Çin’in doğrudan askeri müdahalesi kısa vadede düşük olasılık gibi görünse de diplomasi masasında kritik bir aktör olabilir.
Böylece her iki ülke için de sahaya doğrudan girmek yerine diplomasi, ekonomik baskı ve bölgesel stratejik konumlar üzerinden rol alma ihtimali daha yüksek. Ancak savaş genişlerse bu tahminler değişebilir.
BİZ NEYE HAZIR OLMALIYIZ?
Bu savaş, sadece iki ülke arasındaki bir yüzleşme değil; küresel güç dengelerini sorgulatan, enerji güvenliğini ve bölgesel ittifakları yeniden tarif eden bir kavşak.
Kısa vadede barış umutları zayıf; tansiyon hâlâ yüksek.
İran’da siyasi belirsizlik ve toplumsal gerilim artabilir.
Bölgesel aktörlerin krize dahil olma olasılığı düşük değil, ancak doğrudan askeri müdahale şimdilik uzak gözüküyor.
Ortadoğu’daki her büyük kriz, Türkiye için “Uzaktan izlenen” bir olay değildir.
Çünkü Türkiye, sadece komşu değil; aynı zamanda NATO üyesi, enerji geçiş ülkesi ve bölgesel aktördür.
Önce çıplak gerçekleri masaya koymak lazım.
Türkiye;
Suriye ile uzun sınır paylaşır.
Irak üzerinden İran’a komşudur.
İran ile 560 km kara sınırı vardır.
NATO üyesidir.
Aynı zamanda İsrail ile diplomatik ilişkileri bulunan bir ülkedir.
Yani Türkiye coğrafi olarak tam ortadadır.
1) ASKERİ AÇIDAN RİSK VAR MI?
Doğrudan savaşın Türkiye topraklarına sıçrama ihtimali şu an için düşük, ancak sıfır değil.
Risk başlıkları şunlar:
ABD Üsleri Meselesi
Türkiye’deki İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü NATO altyapısının parçasıdır.
Eğer İran, ABD’ye karşı bölgesel bir genişleme stratejisi izlerse, teorik olarak NATO altyapılarını hedef kategorisine alabilir. Ancak bu, İran’ın NATO ile doğrudan savaşa girmesi anlamına gelir ki bu son derece risklidir.
Bu yüzden İran’ın Türkiye’yi doğrudan hedef alması stratejik açıdan rasyonel görünmüyor.
Suriye Cephesi
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde askeri varlığı var. İran destekli milisler de Suriye sahasında aktif.
Çatışma Suriye’de genişlerse, Türk askerinin bulunduğu alanlar dolaylı risk altına girebilir. Bu doğrudan Türkiye’ye savaş açılması değil; ama “Çatışma alanının genişlemesi” olur.
2) EKONOMİK VE ENERJİ RİSKİ
Asıl büyük risk askeri değil, ekonomik.
Hürmüz Boğazı kapanırsa petrol fiyatları fırlar.
Ülkemiz enerji ithalatçısıdır.
Döviz ve enflasyon baskısı artar.
Yani savaş Türkiye’ye tankla değil; petrol fiyatıyla gelir.
3) GÖÇ DALGASI RİSKİ
Eğer İran içinde istikrarsızlık büyürse, yeni bir göç dalgası ihtimali ortaya çıkar.
Ülkemiz daha önce Suriye iç savaşında milyonlarca sığınmacı aldı.
Benzer bir tablo İran’da yaşanırsa Türkiye ciddi bir sınır baskısı ile karşılaşabilir.
4) ERBAKAN VE “BÜYÜK ORTADOĞU” UYARILARI
Necmettin Erbakan yıllar boyunca ABD-İsrail eksenli bölgesel müdahalelerin Türkiye’yi de içine alacak şekilde genişleyebileceğini savunmuştu.
Erbakan’ın temel tezi şuydu:
“Ortadoğu’daki planlar parçalı değildir; domino etkisi yaratır.”
Benzer uyarılar farklı dönemlerde başka siyasi figürler tarafından da dile getirildi. Argüman genellikle şuydu: Bölge haritası yeniden şekillendirilirken Türkiye bundan muaf kalamaz.
Ancak burada kritik soru şu:
Bugünkü savaşın amacı rejim değişikliği mi, yoksa askeri caydırıcılık mı?
Eğer amaç İran’ı zayıflatmaksa Türkiye hedef değildir.
Eğer amaç bölgesel düzeni yeniden inşa etmekse, o zaman Türkiye dolaylı etkilenir.
5) RUSYA VE ÇİN DENKLEMİ TÜRKİYE’Yİ NASIL ETKİLER?
Rusya ve Çin doğrudan savaşa girerse tablo değişir.
Türkiye hem NATO üyesi hem Rusya ile ekonomik ilişkileri güçlü bir ülkedir. Böyle bir genişleme, Ankara’yı zor bir diplomatik dengeye iter.
Ancak şu aşamada Moskova ve Pekin’in doğrudan askeri müdahalesi düşük olasılıktır.
TÜRKİYE İÇİN EN GERÇEKÇİ SENARYO
Şu anki tabloya bakıldığında:
Doğrudan askeri saldırı ihtimali düşük
Dolaylı güvenlik riski var
Ekonomik etkilenme yüksek ihtimal
Göç baskısı orta–yüksek risk
Diplomatik denge ihtiyacı artacak
Türkiye’nin en güçlü pozisyonu şu olur:
Taraf olmadan denge siyaseti yürütmek,
Enerji ve ekonomi şoklarına hazırlıklı olmak,
Suriye sahasında askeri riskleri minimize etmek,
VE
Bu savaş Türkiye’ye top mermisi olarak sıçramayabilir.
Ama enerji faturası, göç dalgası ve jeopolitik baskı olarak kapıyı çalabilir.
Tarih bize şunu öğretti:
“Ortadoğu’da hiçbir yangın, komşu evin penceresini ısıtmadan sönmez.”