1979 yılı…
İran’da tarih sahnesini değiştiren bir devrim yaşandı.
İran Şahı ülkeyi terk etti ve önce Türkiye, sonra Irak ve nihayetinde Fransa’da sürgünde bulunan bir din adamı olan Ayetullah Humeyni, Paris’ten bir uçakla Tahran’a getirildi.
Ve İran’da yeni bir dönem başladı.
Adı:
Molla rejimiydi…
İlginç olan şu:
Bugün İran’daki rejimi “Dünya için tehdit” olarak gösteren birçok Batılı ülke, o gün bu dönüşümü yaratanlardı nedense…
Şimdi ise aynı aktörler, aynı rejimin ortadan kaldırılması için çaba gösteriyor.
Eh haliyle insan kendi kendine sormadan edemiyor:
“Bu nasıl bir iş?”
1979’daki İran Devrimi, resmi anlatıya göre halkın Şah’a karşı ayaklanmasıydı.
Şah gerçekten de otoriter bir yönetim kurmuştu.
Ama mesele yalnızca demokrasi değildi.
Şah, Batı’nın bölgedeki en güçlü müttefiklerinden biriydi.
Ancak aynı zamanda giderek bağımsızlaşan bir liderdi.
Petrol politikalarında daha fazla söz istiyor, bölgesel güç olma yolunda ilerliyordu.
Bu durum bazı güç merkezlerini rahatsız ediyordu.
Durum böyle olunca da Paris’te sürgünde bulunan Humeyni, batı basınının yoğun ilgisiyle dünyaya tanıtıldı.
Fransa’dan yaptığı açıklamalarla İran’daki devrimin sembolü haline getirildi.
Ve kaçınılmaz son hazırandı:
Humeyni bir gün, bir uçakla İran’a döndü.
Tam
45 yıl sonra…
Bugün aynı İran yönetimi için şu ifadeler kullanılıyor:
“Radikal rejim”
“Dünya barışı için tehdit”
“Ortadoğu’nun istikrarsızlık kaynağı”
Peşinden çözüm öneriliyor?
Bombalar.
Yaptırımlar.
Savaş tehditleri.
Dün kurulmasına ses çıkarılmayan, hatta dolaylı biçimde önü açılan bir düzen bugün neden hedef haline geldi?
Sebep çok açık:
“Çünkü çıkarlar değişti…”
Uluslararası politikaların ahlaki ilkelerle değil, çoğu zaman çıkarlarla yürüdüğünü hepimiz biliriz.
Öğrettiler zaten.
Buna göre:
“Dün gerekli görülen bir aktör, bugün tehdit olarak ilan edilebilir.”
“Dün desteklenen bir güç, yarın düşman olabilir.”
Ortadoğu’nun son yarım yüzyıllık tarihi bunun örnekleriyle dolu.
Bir dönem desteklenen liderlerin daha sonra “Diktatör” ilan edilmesi,
Bir dönem müttefik olan devletlerin daha sonra “Terör destekçisi” sayılması…
Bu coğrafyada bu hikâyeleri defalarca gördük.
Bu büyük stratejik satrançta taşlar, emperyalist devletlerin elindedir.
Ama bedelini çoğu zaman çocuklar, kadınlar, askerler canlarıyla öder.
Savaşlar şehirleri yıkar.
Yaptırımlar ekonomileri çökertir.
Ve ne yazık ki:
Her defasında aynı cümle kurulur:
“Demokrasi getiriyoruz.”
Oysa geriye çoğu zaman yalnızca yıkım kalır.
Peki size buradan sorsam:
“Gerçekten sorun rejimler mi?”
Yoksa, “Rejimlerin kimin çıkarına hizmet ettiği mi?”
Çünkü tarihin ironisi bazen çok serttir.
Dün uçağa bindirilip ülkesine gönderilen adamı, yıllar sonra bombalarla devirmeye kalkılırsa insan ister istemez düşünür:
“Devrim bunun neresinde?”
Çocukların bile anlayacağı, “Baştan beri kurulmuş bu oyunu” mahallece izliyoruz ve “Ah!”, “Vah!” çekiyoruz.
Tek yapacağımız şey, yaşananlardan ders çıkarmak…
FÜZELER
Modern savaşların görüntüsü değişti.
Eskiden savaş dediğiniz şey tankların ilerlediği, askerlerin siper kazdığı bir sahneydi.
Şimdi savaş çoğu zaman gökyüzünde başlıyor.
Bir düğmeye basılıyor, bin kilometre öteden bir füze havalanıyor ve birkaç dakika sonra başka bir ülkenin semalarında ölüm taşıyan bir gölge beliriyor.
İran-İsrail geriliminin son savaşında da olan tam olarak buydu.
İran, Ortadoğu’nun en büyük füze cephaneliklerinden birini kullanarak yüzlerce füze ve drone fırlattı.
Analizlere göre; İran’ın elinde 1300 km’den 2500 km’ye kadar menzile ulaşabilen çok sayıda balistik füze bulunuyor.
Bu füzelerin isimleri bile adeta bir savaş sözlüğü gibi:
Shahab-3:
“Alevli yıldız” veya “kayan yıldız”
İran’ın eski ama hâlâ en çok kullanılan balistik füzelerinden biri.
Yaklaşık 1300 kilometre menzile sahip.
Bu menzil İran’dan ateşlendiğinde İsrail’e ulaşması için yeterli.
Gökyüzüne fırlatıldığında birkaç dakika içinde atmosfere çıkar, sonra yerçekimiyle hedefe doğru düşmeye başlar. İşte bu yüzden adı “Balistik füze”
Sejjil (Siccil):
“Pişmiş taş” veya “Sert taş”
Fil suresinde geçiyor.
İran’ın daha yeni ve daha hızlı füzelerinden biri.
Yaklaşık 2000 kilometre menzilli.
Mach 12’ye kadar çıkan hızı var.
Katı yakıtlı olduğu için hızlı hazırlanabiliyor.
Yani rampaya konulup ateşlenmesi saatler değil, bazen dakikalar sürüyor.
Kheibar Shekan
“Hayber Kalesi’ni Yıkan” anlamında.
Son yıllarda en çok konuşulan İran füzelerinden biri.
Yaklaşık 1450 km menzilli.
Savaş başlığı yaklaşık 550 kg
Katı yakıtlı motor kullanıyor.
Bu füzenin en önemli özelliği son aşamada manevra yapabilmesi.
Yani hedefe yaklaşırken yön değiştirerek hava savunma sistemlerini şaşırtmaya çalışıyor.
Khorramshahr:
“Mutlu şehir / Bereketli şehir”
İran’ın en ağır ve en yıkıcı balistik füzelerinden biri.
Bazı modellerin de menzilinin 2000 km menzile çıkabiliyor.
Savaş başlığının ise 1,5 tona kadar çıkabildiği belirtiliyor.
Bir şehrin ortasına düşerse sadece bir bina değil, bir mahalle yok olabilir.
Shahed-136:
“Şahit” veya Tanık olan”
Bu aslında füze değil ama savaşın en dikkat çeken silahlarından biri.
Küçük bir uçak gibi uçar, saatlerce havada dolaşabilir ve sonunda hedefe çarpar.
2500 km’ye kadar menzili var.
Ucuz ve seri üretilebiliyor.
İşte bu yüzden yüzlercesi aynı anda gönderildiğinde hava savunmalarını yormak için kullanılıyor.
İran-İsrail savaşında gökyüzü bazen bir meteor yağmuruna benziyordu.
Bir tarafta füzeler yükseliyor, diğer tarafta hava savunma sistemleri onları gökyüzünde yakalamaya çalışıyor.
İran’ın elindeki füze çeşitliliği oldukça geniş: “Shahab, Emad, Ghadr, Sejjil, Kheibar Shekan” gibi birçok model farklı menzil ve hızlara sahip.
Ama modern savaşın acı gerçeği şu:
“Füzeler artık sadece silah değil, siyasi mesaj” olarak da kullanılıyor.
Bir ülke füze fırlattığında sadece bir hedefi vurmak istemez; aynı zamanda şunu söylemek ister:
“Ben buradayım. Bana dokunursan, senin canını yakarım.”
Gökyüzünde uçan o ateşli çizgi aslında bir ülkenin gücünü, korkusunu ve caydırıcılığını temsil eder.
Ve dünya yeni bir döneme girmiş durumda.
Artık savaşlar bazen cephede değil, radar ekranlarında kazanılıyor.
KIL MESELESİ
Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.
İlaç alır, geçmez.
Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.
Nihayetinde doktor çağrılır.
Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider.
Lakin Osman Efendinin baş ağrısı artarak sürer.
Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar.
Başka doktorlar çağrılır…
Osman Efendi, Uşak’ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz.
Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur.
Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır…
Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir.
Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran
Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür.
O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih’e gidilir.
Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç olarak:
Osman Efendiye teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan
Osman Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “Dinlenmesi”, daha doğrusu “Son günlerini evinde geçirmesi” tavsiye edilir.
Osman Efendi bitkin, aile perişan.
“Kader” denilir, Uşak’a dönülür.
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye,
Osman Efendinin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır.
Yataktan kalkamayan Osman Efendi berbere tıraş olurken derdini anlatır ve “Ölümü beklediğini” söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür.
“Beyim?” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?”
Bir bakar, “Hah işte” der, “Kıl dönmüş...”
Osman Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.
Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.
Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır.
Gözlerinin yaşarması geçmiştir.
Baş ağrısından ise eser kalmamıştır.
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder.
Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir.
Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona “Bir servet bağışlar.”
Bu hikâyeden çıkarılacak ders ancak şu olabilir:
Burnundan kıl aldırtmayanların, ileride başı ağrıyabilir.
AYILAR
Onların gerçekte yaptığı şey, insan tıbbında devrim yaratabilir.
Ayıların kış boyunca küçük sincaplar gibi uyuduğunu hayal etsek de, aslında “Torpor” adı verilen farklı bir fizyolojik duruma girerler.
Vücut sıcaklıkları donma noktasına yaklaşan "Derin kış uykusuna yatan" canlıların aksine, ayıların vücut sıcaklığında ve kalp atış hızında sadece orta düzeyde bir düşüş yaşanır.
Bu istemsiz "Düşük güç modu", sadece soğuktan ziyade mevsimsel gıda kıtlığı tarafından tetiklenir.
Dikkat çekici olan ise, ayılar aylarca hareketsiz kalmalarına rağmen, aynı durumdaki bir insanın yaşayacağı kas erimesi ve yatak yaralarından kaçınırlar; hatta duruşlarını değiştirmek veya yavrulamak için kısa süreliğine uyanabilirler.
Bu inanılmaz direnç, tıp dünyasının dikkatini çekmiş durumda.
Bilim insanları şu anda ayıların aylarca süren tam hareketsizliğe rağmen, kan pıhtılaşmasını nasıl engellediğini ve kas kütlesini nasıl koruduğunu inceliyorlar.
Ayının kalbini koruyan spesifik kan proteinlerini ve kardiyak adaptasyonları tanımlamaya çalışan araştırmacılar, yatalak hastalar ve hareket kısıtlılığı olan bireyler için yeni tedaviler geliştirmeyi umuyorlar.
Ayının bu kışlık "İsviçre çakısının" sırlarını çözmek; felç önlemeden, düzensiz uyku döngüleriyle başa çıkan çalışanlara yardım etmeye kadar her alanda çığır açacaktır…
Kısaca bizi “Ayılar kurtaracak” gibi gözüküyor…