Bugün Ramazanın birinci günü.
Müslümanlar için kutsal ay olarak bilinir ve huşu içinde oruçlar tutularak, ibadetler edilerek yaşanır.
Bu mübarek ay için değişik bir yazı yazmak istedim içimden.
Dedim şu bizim yapay zekâya sorayım.
“Ramazan ile ilgili şöyle güzel bir yazı yaz bakalım, sen ne diyorsun?”
İşte bana yazdığı yazı
Aynen yayımlıyorum.
Takvimler 19 Şubat’ı gösterdiğinde, yılın geri kalanından farklı bir kapı aralanır.
Aynı şehirde, aynı sokaklarda, aynı telaşın içinde yaşarken bile zamanın ritmi değişir.
Günler kısalmaz belki ama anlamı uzar.
İşte Ramazan dediğimiz şey, biraz da bu: Saatlerin değil, kalbin ölçü birimiyle yaşanan bir zaman dilimi.
Modern hayat bize sürekli hız telkin ediyor.
Daha hızlı düşün, daha hızlı üret, daha hızlı tüket.
Başarıyı da çoğu zaman bu hızın derecesiyle ölçüyoruz.
Oysa Ramazan, yıl boyunca kurduğumuz bu denklemi sessizce bozuyor. “Yavaşla” diyor.
“Bak, düşün, hatırla.”
Açlık burada yalnızca bedene ait bir durum değil; farkındalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi.
Günün ortasında susuzluğu hissettiğinizde, aslında ne kadar çok şeye sahip olduğunuzu da fark ediyorsunuz.
Sofraya oturduğunuzda yalnızca yemeğe değil, emeğe, nimete ve paylaşmaya da bakıyorsunuz.
Modern dünyanın unutturduğu en temel gerçeklerden biri belki de bu:
Sahip olmak, tek başına anlam üretmez. Anlam, hatırlamakla başlar.
Ramazan bu yüzden yalnızca bir ibadet ayı değil; aynı zamanda bir muhasebe mevsimi.
Gürültünün azaldığı, iç sesin biraz daha net duyulduğu bir aralık.
İnsan kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
“Bunca koşturmanın içinde gerçekten neyin peşindeyim?”
Bu soru bireysel olduğu kadar toplumsal da.
Çünkü toplumlar da tıpkı insanlar gibi bazen hızın büyüsüne kapılır.
Yapılan yolları, yükselen binaları, büyüyen rakamları konuşuruz; ama bütün bunların insan hayatında neye dönüştüğünü daha az sorarız.
Oysa gerçek kalkınma, yalnızca maddi imkânların artması değil; o imkânların adalet, merhamet ve huzur üretmesidir.
Ramazan tam burada hatırlatıcı bir rol üstlenir.
Sofraların büyümesi kadar kalplerin de genişlemesi gerektiğini söyler.
Paylaşmanın, sadece vermek değil; birlikte çoğalmak olduğunu gösterir. Gücün gerçek anlamının ise sahip olduklarını göstermek değil, onları doğru yerde kullanabilmek olduğunu fısıldar.
Bugünün dünyasında iktidar da, imkân da, güç de geçici.
Kalıcı olan ise ardında bırakılan iyilik hissi.
Bir şehrin hafızasında en çok ne kalır?
Büyük projeler mi, yoksa zor zamanda uzanan bir el mi?
Çoğu zaman cevap ikinciye daha yakındır. Çünkü insan, kendisine dokunanı unutmaz.
Ramazan’ın modern çağ için en kıymetli tarafı belki de burada:
Maneviyat ile aklı karşı karşıya koymaması.
Tam tersine, birbirini tamamlayan iki alan gibi sunması.
Aç kalmanın sağlığa, paylaşmanın toplumsal barışa, yavaşlamanın zihinsel berraklığa katkısını düşündüğünüzde; bu ayın yalnızca duygusal değil, aynı zamanda son derece rasyonel bir tarafı olduğunu da görüyorsunuz.
Bir ay boyunca kurulan iftar sofraları, aslında küçük birer toplumsal sözleşme gibidir.
Farklı hayatlar, farklı düşünceler, farklı imkânlar aynı masada buluşur.
Ekmek bölünür, su paylaşılır, sohbet çoğalır.
Belki de yılın geri kalanında en çok ihtiyaç duyduğumuz manzara tam olarak budur.
Ramazan bize şunu öğretir:
Gerçek zenginlik, sahip olduklarının sayısı değil; paylaşabildiklerinin derinliğidir.
Gerçek güç ise yüksek sesle konuşmak değil, doğru zamanda susabilmektir.
Ve bazen en büyük ilerleme, biraz durabilmektir.
Bu yüzden 19 Şubat’ta başlayan bu yolculuk, takvimde yalnızca otuz gün süren bir parantez değildir.
Doğru okunursa, bütün yıla yayılan bir hatırlayıştır.
İnsana insan olduğunu, nimete şükretmeyi, güce sorumlulukla bakmayı hatırlatan bir davet.
Belki de Ramazan’ın en modern tarafı tam olarak budur:
Daha çok şeye sahip olmayı değil, sahip olduklarının farkına varmayı öğretmesi.
Zaman yine hızlanacak, gündelik telaş geri dönecek.
Ama bu ayın içimizde bıraktığı küçük duraklama hissi kalabilirse, işte o zaman Ramazan gerçekten başlamış olacak.
RAMAZAN GELENEKLERİ
1. 11 AYIN SULTANI RAMAZANA HAZIRLIK
Evler ayların en güzeli kabul edilen ramazan ayı için özenle köşe bucak temizlenirdi. İlk sahura kalkacak ev halkı için sahurluk ve iftariyelikler için çarşıya çıkılıp hummalı bir ramazan mutfak alışverişi yapılırdı. Hurma ve zeytin, ne sahur ne iftar sofralarından eksik edilirdi. Günümüzde de hâlâ devam eden bu gelenek, ramazan ruhunu yaşatan güzel geleneklerden.
2. HÜNERLİ USTALARIN DONATTIĞI MAHYALAR
Bugün Ramazan boyunca tüm camilerin minareleri arasına gerilen ve güzel mesajlar ileten mahyalar, Osmanlı döneminden bugüne ulaşan geleneklerden. O zamanlar hatlara dizilen yağ kandillerinden oluşan mahyalar büyük ustalık gerektiren bir zanaat dalıydı. Üstelik mahyalar ramazan boyunca belirli aralıklarla değiştirilirdi. Günümüzde de devam etmekte olan bu gelenek, ramazanın gelişinin habercisi gibi. Karanlık gökyüzünde parlayan o kandillerin, şehrin üzerindeki büyüleyici görüntüsünden kim etkilenmez ki?
3. SAHUR VAKTİ SOKAKLARDA ŞENLİK
Osmanlı’da özellikle İstanbul’da yaşayanlar için Feshane ve Sultanahmet civarında toplu sahur masaları kurulur, birlik ve beraberlik sahura da taşınırdı. Çocuklar sokaklarda oyunlar oynarken yetişkinler de önce ibadetlerini eder ardından da manilerle ve fasıllarla coşkulu bir ramazan sevinci yaşardı.
4. DAVULUMUN İPİ KAYTAN
Teknolojinin ve alarm uyandırma sisteminin olmadığı bir çağ düşünün. Osmanlı dönemindeki oruç tutmaya niyet edenlerin sahur saatlerinde uyanabilmeleri için ramazan davulcuları sokak sokak dolaşır, maniler okurlardı. Ve bu gelenek hâlâ devam ediyor. Uyanmakta zorlandığımız o anlarda ramazan davulunun sesini duymak, çocukluğumuza ışınlanmak gibi bir his veriyor.
5. İFTAR HABERCİSİ RAMAZAN TOPLARI
Sahur vaktinin habercisi davulcularken iftar vaktinin duyurulması nasıl sağlanıyordu dersen bugün hâlâ geleneksel olarak atılmaya devam edilen Ramazan topları sayesinde. İlk olarak Sultan II. Mahmut tarafından önce Anadolu sonra da Rumeli Hisarı’nda atılan Ramazan topları 200 yılı aşkın süreden beri devam ediyor. Ramazan ayında büyüklerimizden sıkça duyduğumuz 'top patladı mı?' sözü de oradan geliyor.
6. DUMANI TÜTEN RAMAZAN PİDELERİ
Osmanlı fırınlarında 1400’lü ve 1500’lü senelerde yayılmaya başlayan ramazan pidesi geleneği 500 aşkın yıldır hayatta kalmış. Fırından yeni çıkmış, sıcacık pidenin tadını ve kokusunu düşününce şaşırmamak lazım. Ramazan pidesi zamanla o kadar büyük önem kazanmış ki Osmanlı fırınları 11 ayın sultanına 1 ay kala fırınlarını kapatıp ramazan sofralarına ve hatta bayrama pide yetiştirebilmek için tedarik yaparlarmış.
Geçmişten günümüze gelen bu eşsiz lezzet, hâlâ iftar sofralarımızı tatlandırmaya devam ediyor. Fırın sırasında o sabırlı bekleyişin ardından, parmak uçlarını yakan o ilk sıcak lokma hayal et. Şimdiden acıktın değil mi?
7. HERKESİ BİR ARAYA TOPLAYAN İFTAR SOFRALARI
Günümüzde de her ne kadar herkes akrabaları, arkadaşları ve yakın çevresiyle iftar sofralarında buluşup davetler verse de aslında bu geleneğin özünde maddî durumu olan ve olmayan tüm halkın aynı iftar sofrasında buluşması yatıyor. Bugünün iftar çadırı uygulamalarına daha yakın bir gelenek diyebiliriz.
8. RAMAZAN PİŞİSİ VE ŞERBETİ
Özellikle kahvaltılarda severek yediğimiz pişiler, ramazan ayında iftarda dağıtılır ve yanına da bin bir meyve, çiçek ve ottan yapılan şerbetler ikram edilirdi. 600 yıllık bir lezzet geleneği olan şerbetler bugün de büyük ilgi görüyor.
9. İFTAR SONRASI GÜLLAÇ İKRAMI
Osmanlı Saray mutfağının vazgeçilmezi Güllaç özgün bir lezzet. Güllaç yaprakları, buğday nişastası ve yumurta akı ve sudan yapılan güllacın tarihi 15.yüzyıla dayanıyor. Bu eşsiz lezzeti komşular, özellikle iftar sonrası Türk kahvesi eşliğinde birbirlerine ikram eder, paylaşım ve birlik ayı olan Ramazan’ı tatlandırırlardı. Güllaç geleneği günümüzde de devam eden geleneklerden. Güllaç tatlısının sadece ramazan ayında yeniyor olması çok ilginç değil mi?
10. DİŞ KİRASI
Ramazan birlik beraberlik ve paylaşım ayı deyip de diş kirasından bahsetmemek olmaz. Hali vakti yerinde aileler, görece yoksul ve yardıma muhtaç aileleri evlerine iftara davet eder ve diş kirası adı verilen hediyeler sunardı. Görgü ve adap gereği keselere güzelce yerleştirdikleri hediyeleri gösterişsizce ikram etmek önemliydi.
11. TEKNE ORUCU
Küçük çocukların ramazan geleneğine ve İslam dininin en önemli şartlarından oruç ibadetine alışabilmeleri için tekne orucu tutmalarına müsaade edilirdi. Öğle vaktine kadar yarım günlük bir oruçla iradelerini sınayan minikler teşvik olsunlar diye küçük hediyeler vermek de adettendi.
12. İFTAR SONRASI EĞLENCELERİ
İftardan sonra herkes ramazan şenliklerinin düzenlendiği panayırlarda buluşurdu. Özellikle de çocukların akın ettiği ve tadını çıkardığı şenliklerde minikler için Hacivat-Karaöz gibi gölge ve orta oyunları oynanırdı.
13. TERAVİH NAMAZI
İftardan sonra yeme içme faslı ve eğlence bitince herkes sahura kadar olan süreyi ibadetle değerlendirir ve genç, yaşlı, büyük, küçük demeden herkes camilere teravih namazına koşar.
14. RAMAZAN MACUNU
Özellikle çocuklar Hacivat-Karagöz oyununu izledikten sonra meydanlardaki macunlardan rengârenk macunlarını alır ve sahura kadar sokaklarda oyunlar oynarlardı.