Yazacağız tabi.

Şehirde tartışma olur da, biz eksik kalır mıyız?

Son günlerde Çanakkale’de sular durulmuyor; ancak bu kez konu “Barajlardaki doluluk oranı” değil, “Faturalardaki rakamlar.”

Kent Konseyi Başkanı Halit Kubilay Fırat’ın paylaştığı bir su makbuzuyla başlayan ve Belediye Başkan Yardımcısı İrfan Dehmen’in sert çıkışıyla alevlenen tartışma, aslında “Yerel yönetimin hizmet vizyonu ile vatandaşın cüzdanı arasındaki o ince çizgiyi” yeniden gündeme taşıdı.

Tartışmanın teknik boyutu net:

İrfan Dehmen diyor ki; “Ödediğiniz para sadece suyun bedeli değil. Modern tesislerde çöplerinizin ayrıştırılmasının, atık sularınızın doğaya zarar vermeden arıtılmasının bedeli.”

Haklı mı?

Teknik olarak evet.

İller Bankası’ndan çekilen kredilerle yapılan o devasa yatırımlar, ileri biyolojik arıtma tesisleri ve katı atık yönetim sistemleri elbette bir maliyet gerektiriyor.

Bu yatırımlar sürdürülebilir bir Çanakkale için şart.

Ve evet, bu kredilerin geri ödemesi de bir şekilde bu hizmeti alan bizlerin omuzlarında.

Ancak meselenin bir de “Vicdan” ve “İletişim” boyutu var.

Vatandaş, musluğu açtığında akan suyun kalitesine veya o suyun hangi aşamalardan geçip arıtıldığına dair teknik raporlara bakmaz.

Vatandaş ay sonunda cebinden çıkan paraya, yani faturanın altındaki “Toplam” tutarına bakar.

Halit Kubilay Fırat’ın dile getirdiği de tam olarak bu: “Vatandaş teknik açıklamaya değil, ödediğine bakar.”

Dehmen’in açıklamasındaki teknik bilgiler ne kadar kıymetliyse, seçtiği “Cehalet” vurgusu da bir o kadar talihsizdir.

Bir kentin belediye başkan yardımcısı, kamuoyunun sesi olmaya çalışan bir sivil toplum temsilcisine veya doğrudan vatandaşa karşı “Bilmiyorsan cehalet, biliyorsan kasıt” tonuyla cevap verdiğinde, haklı olduğu teknik detaylar da o polemiğin içinde eritmiş olur.

İrfan Dehmen’in “Bilgi içeriği dolu olan açıklamasını”, son cümlesindeki o “Gereksiz sertlik”, maalesef “Sıfırlamış” durumda.

Şimdi gelelim asıl soruya:

“Çanakkale gerçekten pahalı su mu kullanıyor?”

Belediye Başkanı Muharrem Erkek, geçtiğimiz günlerde ulaşımda kredi kartı komisyonları üzerinden şehir şehir örnekler vererek “Şeffaf bir tablo” çizmişti.

Şimdi aynı şeffaflığı su konusunda da beklemek vatandaşın en doğal hakkı.

Diğer illerle kıyaslandığında; “Katı Atık Bedeli, Atık Su Bedeli ve Suyun Birim Fiyatı” toplamında neredeyiz?

Eğer gerçekten yatırım maliyetlerinden dolayı bir yük biniyorsa, bu durum “Suçlayıcı” değil, “İyileştirici” bir dille anlatılmalıdır.

Ülkede bir ekonomik krizin olduğu gerçek.

Ancak esnafın fahiş kâr hırsı ne kadar eleştiriliyorsa, belediyelerin de “Maliyetler arttı, yatırım yaptık” diyerek tüm faturayı doğrudan vatandaşa kesmesi o kadar tartışmaya açıktır.

Yerel yönetimin önceliği, sadece tesisi kurmak değil, o tesisin maliyetini vatandaşı bunaltmadan nasıl yöneteceğini bulmaktır.

Netice itibariyle;

Halit Kubilay Fırat’ın “Anlık ve duygusal” tepkilerden uzak, daha bürokratik ve yapıcı bir dille eleştirilerini sürdürmesi ne kadar gerekliyse;

Belediye yönetiminin de “Cehalet” suçlamalarını bir kenara bırakıp, vatandaşın geçimini nasıl kolaylaştıracağına dair somut adımlar atması o kadar elzemdir.

Çanakkale halkı kaliteli hizmeti hak ediyor, ancak bu hizmete ulaşırken “Geçim derdi” duvarına çarpmayı hak etmiyor.

Şimdi top belediyede:

Verileri şeffafça masaya koyun ve bu pahalılık algısını ya rakamlarla çürütün ya da vatandaşı bir nebze rahatlatacak yeni bir formül üretin.

HAYIRLI TRANSFERLER

Efendim, biz boşuna mı yoruluyoruz o seçim sandıklarının başında?

Sabahın köründe kalk, sırada bekle, mührü vur, “Aman kaymasın, aman bulaşmasın, ters katlama, zarfı yapıştır” diye uğraş dur.

Meğer hepsi birer fanteziymiş!

Demokrasi dediğin, “Sandıktan çıkan sonuç değil, meclis üyelerinin parmak hesabındaki aritmetik cambazlıklardan ibaretmiş” de haberimiz yokmuş.

Haberleri okuyoruz;

Bursa el değiştirmiş,

Kütahya sırada,

Amasya’da “Üç kişi ikna edilse” iş tamam...

Ne ala memleket!

Seçmen gidiyor, “Ben bu arkadaşı başkan istiyorum” diyor.

İktidar ise karşıdan bakıp fısıldıyor:

“Sen öyle san canım, hele bir meclis dengesine bakalım.” diyor.

Önce bir tutuklama dalgası, ardından belediye meclislerinde bir “İkna turu...”

Sanki belediye yönetmiyoruz da, ara transfer döneminde forvet arayan futbol kulübünü yönetiyoruz.

Düşünsenize, seçime ne gerek var? Masraflı iş bir kere.

Kâğıdıydı, mürekkebiydi, okulların tatil edilmesiydi...

Yazıktır bu millete!

Gerek yok!

Formül basit:

“Seçimi muhalefet istediği kadar kazansın, biz meclis aritmetiğiyle geri alırız.” taktiği.

Hatta taktik olarak da;

3-2-1 sistemi benimsensin.

Üç “İstifa”,

İki “Taraf değiştirme”,

Bir de “Başkanvekili seçimi”; alın size uygulamalı belediye transfer sezonu…

Vatandaş sandığa gidip irade beyan ettiğini sanıyor, iktidar ise elinde hesap makinesiyle “Kaç meclis üyesi alırım?” hesabı ile çarpma bölme yapıyor. Amasya’da 3, Kütahya’da 5...

Sayılarla dans ediyoruz resmen.

Hadi diyelim başkan tutuklandı, “O halde yerine kendi partisinden biri gelsin?”

Yok öyle otuz beşe beş köfte…

O çok demode bir model!

Çağdaş demokrasilerde, yeni yüz yıllarda şu model geçerli artık:

“Bizimki olsun…”

Kısacası bundan sonra oy verirken adaya falan bakmayın.

Meclis üyelerinin “İkna kabiliyetine” bakın.

Zira sandıktan ne çıkarsa çıksın, masadan her zaman “Ev sahibi” karlı çıkıyor.

Diyecek şu var:

“Hayırlı transferler!”

BİBERİN ACISI

Çarşıya, pazara giden muhalefet domates, biber hesabı yapıyor.

Yok maydanoz 50 lira, yok patlıcan 150 lira filan.

Daha sonra da 20 bin lira olan en düşük emekli maaşı ile kıyaslıyor.

Bu, halk arasındaki o meşhur “Satın alma gücü” kıyaslamasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak asgari ücreti deneyelim...

Asgari Ücret:

(Net): 28.075 TL

Milletvekili Maaşı:

Yaklaşık 273.200 TL (Emekli vekil farkı hariç)

Bu durumda bir milletvekili maaşı, yaklaşık 9,7 asgari ücrete denk geliyor.

Domates Hesabını buna göre yapalım:

Hesaba göre (domatesin kilosunu 200 TL olduğunda);

Asgari Ücretli İçin:

Asgari ücretle toplam 140 kilo domates alınabiliyor.

Milletvekili İçin:

Aynı domatesi vekil maaşına oranladığımızda, bir aylık maaşıyla yaklaşık 1.366 kilo domates alabiliyor.

Yani;

Bana 200 lira olan o domates,

Bir milletvekilinin cüzdanı için psikolojik olarak 20 Lira civarında oluyor.

Aradaki fark tam 9,7 kat.

Kısaca aldığınız her ürünü 9,7’ye bölerseniz Milletvekiline o paraya geliyor demektir.

O halde tok açın halinden anlar mı?

Pazarda etiketler aynı olsa da, cüzdanların hissettiği “Biberin acısı” maalesef pek aynı değil.

Pazardan aldığımız biberi yerken acıtmıyor,

Bizi, bu hesap acıtıyor ve baktıkça gözlerimizden yaş getiriyor.

UÇTU UÇTU ALTIN UÇTU!

“Altın yere düşse, değerini kaybeder mi?” demiş eskiler.

Vallahi bizimkiler düşürmedi, resmen stratosfere fırlattı!

Ama bir farkla…

Altın değer olarak düştü elbet , ama bizim kasadan yere düştü.

Hem de öyle böyle değil;

Tam 139 ton.

Dile kolay.

Şöyle hesap yapsak;

20 tonluk kamyonlarla taşımaya kalksanız;

Tam 7 bin kamyon eder.

Sizler “Bir gram altın almak için kuyruklarda beklerken” hem de…

Şimdi “Dış mihraklar, iç mihraklar, orta ölçekli mihraklar” diye hemen savunmaya geçeceksiniz ama adamlar haklı:

“Dünya altın fiyatlarını Türkiye düşürdü” diyorlar da başka bir şey demiyorlar...

Tabii düşer canım kardeşim!

Sen 3 ayda piyasaya 139 ton altını bodoslama boşaltırsan, altın dediğin şey;

Mahalle pazarındaki akşamüstü maydanozuna döner.

Dünyada Ons fiyatı bizim yüzümüzden yerlerde sürünüyor.

Elin adamı ucuza altın kapatıyor.

Sayemizde dünya kuyumculuk sektörü bayram ediyor.

Biz ise boşalan kasalara bakıp “Nazar değdi” duası okuyoruz.

Fen bilgisi dersinde “Maddenin hallerini” görmüştük;

Katı, Sıvı, Gaz...

Bizim ekonomi yönetimi bu listeye yeni bir hal ekledi:

“Hazine Hali.”

Katı olarak giren altın, bir bakıyorsunuz “Hooop!” diye “Buharlaşmış.”

31 Aralık 2025:

Kasada 811 ton altın var.

Maşallah, yastık altı değil, bildiğin yastık dağı!

Kazdağlarında bile o kadar altın yok anlayacağınız.

Ama tarihler 3 Nisan 2026’yı gösterirken:

Kasada kalan 694 ton altın...

Aradaki fark 117 ton.

Hazine’nin kendi 21 tonu da üzerine “Eşantiyon” olarak eklenince, etti mi sana 139 ton?

Bu altınlar nereye gitti?

“Kuş olup uçtu!” desek, o ağırlıkla hangi kuş havalanabilir?

Ejderha olması lazım!

Hani hepimiz “Gram altın ne kadar oldu?” diye ekrana bakarken “Şaşı” oluyoruz ya.

Merkez Bankası çıtayı çok yükseltmiş.

Onlar gramla, çeyrekle, tamla uğraşmıyor; direkt tonla çalışıyorlar.

“Abi oradan bize bir 139 ton sarsana, piyasalar biraz gevşesin” demişler belli ki.

Dünyadaki altın yatırımcıları şaşkın.

Ons fiyatı grafiklerinde ani bir düşüş görünce “Acaba yeni bir altın madeni mi bulundu?” diye soruyorlar.

Yok canım, maden bulunmadı; bizim Merkez Bankası “Bahar temizliği” yapmış belli.

Durum böyle olunca IMF’ye bor veren, kasası dolu dolu döviz olan Merkez’in döviz varlıkları da;

13 milyar dolar azalmış.

Altınları mı?

Onlar zaten göçmen kuşlar gibi güneye (veya batıya) gitmiş.

Bu hızla gidersek, yakında kuyumcuların önünden geçerken güvenlik görevlileri;

“Beyefendi cebinizdeki gram altınları ve ağzınızdaki altın dişi bırakın, hazineye lazım” diyebilir.

Vatandaşa “Altınlarınızı bozdurun, yastık altından çıkarın!” diyenlerin niyetinin ne olduğu anlaşıldı.

Meğer bizim altınları “Deve” yapacaklarmış, şey pardon “Kuş” yapacaklarmış…

Ne diyelim...

“Uçtu uçtu altın uçtu…”

Ekonomiyi düzeltme sevdasında olanların 24 yılda ülkeyi getirdikleri bu hale bakınca insan, bir sonraki hamlede hangi atraksiyonları yapacaklarını merak ediyor doğrusu.