Bosna’da domuz çobanlığı yapan bir babanın oğlu idi.

Çiftlik ağası vergisini ödeyemeyince küçük Rüstem’i babasından alıp Osmanlı’ya verdi...

İstanbul’a hırpani giyimle gelen kirli bir çocuktu ama çok zeki ve ataktı.

Tarihi kaynaklarda “Sırp” olduğu görüşü ağır basar.

Osmanlı Sarayına iç oğlanı olarak girer...

Sarayda Kanuni Sultan Süleyman’ın elindeki bir şey pencereden düşmüş, padişahın yanında bulunanlar düşen eşyayı yakalamak için atlarken, aşağıdaki genç Rüstem eşyayı havada yakalamıştır.

Bu hareketiyle padişahın gözüne girmiştir.

Artık şans hep ondan yanadır.

Paşa olduğunda “Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan” ile evlenerek, damat olmayı hedefine koyar.

Rüstem Paşa’yı kıskanan paşalar, onun “Cüzzamlı” olduğu bilgisini çevreye yayarlar.

O yıllarda kan tahlili laboratuvarları da yok.

Ama Kanuni’nin kulağına gelen bir bilgi vardır:

“Eğer üzerinde bit çıkarsa cüzzamlı değildir...”

Çünkü bitler cüzzamlı insana yaklaşmazmış.

Rüstem Paşa sarayda soyundurulur, kaftan yakasında bit bulunur ve Mihrimah Sultan ile evlendirilir...

Adı bilinmeyen bir şair bu evlilik sonrası oturup bir beyit yazmış:

 “Olursa bir kişinin bahtı kavi,  talihi yar

Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar”

(Şanslı kişinin üstünden bit çıksa bile işine yarar.)

Bitin kerameti bu kurnaz Sırp’ı sadrazamlığa kadar taşımış.

Rüstem Paşa’nın başka bir şansı daha vardı:

Padişahın eşi Hürrem Sultan ile omuz omuza verip Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi dahil onlarca olayda işbirliği yaptı.

Hürrem Sultan sarayda güç mücadelesi ile uğraşırken Rüstem Paşa Osmanlı için vergi toplayanlardan, iş yapan yüklenicilerden, şeytanın bile aklına gelmeyecek yerlerden “Besmele ile” sakalını sıvazlayıp “Sakal”, yani “Rüşvet” alıyordu...

O kadar çok rüşvet topladı ki, küp küp altınları saklayacak yer bulamadı...

Dikkat çekmemek için başka bir şey daha yapıyordu;

Osmanlı gelirinden çaldığı paraları aklamak için kolları sıvayıp kendisine ait camiler, külliyeler, köprüler yaptırmaya başladı...

Rüstem Paşa Cami, Mihrimah Sultan Cami en bilinenleridir.

Ola ki Kanuni huzura çağırıp “Şu şu yerlerden niye rüşvet aldın?” diye sorarsa:

“Almaya aldım ama sorun bana Hünkârım, ‘Niye aldım?’ Aldım çünkü o paraları cami yapımında hayır hasenat işinde kullandım” diyecekti…

Bitli Rüstem Paşa da her hırsız gibi çaldığı paraları yiyemeden 61 yaşında öldü...

Küpler dolusu altınları ile “Kanuni’den daha zengin olduğunu” söyleyenler bile vardır...

Mahşer gününde Rüstem Paşa’yı yaptığı camiler kurtaracak mı?

Orasını sadece Allah biliyor…

(Alıntıdır)

ALMANYA’DAKİ BAŞIBOŞ KÖPEKLER

Almanya'da sokakta başıboş köpek yokmuş iyi mi?

Bir gurbetçinin gözlem ve analizi paylaşılmış sosyal medyada.

Ben de size aktarayım dedim.

Zira Almanya bu işi nasıl çözmüş bakalım hep beraber.

Gurbetçi anlatıyor:

Peki nasıl oluyor bu iş?

Bir sihirbazlık numarasıyla mı?

Hayır.

Tamamen “Acımasız” diyebileceğimiz kadar, “Katı kurallar, tavizsiz denetimler ve ağır bedellerle...”

Gelin, şu işin somut verilerine, o çok merak edilen Alman sisteminin detaylarına bir bakalım.

Almanya'da köpek sahiplenmek;

“Belediyeye her yıl tıkır tıkır vergi ödemek” demektir.

Öyle sembolik bir rakamdan bahsetmiyorum.

Şehre göre değişir ama sıradan bir köpek için “Yıllık 100 ile 180 Euro arası bir vergi” ödersiniz.

İkinci köpeği mi aldınız?

Vergi katlanır.

Daha bitmedi!

Bir de “Listenhunde” yani tehlikeli ırklar listesi var.

Eğer bu listeden (örneğin Pitbull, Staffordshire vb.) bir köpek beslemek isterseniz, yıllık verginiz bir anda 800 hatta 1000 Euro’lara fırlar.

Neden?

Çünkü devlet açıkça “Bu köpeği almanı istemiyorum, alırsan da lüks tüketim bedelini ödersin” der.

Almanya'da “Benim köpeğim kimliksiz yaşasın” diyemezsiniz.

Sadece vergi dairesine kayıt yetmez; hayvanlar “TASSO” gibi ulusal veri tabanlarına da kaydedilir.

Evcil Hayvan Pasaportu, yani “Heimtierausweis” zorunludur.

Tüm aşıları bu karneye işlenmek zorundadır.

Kaçak göçek köpek bakamazsınız.

Her köpeğin devlette bir adresi, bir nevi kimlik numarası vardır.

Diyelim ki “Köpeğiniz birini ısırdı” veya “Yola atlayıp bisikletli birini düşürdü.” .

“Köpektir, olur öyle” deyip geçemezsiniz.

Anında dava açılır ve “Schmerzgeld” yani “Acı ve ıstırap tazminatı” ödemek zorunda kalırsınız.

Çok uç bir örnek vereyim mi?

Diyelim ki köpeğiniz parkta yürüyen bir cerrahın elini ısırdı ve adam mesleğini yapamaz hale geldi.

Veya bisikletli biri köpeğiniz yüzünden kaza yapıp felç kaldı.

Geçmiş olsun.

Ödeyeceğiniz tazminat hastane masraflarıyla bitmez; o adamın ömür boyu kazanamayacağı maaşı da sizden tahsil ederler.

Rakamlar 50 bin, 100 bin Euro'ları, hatta daha fazlasını bulur.

Kelimenin tam anlamıyla, “Ocağınıza incir ağacı dikilir.”

İşte bu yüzden çoğu eyalette “Köpek Mali Mesuliyet Sigortası” yaptırmak zorunludur.

Köpeği tuvalete çıkardınız, işini gördü ve siz de yürüyüp gittiniz...

Almanya'da bunu yapamazsınız.

O meşhur “Kotbeutel” yani “Dışkı poşetini” yanınızda taşıyacak ve o pisliği yerden alacaksınız.

Almazsanız ve “Ordnungsamt” (belediye zabıtası) veya bir komşunuz sizi görürse şikâyet eder.

Cezası;

Şehre göre 50 Euro'dan başlar, 150-200 Euro'ya kadar çıkar.

İş o kadar ciddidir ki, bazı sitelerde sahipsiz dışkılardan DNA testi yapıp suçluyu bulmayı tartışıyorlar artık.

Bizdeki gibi;

Köşe başlarına yoğurt kabında su, dünden kalan makarnayı bir ağaç dibine bırakmak mı?

“İyilik meleği” olayım derken “Suçlu duruma düşersiniz.”

Almanya’da;

Sokağa,

Parka,

Ormana yemek artığı veya mama bırakmak kesinlikle yasaktır.

Sebebi çok net: “Sokaktaki fareleri ve haşereleri besliyorsunuz.”

Bunun yasal dildeki karşılığı “illegale Müllentsorgung” yani yasadışı çöp atmaktır.

Çevre kirliliğine neden olduğunuz için yüzlerce Euro ceza yersiniz.

Hayvan beslemek istiyorsanız bağış yapacağınız adres bellidir:

Barınaklar.

Almanya otoyolunda (Autobahn) kenarda başıboş gezen bir köpek görmek, UFO görmek kadar nadirdir.

Ama oldu da bir köpek çitleri aştı ve otoyola çıktı.

Sistem anında “Kırmızı alarma” geçer.

Otoyol polisi ve itfaiye sevk edilir, gerekirse trafik durdurulur ve köpek yakalanıp barınağa götürülür.

Tüm bu devasa operasyonun faturası da tasmasındaki çipinde simi, adresi bulunan sahibine kesilir.

Peki ya köpek panikledi, yakalanamıyor ve hızla akan trafiğe girmek üzere?

İşte Alman sisteminin en net ve tavizsiz olduğu yer burasıdır.

Eğer köpeğin yola fırlaması insanların zincirleme kaza yapmasına, yani insan hayatının tehlikeye girmesine neden olacaksa ve başka hiçbir müdahale şansı kalmamışsa...

Polis o köpeği vurur.

İnsan hayatı söz konusu olduğunda sistem bir saniye bile tereddüt etmez.

Kısacası:

Almanya’da başıboş köpek yok, çünkü köpeği başıboş bırakmaya veya sokağa atmaya cesaret edebilecek bir “İnsan” yok.

Sistem köpeğe değil, tamamen sahibine odaklanmış durumda:

“Seviyorsan bedelini ödersin.”

Sorumluluğunu alıyorsan bakarsın.

Kuralları ihlal edersen de sonucuna katlanırsın.

MAĞARADA DENEY

Bazı deneyler vardır; “Yalnızca bilimi değil, insanı da anlatır.”

Fransız mağara bilimci Michel Siffre yıllar önce bir mağaraya indiğinde, yanında ne saat vardı ne takvim ne de güneş ışığı.

Günlerin birbirine karıştığı o karanlıkta zaman duygusunu kaybetti.

Dışarıdakiler kırk gün geçti derken, o hâlâ birkaç hafta yaşadığını sanıyordu.

Çünkü insan, zamanı yalnızca saatle değil; hafızayla, kıyasla ve geçmişle ölçerdi.

Belki de bu yüzden bütün güçlü iktidarlar önce zaman algısına saldırır.

Çünkü zamanı şaşırtılan toplumun muhakemesi de bulanır.

Dün ne vardı, ne yoktu; kim yaptı, kim bozdu; hangi kurum nasıl kuruldu, hangi değer nasıl aşındı…

Hepsi sisin içinde kaybolmaya başlar.

O noktadan sonra gerçeğin yerini tekrar edilen cümleler alır.

“Biz geldiğimizde iğne fabrikası bile yoktu.”

Bu cümle yalnızca ekonomik bir iddia değildir aslında.

Hafızayı yeniden inşa etme girişimidir.

Çünkü geçmiş tamamen başarısız gösterilirse, bugün yapılan her şey mucize gibi sunulabilir.

Oysa bu topraklarda uçak fabrikaları da kuruldu, demiryolları da döşendi, sanayi hamleleri de yapıldı.

Hatalar vardı elbette; ama hafızayı tümden silmek başka bir şeydir.

Zamanı karartan iktidarlar, çoğu zaman “Gerçekle yüzleşmekten çekinen” iktidarlardır.

Çünkü gerçek, muktedirlerin en sevmediği aynadır.

O aynada yalnız bugünün eksikleri değil, dün söylenenlerle bugün yapılanlar arasındaki fark da görünür.

Bu yüzden sürekli yeni bir başlangıç hikâyesi yazılır.

Her şey sanki kendileriyle başlamış gibi anlatılır.

Tarih bir nehir olmaktan çıkarılır; tek bir dönemin dekoruna dönüştürülür.

Ama toplumlar mağara insanı değildir.

Bir süre sonra göz karanlığa alışır belki, fakat hafıza tamamen ölmez.

İnsan bazen bir eski fotoğrafta, bazen unutulmuş bir fabrika tabelasında, bazen dedesinin anlattığı bir hikâyede zamanı yeniden hatırlar.

Ve bir toplum yeniden hatırlamaya başladığında, en büyük korku başlar:

Çünkü hakikat için en tehlikeli şey; muhalefet değil, hafızadır.

BİR TEBESSÜM

Bir tıp fakültesinde, profesör öğrencilerden birine döner ve sorar:

“Kaç böbreğimiz vardır?”

“Dört!” diye yanıtlar öğrenci.

“Dört mü?” diye sorar profesör, küçümseyici ve başkalarının hatalarını ezmekten zevk alan bir edayla.

Sonra asistanına döner ve şöyle der:

“Biraz ot getirin, sınıfta bir eşek var!”

Öğrenci ise hemen yanıt verir:

“Ve bana da bir kahve lütfen!”

Profesör öfkeyle öğrenciyi sınıftan kovar.

Ama bu öğrenci sıradan biri değildir:

O kişi, “Brezilyalı mizah ustası Aparicio Torelly Aporelly (1895-1971)”, yani nam-ı diğer “Baron d’Itararé” dir.

Sınıftan çıkarken, öğrenci kızgın profesöre dönüp bir kez daha yanıt verir:

“Bana ‘Kaç böbreğimiz vardır?’ diye sordunuz. Bizim böbreklerimiz, (yani hem benim iki böbreğim hem de sizin iki böbreğiniz) Toplamda dört böbrek! Biz zamiri çoğuldur, değil mi? Afiyet olsun, otunuzu keyifle yiyin!”

Hayat, bilgiden çok anlayış gerektirir.

Bazen biraz bilgiye sahip olan (Ya da sahip olduğunu sanan insanlar), “Diğerlerini küçümsemeye ya da aşağılamaya hakkı olduğunu düşünür.”

Oysa gerçek zekâ;

Alçakgönüllülükle birleştiğinde anlam kazanır.

Hayırlı Cumalar…